3 Ocak 2011 Pazartesi

Un, yağ, şeker kötü, aşçı da çapsız

Son dönemde bazı ünlü-ünsüz gazeteciler, yazarlar işlerinden oldu. Ne oldu? Gazete ve okur açısından ne değişti?
Türk egemen medyasında, medya mülkiyeti, yayın politikası bağlamında kadronun, köşe yazarı ya da muhabirin işlevi konumu nedir?


Türk egemen medyasında kadro yapısı, medyanın yayın politikaları ve çalışma yöntemleri üzerinde nasıl bir etkiye/ağırlığa sahiptir? Bu soruyu farklı bir şekilde de formüle edebiliriz:
Medyanın olumsuzlukları, esas olarak kadronun olumsuzluklarından mı kaynaklanıyor? Yoksa, medyanın zaten kendisi yapısal olarak olumsuz olduğu için mi kadrolar niteliksiz ve düzeysiz?
Türk egemen medyası üzerine yapılan mesleki ve akademik araştırmaların büyük bir çoğunluğu , medya mülkiyetinin bağımsız ve özgür olmadığını saptıyor. Medya kadroları hakkında, dikkate değer, kaale alınabilecek az sayıda çalışma var. Eskilerden Cumhuriyet muhabiri Asiye Uysal’ın TGC yayınları arasında çıkan araştırmasında, gazetelerde çalışan kadroların bir profili çıkarılmıştı. Bilanço hazindi. Kadroların, özellikle orta ve alt kesimin, eğitim ve kültür düzeyleri, öğrenim ve ekonomik koşulları son derece geri hatta ilkeldi.
Dolayısıyla medya yapısı ile kadro yapısı arasında diyalektik bir ilişkiyi kolaylıkla saptayabiliriz. Bu egemen medya yapısı, eğitim/profesyonel düzey gibi parametrelerde mümkün olduğu kadar boynu eğik, silik, başarısız, kolaylıkla hizaya gelen, cahile yakın bilgisiz kadroları istihdam etmekte özel bir özen gösteriyor.
Bu konuda Celal Başlangıç geçenlerde çok anlamlı bir olay anlattı: ‘’Cumhuriyet’in Adana Temsilcisiyim. Az çok tanıdığım, okumuş-yazmış biri, 18-19 yaşlarındaki oğluyla büroya geldi.’Celalciğim, bizim oğlan okulda pek başarılı olamadı. Biraz tembel, huysuz ve haylaz. Ben pek söz geçiremiyorum. Senin yanına versem de, acaba gazeteci olur mu?’ dedi’’. Ünlü gazetecilerin geçmişini anlatan kitaplarda bu örneklere çok sık rastlamasak da, toplumdaki genel ‘Gazeteci’ imajı, algılaması Başlangıç’ın anlattığından çok farklı değil.

