29 Temmuz 2011 Cuma

Toprak burada, zenginlik burada, ama şey yok!



Göçmenlik Müzesinin Broşür Kapağı




Gelibolu'dan bir kare: Yaralanan askeri eşek sırtında taşıyan arkadaşı





5. KITADAN (3)





Kanguru ya da Koala görmedim. Amblem ve fotograflarda çok sık.
Aborjin kültür merkezini bir Kürt arkadaşla ziyaret ettik. ‘Mücadele etmezsen böyle olur sonun’ dedi. Çünkü İngiliz sömürgecileri, kıtanın gerçek sahiplerini, tıpkı Amerikalıların Kızılderililere yaptığı gibi, ‘Reserve’ adı verilen kıtanın orta bölgelerindeki çöl alanlara sürüp orada da alkol ve kumara düşürmüş. Sarı-kırmızı-siyah bayrakları bir çok binada hala dalgalanıyor ama Aborjinler sonuç olarak folklorik bir malzeme haline getirilmiş. Victoria Kürdistanlılar Derneğinin kundaklanmış merkez binasında da vardı sarı-kırmızı-siyah bayrak.
Melbourne’da Savaş Müzesini gezdik. Gelibolu onların belleğinde hala önemli bir yer tutuyor. Çanakkale’nin yeni bir sakini olarak ANZAC dedelerle ilgilenmek durumunda kaldım. Bizde olduğundan daha çok sayıda Çanakkale Savaşları kitabı vardı müzede. Göçmenler Müzesi de ilginç. Evet resmi ideolojinin müzesi, entegrasyonla asimilasyon arası bir hat tutturmuşlar ama yine de kıtaya gelen yoksul göçmenlerin ‘Başarı Öyküleri’ ve belgeleri var duvar ve standlarda.
Melbourne’un en yüksek binasına da doktor ve Erzincanlı şoför arkadaşla çıktık. Eureka binasından tüm kenti görmek mümkün. Doktor yaklaşık on yıldır orada, ilk kez çıkıyormuş tepeye. Vesile olduk yükselmeye.
Avustralya televizyonları, her yerde olduğu gibi, ekrana toplumu yansıtmıyor. Egemenleri yani Aussie denilen Avustralyalı birinci dönem göçmenleri aktarıyor sadece. Temmuz’un ilk iki haftası boyunca, İşçi Partisi hükümetinin ‘Karbon Vergisi’ ile soydaşları Rupert Murdoch’un başına gelenleri aktarıyordu haber bültenleri. Oysa ki Sydney’de olsun Melbourne’da olsun sokak bir kere çok daha renkli, çok farklı etnik ve ulusal grupların insanlarıyla dolu. Güneydoğu Asyalılar en kalabalık grup. Sonra Hintliler geliyor. Ekranlarda ise hep sarışın mavi gözlü beylerle hanımlar vardı.

Avustralya futbolu Amerikan rugby’siyle Avrupa futbolunun karışımı. El-kol, şut-küt-vole hepsi bir arada. Orta sınıf Avustrayalılar için bizdeki loto-toto, bira ve futbol başlıca boş zaman meşgalesi.
Ben Maoculuk dönemimden hatırlarım, Avustralya’nın Çin’le ilişkileri hep çok önemliydi. Bugün de öyle. Çünkü Çin, Avustralya’nın en büyük pazarı. Buğdaydan madene, teknolojik araç-gereçten betona kadar Avustralya’da ne üretilse en az dörtte üçünün alıcısı hazır: Çin. Bu nedenle ABD ya da AB pazarlarındaki olası krizlerden etkilenecekmiş gibi görünmüyor. Ama Çin’de bir sorun olursa ilk dış kurbanı herhalde Avustralya olur.
Bu küreselleşme antipatik bir şey. Çünkü mesela sokakta yürürken, alış-veriş caddesini gezerken etrafına bakınıyorsun, her kentte bulunan markalar ve dükkanlar sırıtıyor. Müthiş bir tekdüzelik var. Melbourne’da kaldığım otel, kent merkezinde büyük şirketlerin genel müdürlüklerinin bulunduğu bir semtteydi. Bir öğlen vakti dolaşırken, kahvede, göğsünde ‘badge’lı yuppi’lere kulak misafiri oldum. Maslak’da ya da Nişantaşı’nda bir öğlen vakti bizimkiler nelerden sözediyorsa onlar da aynısının İngilizcesini: Download ettim, bilmem kaç bin dolar, mortgage, aldım-sattım, kredi, faiz, vade, marketingini iyi yapalım…Kapitalizmin sözlüğü küçüldükçe küçülüyor sanki.

