29 Ekim 2010 Cuma

ÇIĞLIK ENİNDE SONUNDA DUYULUR



•Düşünce, ifade, basın özgürlüğü zor, karmaşık ve çok boyutlu bir süreç. Salt siyasal değil, ideolojik, tabusal, toplumsal duvarları da aşmak gerek. Globalleşme deniyor ya, AB hedefine yaklaşsak bile kar...Bu yazının başına gelecekler bile meçhul.


Fransa. 80’li yılların sonu. Cumhurbaşkanı ‘solcu’ Mitterrand. Başbakan ise sağcı Chirac. Cohabitation (Birlikte yaşama) dönemi.
O hafta kurt ve tilki Mitterrand, bir punduna getirip Başbakan’ı yine ofsaytta bırakan bir hamle yapmış. 68 Mayıs’ının garip medyatik ürünlerinden biri olan ‘Charlie Hebdo’da (Charles’ın Haftalık Dergisi) kapakta bir karikatür. Mitterrand, Chirac’ın arkasında, şaapıyor! François bu arada Jacques’ın kulağına, gülümseyerek, ‘Hani başın ağrıyordu!’ cinsinden bir söz sıkıştırıyor.
Journal Bete et Mechant (Hıyar ve Haylaz Dergi) zaten piyasaya çıktığından beri neredeyse her hafta on-on beş davayla uğraşıyor, kimini kazanıyor, kimini kaybettiği için de tazminatlar filan ödüyor.
Şimdi temiz Istanbul çocuğu kültürü almış, büyüklerine saygılı, cinsel konularda haşa söz açmayan, söze girmeyen, günde 5 vakit olmasa da Cuma’ları kaçırmayan, kısacası Doğu terbiyesi ile büyütülmüş herhangi biri herhalde şöyle düşünür: ‘’Allaahh! Şimdi hem Cumhurbaşkanı hem de Başbakan tazminat davası açar, ayrıca galiba kamu davası da açılır Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a hakaretten dolayı, bir ihtimal dergi yine kapanır. Charlie’nin okurları arasında da bu karikatürü kınayan olur’’.

Ben o zamanlar Fransa’da yaşıyordum. Ve bunların hiç biri olmadı.
Bizde adamı kedi olarak çizdiler de...

* * *

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihad yaratan iki kararı var.
Birincisinin gerekçesinde ‘Toplumun geniş kesiminde infial yaratsa bile...’ ibaresine yer verilmiş. Ve böylesine bir söz eden mağdurun neden haklı olduğunu anlatan gerekçeler sıralanmış.İkincisinde bir gazetecinin ülkesinin Başbakanına yönelik olarak bizde bal gibi hakaret kapsamına girecek bir yazısı üzerine mahkum olan basın mensubunun Strasbourg’daki zaferini anlatıyor. Onun da gerekçesinde mealen ‘Başbakanlık gibi bir kamu makamının sorumluluğunu üstlenmiş kişiler çok sert ve acımasız olsa da bu tür kınama, protesto ve eleştirileri hazmetmek zorundadır’ açıklaması var.
Bizde...

* * *

Tam üyesi olmak istediğimiz (Acaba?) Avrupa Birliği (Batı kültürü) ülkelerinden mesleki, akademik, yargısal örnekleri çoğaltmak mümkün. AB, eski adıyla sadece Ortak Pazar olmadığı için, Strasbourg’daki hatta Luxembourg’daki mahkemelerin karar ve içtihadlarında düşünce, ifade ve basın özgürlüğünün nasıl yorumlandığını gösteren onlarca örnek ne yazık ki bizde, önce duruşma salonlarında sonra cezaevlerinde ve bazen de mezarlarda geçersiz olarak addediliyor.