GAZETEDE DEĞİL KIZILDERİLİ ÇADIRI

Öte yandan, medyanın neredeyse bir kışlayı andıran hiyerarşik yapısı (Apoletli Medya, sadece içerik olarak değil, yapı olarak da askerden esinlenir) er-erbaş kesiminin uysal, beceriksiz, düzen yanlısı olmasını şart koşar. Zaten böyle bir ortam da, akıllı, çalışkan, yaratıcı ve muhalif kişileri de içine almaz, almışsa, bir süre sonra dışlar.
Türk egemen medyasının tekaüd karşıtı ilginç bir tutumu da var: Kimileri, muhabir yardımcılığından (1960’ların sonuna kadar gazetelerde böyle bir makam vardı) başlayıp, başyazarlığa ya da Genel Yayın Yönetmenliğine kadar yükseliyor. (Dikkat edin bu kariyerde mutlaka uzun bir süre Ankara’da meclis muhabirliği ve/ve ya Ankara temsilciliği aşaması vardır ki, buna ‘Devlet Stajı’ denir!). Bu en üst düzey neredeyse yaşam boyu bir mevki. Bir gün köşede şöyle bir duyuru çıkabilir: ‘(Baş) Yazarımız dün kendi cenazesini katılmak zorunda kaldığı için yazısını yazamamıştır'. Bu kişiler aslında öyle Zümrüdü Anka yazar filan değillerdir. Maharetleri, en büyük meziyetleri medya patronları, devlet ya da iktisadi/ideolojik iktidarla çok iyi geçinmeleridir. Yaşlarını başlarını almış, kimi halim selim, hoş sohbet, düzgün insanlar bile olabilir. Ama denenmiş, sınanmış ve kıdem mührü sayesinde de egemenlerin gözünde kalıcı vize almış insanlardır. Koskoca köşeyi 25-30 yaşındaki velede bıraksanız, ipe sapa gelmez şeyler yazar. Anarçit filan çıkar. Allah muhafaza! Biz eskiden şaşmayalım.
70-80 yaşına gelmiş bu kişiler, iletişim fakültelerinde ders vermek, anılarını yazmak, basın danışmanlığı yapmak gibi konumlarına daha uygun işler yapmaktansa, Japon yapıştırıcıyla köşelerine mıhlanmışlardır.
Bu durumun iki büyük zararı var: Türkiye toplumunun yaş ortalamasının çok üstündeki bu kişilerin yazıları, toplumun çok küçük bir kısmını ilgilendiriyor. Sözümona güncel köşe yazısı yazıyorlar, yani aktüaliteyi izleyip yorumlamak durumundalar, oysa ki köşeleri, naftalin kokulu, ıssız müzelerin küf kokan isli tozlu raf ve vitrinlerine benziyor. ‘Bizim zamanımızda…’ ya da ‘Eskiden…’ diye başlar cümlelerinin çoğu. Gazeteye filan uğrayacak pek vakitleri ve dermanları yoktur. Bin şükür televizyona, ekran karşısında, sabah kahvaltısının ardından, romatizma ilaçlarını alıp, tuşlara vurmaya başlarlar. O tuşlardan bazen çat çut diye ses bile çıkar. ‘Yahu hanım dün söylemiştim sana, makinenin şeridi bitmiş diye, almadın mı?’. Bunlardan biri 1-2 yıl önce köşesinde yazdı:’Postaneye gidip elektronik posta göndermiş!’.

N’OLMUŞ RUHEN GENCİM BEN!

İkinci büyük olumsuzluk da, bu yaşlı-başlı insanların, konumları haliyle neredeyse doğal olarak genç düşmanı olmaları. Bir kere zaten otomatik olarak gençlerin yükselmesini, ilerlemesini engelliyor. Bunlar o kadar yaşlıdır ki, kendilerine göre genç olanlar bile, aslında hakiki gençlere oranla da oldukça yaşlı kişiler oluyor. SBKP Merkez Komitesi Siyasi Bürosu gibi. 80 yaşındaki lider ölünce yerine 79 yaşındaki ikinci adam geçiyor. O ölürse sorun yok, arkadan gelen genç 78 yaşında!

Aslında son dönemde bu girizgaha uyan galiba bir tek örnek yaşandı: Oktay Ekşi! Gerçi o da sadece yaşı değil bazı başka siyasi-ideolojik nedenlerle safdışı bırakıldı.

ÇARKIMIZ DÖNER, DİŞLİLERİMİZ STANDARTTIR!

Türk egemen medyasının yapı-kadro ilişkilerinde önemli ve özgün bir yön daha var: Medya büyük bir çark gibi. Bu çarkın da dişlileri var. Küçük, büyük, orta çaplı. Hızlı, yavaş dönebiliyor. Yayın politikaları ve çalışma tarzı da üç aşağı beş yukarı belli. Türkiye toplumsal ve bireysel kültüründe, bireyin önemsiz konum ve değerini hatırlayacak olursak, çarkın dönmesi için gerekli olan bir dizi dişli var. Bu dişlilerin renginin, cinsinin tayin edici bir önemi yok. İşte bu nedenle Türk egemen medyasında hiçbir kadro, hiçbir kadro türü/tipi vazgeçilmez ve yegane değil. A dişlisi paslanıp dönmez hale geldiğinde ya da kırıldığında A1 dişlisini yerine koyuyorsunuz çark dönmeye devam ediyor. A dişlisi ile A1 dişlisi arasında isim dışında önemli bir işlev ve kimlik farkı yok. İşte zaten bu nedenle bir gazeteden ya da bir televizyondan bir gazeteci, hatta Genel Yayın Yönetmeni, ünlü bir köşe yazarı ya da başarılı bir muhabir ayrıldığında, bu ayrılık ne gazetenin dönmesinde ne de okur algılamasında önemli bir değişikliğe yol açıyor. (Bkz. Emin Çölaşan örneği). Bu nedenle de işverenlerin gözünde, gazetecilik/habercilik açısından herhangi bir çalışanın öyle olmazsa olmaz konumu yok. Son dönemde, muhabirlik zaten bilinçli ve kasıtlı olarak öldürüldüğü için, bir muhabirin bir gazeteden ayrılması ne işveren, ne gazete ne de okur açısından önemli, tayin edici bir değişikliğe yol açıyor.
Yıllar önce Çetin Altan, yanılmıyorsam, Akşam’dan Milliyet’e geçtiğinde, etrafta biraz gürültü patırtı olmuştu. Altan da, o bilge ve hınzır kalemiyle çok önemli bir saptamada bulunmuştu: ‘Karaköy’de bir kadın 5 numaradan ayrılıp 7 numaraya geçtiğinde kimsenin gıkı çıkmaz, bir yazar gazete değiştirince gümbürtü kopuyor’(Mealen). Altan, Batı özellikle Fransız gazetelerini iyi izleyen bir yazar olarak, muhtemelen, o aralar, Fransa’daki bir kamuoyu araştırmasının sonuçlarından etkilenmiş olabilir. O araştırmaya göre, ki sıralama halen aynıdır, Fransızlar, en güvenilmez kişiler/meslekler listesinde, en başa politikacıları, ikinci sıraya gazetecileri, üçüncü sıraya da hayat kadınlarını (Karaköy) koyar. Sahte vaat satan, ona yalanlarıyla eşlik eden ve nihayet vücutlarını satmak zorunda kalanların ligi bu…

BAHÇEDEN KOPTU BİR ÇİÇEK AMA FARKINDA MISINIZ?

Kim olursa olsun, bir gazetecinin işinden olması, sendikal açıdan, insanı açıdan, istihdam açısından, ahlaki açıdan hoş karşılanabilecek bir durum değil. Mesela ben, Çölaşan, Hürriyet’ten atıldığı zaman, bu durumu eleştiren bir yazı yazdığımı hatırlıyorum. Ama, Radikal’in yöneticisi iken İsmet Berkan, Mine G. Saulnier’yi gazeteden uzaklaştırdığı zaman da (Çünkü ayrımcılığı neredeyse öven bir yazı yazmıştı) Berkan’ın tutumunu doğru bulmuştum.
Türk egemen medyasında yapı-yayın politikası-kadro üçgeninde bir başka kısırlık daha var: 80’lerden sonra Türk egemen medyası, tekelciliğin getirdiği tekdüzelik ve ‘mimétisme’(Birbirine benzemek, taklit etmek, aynısını yapmak) nedeniyle aslında, nüanslarla bir tek yayın politikası izliyor. Bugünkü mevcut gazetelerin içeriklerini aynı punto ve aynı karakterle kağıda dökün, hangi yazının (Haber, söyleşi, yorum…vs…) hangi gazetenin ürünü olduğunu anlamak ancak uzmanların işidir. Aynı grubun gazetelerini ve televizyon yayınlarını (Zaten ortak haber havuzunu kullanıyorlar) ayırdetmek gerçekten zordur, farklı grupların gazete ve televizyonlarında yayınlanan yazılar da zaten ya Anadolu Ajansının ya da resmilerin (Sonuç olarak aynı resmi ideolojinin) açıklama ve görüşlerinden oluştuğu için hep aynı yazıları okumak zorunda kalıyor okur. Kuşkusuz köşe yazarlarında hiç olmazsa bir uslup farkı var ama onlar da üç aşağı beş yukarı aynı resmi görüşü terennüm ediyor. Mesela her gazetenin bir Ayşe Arman’ı var, bir Hıncal Uluç’u da oluyor. Bulmaca köşesi gibi…Oysa ki eskiden (Ben de yaşlandım galiba!), Peyami Sefa vardı bir tarafta, Nazım Hikmet bizim taraftaydı…Nadir Nadi’ye karşı Sabiha Sertel döktürürdü. Bugün Batı’da da, mesela Fransa’da hala Le Monde var karşısında bir Le Figaro.