Benim doğal çevrem solcularla Kürtler olduğu için, Avustralya’da yaşayan diğer Türkiyelilerle (Onlar kendilerine zaten kısaca Türk diyorlar) hiç temasım olmadı. Pennsylvania Mescidinin okulları, dernekleri varmış. ‘Çok zenginler, Elçilik, konsoloslukla birlikte çalışıyorlar’ dedi bir arkadaş. Beni ağarlayanların neredeyse hepsi Avustralya vatandaşı olmuş çok uzun zaman önce. Geçici filan değiller. Çocuk hatta torunları arasında Türkiye’yi hiç görmemiş olanlar var. ‘Biz öyle pat diye gidemiyoruz ki memlekete. Cenaze, nikah, düğün oldu mu da kaçırıyoruz genellikle. Çünkü son anda alınan uçak biletleri çok pahalı. Eskiden daha az giderdik, şimdi uçak seferleri az da olsa arttı. Yine de öyle her yıl tatile gidebilen ya hiç yok ya da çok az. 2 ya da 3 yılda bir gidebiliyor buradaki insanların çoğu. Avustralya uzak bir yer deyince, hemen ‘Nereye göre uzak?’ diyor insan ama yanıtı hemen geliyor. Amerika’ya da uzak, Avrupa’ya da uzak, hatta Çin’e bile uzak. Sonuç olarak öyle su yolu yapılacak bir yöre değil…
Sydney’deki bizim solcular, uluslararası nitelikli üç kreş yönetiyor. Böylelikle gerçek anlamda bir toplumsal hizmet yerine getiriyor. Solcu dernek deyince , ille de salt söz üretilen sigara ve çay mekanları akla gelmiyor böylece.
Dil konusunda Avustralya, Batı Avrupa’daki Türkiyeli göçmenlere oranla daha iyi konumda. Zaten benim tanıdığım en yeni gelmiş Türkiyeli en az 10 yıllıktı. İlk başlarda İngilizce konusunda sıkıntı çekenler olmuş tabi. Bir arkadaş anlattı: ‘İlk geldiğimizde bizden bir arkadaş taksicilik yapıyor. O zaman da bu bilgisayarlar filan yoktu. Merkezden gelen telsizle, anonsla gidiyorduk müşteriye. Bu arkadaşa telsizden bir sipariş gelmiş, bilmem ne caddesi, 10 numaraya git, müşteri kapıda bekliyor, demiş merkez. Bizimki oraya gitmiş, ama herhalde müşteri, bizim şoförden önce yoldan geçen bir taksiye atlayıp gitmiş. Bizim şoför arkadaşın İngilizcesi kıt. Ama yine de merkeze derdini anlatmış: Building here, me here, no man! (Bina burada, ben burada, adam yok).
Yurtdışında favori mekanlarım kitapçılar ve lokantalar ya…Sydney’de bir Border’s varmış, kapanmış. Hayret… Üniversitelerin kitapçılarını gezdim hem Sydney’de hem de Melbourne’da. Londra gibi.
‘No Time to Think- The menace of media speed and the 24 hour news cycle’ ( Düşünmeye Zaman Yok- Medya hızının tehditi ve 24 saatlik haber çevrimi), ‘Global Media Discourse’ (Global Medya Söylemi) ve ‘Excellence in Online Journalism’ (İnternet gazeteciliğinde Mükemmelliyet) başlıklı kitapları bavuluma koydum. Uzun uçak yolculuklarında ve oradayken, Emin Karaca’nın ‘İnadın ve Direncin Adı:Hikmet Kıvılcımlı’ kitabı ile Orhan Suda-Halim Spatar’ın Mektuplar’ını okudum.
Aynı tarihlerde Paul Simon’ın Istanbul konseri vardı, kaçırdım, üstelik de Sydney’de de Melbourne’da da yeni CD’si ‘So beautiful or so what’ı bulamadım. Aborjin müzik CD’leri aldım.

Geldiğimde Istanbul’da bir kitapçıda gezinirken Sedat Erden’in ‘Sürgün’ başlıklı kitabını aldım. Çünkü kapağında Avustralya haritası vardı.
Aslında her gittiğim ülkeyle, önceden değil sonradan ilgilenme huyu var bende.
Gittik, gezdik, gördük, konuştuk, tartıştık, öğrendik. Bilgimiz, görgümüz arttı.
Avustralya, anglo-sakson kültürden olan insanlar için iyi, rahat yaşanan bir kıta. Memleketten rahatsız kimse duymadım, görmedim. Güney yarım kürede, çok uzakta kocaman ama yeşil, havadar, yumuşak, renkli bir diyar.
Beni davet eden Avustralya Türk-Kürt Toplum Hizmetleri Kooperatifi, Anadolu Kültür Merkezi ve Victoria Kürdistanlılar Derneğinden isimlerini tek tek yazamayacağım kadar çok sayıda dost sayesinde, Sydney ve Melbourne’da, abartmıyorum Krallar gibi karşılandım, ağırlandım.
Sonuç olarak iyi oldu.

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Hocam elinize saglik yazilarinizi zevkle takip ediyoruz. Hakkimizdaki izlenimlerin guzel seyler oldugunu bilmekte hos bir duygu. Turkiye ye gittigimizde insanlarin mesleki konumlarini kullanarak insanlari nasil asagiladiklarina cok kez sahit olduk. Bir Australiali bayan Australiada temizlikci olarak calistigi icin bir turda Fen ogretmeni tarafindan dislanmisti. Tek sucude temizlik yapiyor olmasiydi. Australiada insanlarin mesleki konumlari ne olursa olsun her zaman bir araya gelebilecekleri ve asla meslekleri nedeniyle asagilanmadiklarini gormenize cok sevindim.

Solmaz Erdogdu Australia

Eren dedi ki...

Izlenimlerinizi keyifle okudum. Bildigim kadariyla Borders butun dukkanlarini/subelerini kapatiyor. Oyle saniyorum ki internetten satisa yonelecekler. Avustralya'dakinin kapanmasinin nedeni de bu olabilir. http://www.borders.com/online/store/Home