* * *

Daha sadece iki gün önce (7 Ekim) İngiliz New Stateman dergisinde Noam Chomsky’nin bir söyleşisini okudum. Sonra da Hoca’ya bir mail gönderdim. Cevap geldi. ‘’ O söyleşide bana ‘Obama’ya Nobel Ödülü verilmesini nasıl karşılıyorsunuz?’ diye sordular. Ben de ‘Çok kötü bir seçim olmayabilir. Çünkü daha önce Kamboçya’da savaşı kızdıran Kissinger’a da vermişlerdi aynı ödülü’ demiştim. İngiltere’deki saçma sapan kanunlar nedeniyle bu cümleyi yayınlamadılar’’. İngiliz hukuk sistemi ve liberal solcu dergi bizim hocanın ifadesine sansür koyuyor.

* * *
Düşünce, ifade ve basın özgürlüğü Habil’le Kabil’den beri gündemimizde. Büyük bir ihtimalle de bu alandaki mücadele hiç bitmeyecek. Ezelden beri sonsuza kadar...Birileri bir şey söylemeye, yazmaya çalışacak, başkaları da bunu önlemeye çalışacak. Kitlesel ya da kişisel tepki/protesto gösterilerinde, dikkat ediyor musunuz, üniformalı ya da sivil polisler, göstericilerin öncelikle ağızlarını kapamaya çalışır. Susturmak istiyorlar bağırmak isteyenleri.
Engel, polisle sınır kalsa belki umutlu olabiliriz. Halbuki o kadar çok duvar örülmüş ve örülüyor ki özgürlüğün önüne, öyle bir seferde hepsini aşmak çok güç, belki de kısa ve orta vadede imkansız!
Yasalar var. Medya mülkiyeti var. Ekonomik baskılar var. Reklam geliri var. Üzerinde pek durulmayan toplumsal baskı var. Mesela protest chansoncu Renaud’nun Fransa’yı topyekün lanetlediği ‘Hexagone’ şarkısını Türkçeye ve Türkiye’ye çevirip yayınlasanız, kendinizi derhal önce savcı, sonra yargıç sonunda da gardiyanın karşısında bulursunuz. Vatan haini bile ilan edilebilirsiniz..
Bu toplumsal baskının ilginç tezahürlerinden biri de, artık sürüsel güdü mü diyelim, yoksa kollektif lonca refleksi mi bilemem, bir filmde, dizide ya da yazıda bir marangoz mesela bir kadına tecavüz etse, Marangozlar Derneği Merkez Komitesi toplanıp hemen senaristi, yönetmeni, prodüktörü ve yayıncı kuruluşu sert bir şekilde kınayan bildiri yayınlar: Marangoz tecavüz etmez! Ne yazık ki bu tutum her meslek kategorisi için geçerli. Tecavüzcüler hariç!

* * *

İşin bir de tarihi yanı var tabi ki...6 asır boyunca kul kültürü ile yetişince öyle hemen yurttaş olunamıyor. 1071 , 1453 (Evrende Yeni Çağ’ı açmıştık hani!) ve nihayet 1923 mutlaka ilginç ve önemli olaylardır ama hiç biri, bir 1789’un yerini tutmaz. Sizin 1789’unuz yok ise 1968’iniz de olmaz/olamaz.

* * *

‘Adama para veriyorsun, yazdığını denetleyemiyor musun?’ gibi bir yaklaşıma sahip bir yönetici, olsa olsa Berlusconi ile Sarkozy’nin alaturka versiyonu olabilir.
Kısacası şiddet ile ayrımcılık dışında her fikir, görüş ve bilgi hiçbir engel tanımaksızın düşünülüp, ifade edilebilirse rahatlayabileceğiz.
Saatle, günle, hafta ya da ayla hatta yıllarla ölçülebilecek bir gelecek değil bu süreç ne yazık ki...Binlerce fırın ekmek yemek gerekir, derler ya. Onun da bir sakıncası olsa gerek: Bu kadar çok ekmek insanın beynini geliştirir mi?

Bu yazının kısaltılmış bir versiyonu 29 Ekim 2010 tarihli Radikal'de yayınlandı.

Hiç yorum yok: