11 Ağustos 2010 Çarşamba

Medyası AKP’yi kurtarmaya çalışırken…

SANAL GERÇEK/HAKİKİ GERÇEK

+ Siyasi iktidar giderek medya mülkiyetine tamamen egemen olmak istiyor. Çünkü son yerel seçimlerden bu yana AKP gerilemeye başladı. Bu açığı medya desteği ile kapatmak mümkün mü?
+ AKP medyası referandum sonucundan emin değil. Çünkü desteği çok az üstelik Hayır ve Boykot cepheleri güç kazanıyor. Çelişkili ve içtenlikten uzak politikalar şişirme haber ve propaganda kokulu köşe yazıları ile güç kazanamıyor.


(Bu yazı 8 Ağustos 2010 tarihli Birgün gazetesi Pazar ekinde yayınlandı)


AKP, tüm iktidar partileri gibi, özellikle ikinci kez genel seçimleri kazandıktan sonraki süreçte medya mülkiyeti alanına özel bir önem vermeye başladı. Çünkü ikinci iktidar dönemiyle birlikte neredeyse doğal olarak başlayan yıpranma/zayıflama/kan kaybetme sürecinde AKP’nin medyaya daha fazla ihtiyacı olacaktı. Parlamenter muhalefetin ve karşıtlarının sesini ne kadar kısabilir ve kendi propagandasını ne kadar sürdürebilirse, iktidarının o kadar sağlam ve uzun süreli olacağına inanıyor(du). Oysa ki medya desteği, hiçbir zaman hiçbir yerde bir siyasi iktidarın tek ve tayin edici dayanağı olmamıştır, olamaz da. Zaten sadece AKP’nin iktidara ilk geldiği 2002 yılındaki medya desteği ile bugünkü medya desteğini kıyasladığımızda bu gerçeği somut olarak görebiliriz.
Bugün Türkiye medya manzarasında televizyon ve günlük gazetelerin önemli bir çoğunluğunun halen siyasi iktidarı desteklediğini görüyoruz. Oysa ki bu medyatik/sanal gerçek, hakiki gerçeği yani toplumsal/siyasal gerçeği yansıtmıyor.
AKP, önemli bir medyatik desteğe sahip olmasına karşın mesela Mavi Marmara gibi global bir konuda ya da Kürt Açılımı gibi ulusal bir konuda kelimenin gerçek anlamıyla karaya oturdu.
Bir üst yapı kurumu olarak medya, siyasal ve toplumsal gerçeğe bayrak açarak siyasi iktidarı neredeyse gözü kapalı bir şekilde desteklemeye devam edince, ancak bir süre daha ve sadece sınırlı bir kesim üzerinde etkili olabilir.

GENEL EĞİLİM KAN KAYBI

Siyasi iktidar yanlısı medyanın, son dönemde referandum konusundaki yayınlarına kuşbakışı göz attığımızda dikkat çeken birkaç eğilim, evet için, ısrarlı bir haklılık ve meşruiyet arayışı ile kendinden pek de emin olmayan dolayısıyla dış destek arayan bir yaklaşımla klasik olarak muhalefeti eleştiren tutumu.
AKP’nin son yerel seçimlerde yüzde 8 oranında gerilemesi, CHP ve MHP’nin kesin bir şekilde Hayır’ı benimsemesi, BDP’nin de boykotçu tutumu, siyasi iktidarın dış destekçilerini küçük BBP ve F tipi örgütlenmeyle sınırlı tutuyor. Liberal aydın dünyacığını artık AKP’nin dışında mütalaa etmemek gerek.
Son yerel seçim yenilgisinden sonra iktidar koltuklarını kaybedenlerle kimi üst düzey bürokratların yavaş yavaş ve birer birer AKP’den uzaklaşması da içten içe kaynayan iktidar partisinin zaaflarını sergiliyor. Başbakan Erdoğan’ın yoğun ve hızlı referandum kampanyasındaki mitingleri de son yerel seçim kampanyası kadar heyecanlı ve kalabalık değil. Başbakan Erdoğan’ın son olarak YAŞ çerçevesinde TSK ile girdiği mücadelede de en hafif deyimle ofsayda düşmüş görünüyor.
Geniş yurttaş kesiminin sonuç olarak teknik bir Anayasa değişikliği olan referandum konusuyla çok fazla ilgilenmediğini, 12 Eylül günü de çok sayıda yurttaşın ilgisizlikten ya da üşenip sandık başına gitmeyeceğini bildiğinden, AKP yanlısı medya aslında pek de rahat değil.
Referandumun AKP iktidarı konusunda bir yoklamaya dönüşmüş olması da yandaş medyayı huzursuz kılıyor.
AKP’nin ‘çok akıllı’ stratejistleri, oylama gününü 12 Eylül’e alırken, büyük bir ihtimalle 30 yıl önceki darbede kendilerinin aslında askerin safında olduklarını unutmuşa benziyorlar. İdam edilen gençlerin son mektubunu gözyaşlarıyla okumak ya da Ahmet Kaya’dan medet ummak, AKP yönetiminin ne büyük çelişkiler içinde olduğunu gösteren sadece bir örnek.

ÇELİŞKİLER YUMAĞI

12 Eylül’ün halen hayattaki en üst düzey sorumlusu emekli general Kenan Evren’e ve son darbe girişimlerinden birinin mimarı bir başka emekli general Yaşar Büyükanıt’a dokunamayan, 12 Eylül hukukunun hem ruhu hem de kurumlarını, iktidara geldiğinden bu yana kendi siyasal çıkarları için değerlendiren AKP destekçisi medyanın bu konulara hiç değinmemesi yurttaşların dikkatinden kaçmıyor.
Anayasa Mahkemesi ve HSYK konusundaki değişiklik önerilerinin gerçek anlamda bir hukuk devletini yaratmaktan çok, bir türlü ele geçiremediği yüksek yargı organlarını vesayet altına almak amacını taşıdığını herhalde AKPli seçmenler de biliyor.
CHPli bir belde belediye başkanının Evet tercihi, AKP ve AKP yanlısı medyayı bu kadar sevindirebiliyorsa, AKP içindeki MHP eskilerinin Hayırcılığını görmek onların pek işine gelmiyor.
Barış yanlısı olmadan ordu karşıtı olmak, siyasi vesayete karşı çıkmadan sadece yüzeysel bir şekilde 12 Eylül karşıtı görüntü vermek, yurttaş kesiminde kuşkulara yol açıyor. Erdoğan-Gül ikilisi, AKP ilk kez seçimleri kazandığında adeta icazet almak için öncelikle Kenan Evren’le Süleyman Demirel’i ziyaret etmişlerdi. AKP medyası bu tür ‘background’ları anımsamıyor ve yayınlamıyor.
İktidar yanlısı medya, tüm bu çelişkili konumları gizlemek/örtmek amacıyla, referandumun sivil iktidar ile askeri vesayet arasında bir tercih olduğunu, dahası demokrasi ile darbecilikle arasında bir seçim olduğu izlenimini yaratmaya çalışıyor.
Hayırcıların zayıf gerekçeleri AKP medyası tarafından aslında yeterince işlenmiyor. AKP medyasının üzerinde fazla durmadığı bir siyasi tercih de boykotçular bloku. Blok, Türkiye’deki kutuplaşmanın kırılması için önemli bir ilk adım olarak 12 Eylül sonrası siyasi ortam hakkında bir işaret veriyor.
Sonuç olarak, referandum, genel ya da yerel seçimlere oranla, iki bilemediniz üç seçenekli bir tercih olduğu için AKP ve medyası kendinden emin değil.

SONRASI DAHA ÖNEMLİ

Ciddi bir eleştiri ve değerlendirme yapabilmek için 12 Eylül referandum sonuçlarını beklemek gerek. Sonuç ortaya çıktığında geriye dönüp AKP medyasının referandum konusundaki sunum tarzı, söylemi, içeriği, vaatleri, öncelikleri gözden geçirilmeli. Evet kazansa bile bu medya eleştirisi anlamlı. Çünkü o zaman medyatik iktidarın oylamadan önceki evet gerekçeleri ve yaklaşımı ile evet oyu kullanan yurttaşların motivasyonları kıyaslanabilir. Ayrıca AKP medyasının ikna gücü hakkında da biraz bilgi sahibi olabiliriz. Tıpkı bir kesim seçmenin sağduyusu ve siyasi tercihleri konusunda olduğu gibi…
Hayır kazanırsa, AKP medyasının siyasal/toplumsal gerçeklikten ne kadar ve nasıl koptuğunu irdelemek , sadece akademik ya da medyatik değil, aynı zamanda siyasal ve dramatik açıdan da ilginç ve eğlenceli bir çalışma olabilir.(SON/RD)

8 Ağustos 2010 Pazar

İNEGÖL DÖRTYOL KIŞKIRTMALARI


‘‘Bildiğiniz gibi bir süredir Türkiye‘nin değişik merkezlerinde baş gösteren ve en son İnegöl ve Dortyol‘da tüm çıplaklığıyla kamoyuna yansiyan ırkçı saldırıların boyutu duyarlı tüm kesimleri geleceğe yönelik tedirgin etmeye başladı. Büyük bir kesimi zorunlu göçlerin bir sonucu olarak yaşadığı metropollerde can güvenliğinin olmadığını savunurken bir kesim ise buralarda yaşayan Kürtleri potansiyel suçlu görererek ırkçılığı ve ötekileştirmeyi keskinleştirmeye başladı.
Bu düzlemde Avrupa‘da günlük olarak yayın yapan Yeni Özgür Politika Gazetesi adına sizden asağıdaki sorulara cevap vermenizi rica edeceğim. Konuyla ilgili düsüncelerinizin sürece olumlu etkiler yapacağı inanciyla çalışmalarınızda başarılar diler cevaplarınız için şimdiden teşekkürlerimizi iletiriz.‘‘
Yeni Özgür Politika Gazetesi (30.07.2010)



1- Sokaklarda başgösteren bu ve benzeri hadiselere nasıl gelindi ve bunda mevcut politikaların rölü nedir?


R.D: Sokağın faşistleşmesi olarak tanımlanabilecek gelişme, kuşkusuz doğal ve kendiliğindenci bir şekilde ortaya çıkmadı. Kürt gerçeğini anlamakta ve kabullenmekte direnen egemen ideoloji, Kürt askeri ve siyasi hareketinin son dönemlerde gösterdiği etkinlikler karşısında yeniden eski askeri yöntemleri devreye soktu. Ek olarak da kitlesel destek sağlamak için popüler düzeyde kışkırtmalara ihtiyaç duymaya başladı. Bazı halk kesimleri, AKP idaresini hatta TSK’yı neredeyse pasif bir güç olarak algılamaya teşne. Egemen medyanın da kışkırtmasıyla, Kürt=Terörist imajı güç kazandı. AKP’nin hazırlıksız, plansız, programsız, beceriksiz üstelik iyi niyetten yoksun açılım paketi de başarısızlığa uğrayınca, zaten Kürt, öteki, farklı, aykırı gibi kavram ve olgular karşısında anlayış, demokrasi ve empati kültürü zayıf olan kesimler, militarist yani şiddete dayalı geleneklerin de desteğiyle, hukuksuzluğun da katkısıyla, linç girişimlerine başladı. Bu tepkiler kimi zaman gayrı resmi devlet ajanları tarafından çıkarılıp kışkırtılsa bile, siyasal-kültürel atmosfer zaten yeterince gergin olduğu için, İnegöl ve Dörtyol benzeri hadiseler meydana geldi.

2- Bu süreci nasıl aşabiliriz ve acil alınması gereken önlemler neler olmalıdır?


R.D: Kısa vadede, Emniyet ve Adliyenin linç ve kışkırtmacı kişi ve kurumlara (Medya dahil) karşı yasaların öngördüğü sert, önleyici yaptırımlar uygulaması gerekir. Siyasi iktidar sözcülerinin‚ ‘‘Olayları çıkaranlar maalesef yurtsever vatandaşlar‘‘ türünden açıklamlarına kesinlikle yasal yapırım uygulanmalı. Öte yandan Kürt silahlı hareketinin de iç savaşın yolunu açma riski taşıyan eylemlerini sivil hedeflere ve kentsel alanlara taşımaktan kaçınması gerekir. Milliyetçiliklerin ve şiddetin birbirlerini karşılıklı olarak besledikleri gerçeğini gözönünde bulundurarak, haklı ve meşru bir mücadele, siyasal alanda barışı hedeflemek zorunda. Kopuş işaretlerinin arttığı bir dönemde, milliyetçiliğe, ırkçılığa ve şiddete karşı mücadele, özel bir anlam taşıyor. AKP, Referandum, Ergenekon, Irak Kürdistan Yönetimi gibi siyasal konjonktür unsurlarını da hesaba katan, ama daha geniş ve yapısal bir perspektifle, yerel, bölgesel, ulusal ve global güç dengelerini de iyi değerlendiren en az orta vadeli bir politikayla, önce şiddeti devre dışı bırakan, sonra da soruna kalıcı çözüm üreten bir yaklaşımı adım adım uygulamak lazım.
(SON/RD)