KORU, FARAÇ, MERT VEEE ÖZKÖK…

Bizdeki bu aynı kalıptan çıkmalıp, doğrudan kadroların eseri olmasa da, kadroların işini kolaylaştırıyor. Mesela Mehmet Barlas gibi bir yazarın nerede yazdığının herhangi bir önemi var mı? İktidar yanlısı olunacaksa bu tür yazarlara her zaman her yerde bir köşe bulunur.
Fehmi Koru, Mehmet Faraç, Nuray Mert örnekleri gündemde. Her vakayı kendi içinde özel olarak ele almakta, değerlendirmekte yarar var.
Koru, işi büyütüp 1 Mart Tezkeresi, Washington’a filan getirdi. Ucuz kahramanlık. Yandaş olmak kolay değildir. Hele yandaş odakta çatlaklar belirlemeye başladığında kimin daha güçlü olduğunu kestirip ona göre pozisyon almak da, kişiliğini feda etmek de, maharet ister. Erdoğan-Gül çelişmesinin atışmalarını bilenler, TRT’de günbegün atamalarda, görevlendirmelerde bu ikilinin kurbanı ya da kahramanı oluyor.

Faraç vakasında, bana Cumhuriyet gazetesinin yönetimi doğru davranmış gibi görünüyor. Siyasi odaklara yaslanıp gazetecilikte yükselme hırsının bir sınırı vardır. Urfa muhabirliğinden gelip ana muhalefet partisinin Kürt aklı olabilmek için, aşırı esneklik (Mesela en az Özkök’de olduğu kadar), hiç olmazsa dış görünümde dürüstlük, çalışkanlık …eh biraz da akıl lazım. Anlaşılan Faraç bu dört meziyeti bir araya getirmekte zorlanmış.

Mert, tüm bu örneklerin dışında bir vaka. Görüşlerinin tümüne katılmasanız da, akıllı, bilgili, etiği olan, mücadeleci bir yazar ve televizyon tartışmacısı. Süreç içinde AKP’ye yakınlıktan bağımsız bir muhalif çizgiye doğru yol alıyor. Belki çok sık ekranda. Bu kadar olumlu niteliği olan bir kadın, belli ki Hürriyet’e fazla gelmiş.

Aslında geçen yılın sonunda meydana gelen bir olay, Özkök’ün Hürriyet’in başından ayrılmak zorunda kalması belki en az Koru’nun Yeni Şafak’tan dışlanması kadar önemli. Çünkü saydığımız örnekler arasında, Ekşi ya da Faraç, bol sayıda yedeği (Orijinal, yan sanayi hatta çakma) olan gazeteci tipine giriyor. Özkök, Koru ve Mert ise, teslim etmek gerekir, gerçekten kendine has nadir kişilikler arasında yer alıyor. Eh her çarkın hiç olmazsa bir orijinal dişlisi de olsun yani…

NB: Bu yazının kısaltılmış bir versiyonu 3 Ocak 2011 Pazartesi tarihli Evrensel gazetesinde yayınlandı.

Hiç yorum yok: