29 Aralık 2010 Çarşamba

Demokratik Özerkliğin Türkçe Medyası


• DTK’nın Demokratik Özerklik projesi/taslağı tartışmaya açıldı. Ama egemen medyanın kimi yapısal, kimi konjonktürel hastalıkları/olumsuzlukları nedeniyle memlekette doğru dürüst bir tartışma yok. Neden? Ne yapılabilir?


Demokratik Toplum Kongresi (DTK), 19 Aralık tarihinde Diyarbakır’da, Kürt meselesinin çözümü için, tartışılmak üzere bir belge /manifesto taslağı yayınladı. 5 sayfalık bu belgenin tam metnine ben bir tek ANF’nin internet sitesinde rastladım.
O gün bugün özellikle akşamları televizyonlarda bu mesele hakkında tartışma programları yayınlanıyor. Gazetelerde de konuya ilişkin yığınla yazı, görüş, yorum yayınlandı.
Ne var ki, tartışmaya açılan metin, tartışılmıyor. Çünkü
- Bizde demokrat ve özgür bir tartışma kültürü halen gelişemedi.
- Türkiye’de Kürt meselesi konusunda gerçek anlamda bağımsız uzman çok az, onlar da zaten televizyona pek çıkmıyor.
- Tartışmak, bir konuyu tüm yönleriyle ele alıp, bazı kriterlere göre olumlu ve olumsuz yanlarını sergilemek anlamına geliyorsa, televizyondaki tartışma programlarına daha çok ‘kapışma’ demek gerekir.
- Egemen medyanın kanal ve gazetelerinde, Kürt konusunda üç-beş Beyaz Kürt yıldız konuşmacı var, sürekli olarak onlar ağırlanıyor platolarda. Bunlara AKP kürdü ya da Liberal Kürt de diyebiliriz. Türk resmi kesimi ise, her zaman olduğu gibi kadrolu televizyon konuşmacıları emekli paşa ve büyükelçilerle temsil ediliyor. Bu tekaütlere toplam en fazla 10 ‘adet’ strateji uzmanı eklediğinizde tüm konuşmacı kadrosu 20 kişiyle sınırlı. Her tartışmaya en az 4 kişi katıldığını düşünelim, her akşam da en az beş kanalda bu tür programlar yapıldığını farzedelim. Zappping yaparsak her akşam o toplam 20 cemali görmek mümkün. Aynı surat aynı söylem. Kısırlığın çıkmazı.
- Türk resmi kesiminin sözcüleri, 1930 model ulus-devlet söylemini bıkmadan-usanmadan tekrar edip, artık kabak tadı veren, ‘Terörizm’, ‘Bölünme’ temalarında sıkışıp kaldılar. Onlar aslında ekrana görevli olarak çıkıyor. Statükonun muhafazası için görüş oluşturup belirtiyorlar. İstinasız hiç biri Kürt halet-i ruhiyesini bilmiyor, bilse de hesaba katmıyor. Bu konuşmacılardan emekli olmayanların bir başka amacı daha var: Devleti ne kadar iyi savunduklarını kamuoyu önünde kanıtlayıp prim yapmak. Mesela daha önemli bir mevki, iyi bir terfi, cilalı bir atama, büyüklerden bir aferin!
- Kürt cenahında da sorun var. Ümit Fırat, Mehmet Metiner gibi AKP yanlıları demode oldu, Altan Tan’ı sonunda kızdırdılar. Şimdi Kürt aydınları arasında, PKK-BDP çizgisini eleştirecek, Türkçesi, kılık-kiyafeti düzgün birisini arıyorlar. Kürt sözcülerin bir kısmınında da, Haziran 2011 seçimlerine hazırlandığı izlenimi var. Bu arada fiilen ve açıkça Kürt resmi görüşüne uygulanan ambargo halen sürüyor. Tartışmanın bir tarafının ağzı kapalı.
- Kürt sözcülerin bazıları belirtiyor ama üzerinde ısrarla durulması gereken bir nokta var ki çok önemli: Bu Kürt meselesi, öyle 1-2 saatlik televizyon programlarında işin ve konunun ehli olmayan muhataplarla tartışılamaz. Çünkü Kürt sorunu, 87 yıllık Cumhuriyet rejimi ve ulus-devletin vebalı bir tezahürü. Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet, ulus-devlet gibi kavramlar gündeme gelmeden, öyle 1. Açılım döneminde AKP’lilerin yaptığı gibi, koyun pazarlığı anlayışı içinde ele alınabilecek bir konu değil Kürt meselesi. Şeyh Said, Azadi, Hoybun, Dersim konuşulmadan bugün Kürt meselesi anlaşılamaz, tartışılamaz.
Yukarıda sıralamaya çalıştığım olumsuzluklara yenilerini eklemek mümkün. Ben bu televizyon tartışmalarına 3 gün dayanabildim, artık izleyemiyorum. Cehalet ve dogmatizm ile empati eksikliği tartışmaları çığrından çıkarıyor.
Tartışma programlarının moderatörleri de genellikle hem konuk seçiminde hem de konuya hazırlanmakta pek başarılı değiller. Kim kimle neyi tartışabilir sorusuna yanıt aramadan, adı sanı bilinen, üstelik şimdiye kadar zaten bin kez ekranlara çıkıp söyleyeceğini söylemiş olanları ya da gazete köşe yazarlarını bir kez daha davet etmek, işin kolayına kaçmak. Ayrıca da güvenli bir yaklaşım. Bilmediği yeni bir adamı/kadını çağıracak olursa, canlı yayında, moderatörü, kanalı, AKP’yi, hükümeti, Türk büyüklerini sıkıntıya sokabilecek bir cümle çıkar konuğun ağzıdan…Felaket!.
Moderatörlerin Kürt konusunda beslendiği kaynak esas olarak günlük gazeteler ve birkaç eş-dost. Büyük çoğunluğu Kürtçe, Arapça ya da İngilizce, Fransızca, Almanca filan bilmediği için, zaten istese de Kürt meselesine ilişkin özgün siyasi ya da akademik literatürü izleyemiyor, okuyamıyor. Tartışma programı daha çok kahve sohbeti edasında hazırlanıyor ve cereyan ediyor.
Oysa ki, yurttaşların memleket meseleleri konusundaki bilgi ve görüşlerini, çok yanlı, bağımsız ve özgür bir şekilde zenginleştirmek gibi asli bir görevi olan medya, Demokratik Özerklik konusunda, resmi tezlerin propagandasını yapmak yerine, meseleyi geniş bir şekilde ele alıp, kamuoyunda,doğru, ayrıntılı bilgileri yaygınlaştırarak, hakiki bir tartışmaya zemin yaratabilir, yaratmalı. Resmi tezin yani itirazların yanı sıra, sessizlere kulak verirken, siyasiler ve uzmanların yanı sıra , sıradan insanlara gitmek, onların bilgi ve fikirlerini yayınlamak gerekli.

Medya, bilgilendirici ve kamuoyu oluşturucu bir araç olarak, bu tartışmada, bir dizi temel siyasi, ahlaki ve etik ilkeye mutlaka sadık kalmalı:
- Şiddet ve ayrımcılık içeren görüşlere yer verilmeyeceği gibi bu görüşler teşhir edilmeli, kınanmalı, eleştirilmeli
- Hiç kimse ya da herhangi bir grup, etnik ya da milli aidiyeti nedeniyle küçük görülmemeli, horlanmamalı, alay konusu yapılmamalı
- Medya, adı üzerinde (Medya, medyum sözcüğünün çoğuludur, Latincede ‘ortada’,‘aracı’, ‘arabulucu’ anlamlarına gelir) bu meselenin Türkler ve Kürtler, İslamcılar ve solcular, ya da liberaller ve muhafazakarlar için, tatmin edici, barışçı, kalıcı bir çözümü hedefleyerek yayın yapmalı. Dolayısıyla rekabetçi ve kışkırtıcı değil, dayanışmacı ve uzlaşmacı bir yayın politikası benimsemeli.
- Her iki kesime eşit uzaklıkta durması gereken medya, egemenlerle mazlumlar arasında ayrım yapmalı, sessizlerin sesi olmasını da bilmeli.

Önem sırası gözetmeksizin medyada yapılabilecekler konusunda birkaç öneri:
- DTK’nın tartışmaya açtığı, taslak olduğunu ısrarla vurguladığı, Demokratik Özerklik belgesi, gazetelerde tam metin olarak yayınlanmalı, kitapçık olarak, ek olarak verilmeli.
- Radikal gazetesinin yaptığı türden, bu konuda düzenli ve sürekli bir tartışma kampanyası sürdürülebilir.
- Televizyon tartışmalarında, belgede belirtilen 8 alanın her biri ayrı ayrı, siyasetçiler, uzmanlar, akademisyenler ve kanaat önderi konumundaki konuşmacılarla birer programda ele alınıp, konu derinlemesine deşilebilir.
- Belgede belirtilen ‘İrlanda, İskoçya, Bask, Katalonya’ modelleri tanıtılabilir, bu örneklerin Türkiye’ye uygulanabilirliği tartışılabilir. Keza belgede söz edilen ‘’1921 Türkiye Anayasası, 1922 10 Şubat Büyük Millet Meclisi oturumunda onaylanan Kürtlere özerklik yasası, Mustafa Kemal'in 1923 İzmir(İzmit?) konuşmaları, BM'nin ilgili sözleşmeleri ‘’ de ayrı ayrı birer yazı ya da program konusu olabilir.
- Kürtlerin yaşadığı diğer ülkeler, yeni İran, Irak ve Suriye’nin yanı sıra Batı Arvupa’daki Kürt diasporasının görüşleri de aktarılabilir.
- Kürt meselesi konusunda mevcut malum görüşleri sergileyen klasik kadrolu vaizler yerine, gerek siyasi partilerde, gerek STK’larda, gerekse üniversitelerde, henüz medya ya da kamuoyunun tanımadığı ama konunun gerçek uzmanlarını ya da farklı görüş sahiplerini ekrana çıkarmakta yarar var.
- Tarihi boyut önemli. Ayrıca yakın tarihten yapraklar da önemli. Mesela 1984’den bu yana hangi hükümet Kürt meselesi konusunda ne dedi, ne yaptı? Ne sonuç aldı? Ya da PKK 1984’den bu yana Ankara’ya karşı ne zaman, nasıl bir politika izledi? Ya da daha güncel bir konu olarak, Başbakan Erdoğan, Istanbul Belediye Başkanı olduğu günden bu yana Kürt meselesi hakkında nerede, ne dedi? Bu tür kıyaslamalı bilançolar, hem bilgi açısından hem de iç tutarlılık, söz/uygulama uyumu açısından öğretici olabilir.
- Türkiye’de şimdiye kadar pek tanınmayan, pek önem verilmeyen yabancı Kürdologların (Bruinessen, Nadirov, Kurdoev,Edmonds, Mahmudov, Chaliand, Blau, Kutschera, Wali, Hassanpour, MacDowell...vd…) kitapları, yaşayanların bizzat kendileri ile ilgilenilebilir, onların görüş ve deneyimlerinden yararlanılabilir.
- Vox Pop tabir edilen sokak röportajları, mevcut çatışmalı ve çelişmeli görüşlerin toplum içindeki yaygınlığı ve anlaşılırlığı açısından yararlı olabilir.
- Medyadaki yani sanal ortamdaki tartışmaların eksikliğini gidermek amacıyla medya organları, STK ve/veya akademilerle birlikte bu konularda çalıştay, konferans ya da seminer düzenleyebilir.
Kuşkusuz tüm bu önerileri gerçekleştirebilecek olan medya kuruluşu, gerek mülkiyet gerekse yayın politikası açısından bağımsız ve özgür olmak zorunda. Yoksa, bir medya kuruluşunun sahibi ya da yöneticileri, bu meselede kendilerini taraf olarak görüyorlarsa – ki şimdiye kadar ki yayınlar böyle olduğunu gösteriyor – o zaman doğru dürüst gazetecilik ya da tartışma yapılamaz. Yapılana propaganda denir. (SON/RD)

30 Kasım 2010 Salı

WİKİLEAKS: YENİ GLOBAL GAZETECİLİK


Sorun, bir diplomatik belge sızması/sızdırılması ya da ABD/Türkiye ilişkileri değil. Sorun çok daha derin ve uzun etkili: Devlet Sırrı nedir? Ne işe yarar? Bir devlet kendi yurttaşından hangi bilgiyi neden gizler? Devlet olmak için bilgi mülkiyeti tekeline sahip olmak şart mıdır?



Wikileaks’in yayınladığı belgeler, hem hacmi/sayısı, hem de içeriği ve kökeni itibarıyla gazetecilik/habercilik açısından önemli bir milat oluşturuyor. Klasik/geleneksel gazetecilik, belki de 19. yüzyıldan bu yana, malumun ilanı değil, ‘’İktidar sahiplerinin kamudan/yurttaşlardan kasıtlı olarak gizledikleri, kamu değeri taşıyan bir dizi bilginin denetlenip değerlendirildikten sonra yayınlanması’’ olarak bilinir. Çünkü iktidar(lar) özellikle kendi aleyhlerindeki bilgileri gizlemeye çalışır, gazeteci ise bu bilgileri ortaya çıkarmakla sorumlu ve görevlidir.
Gazeteciliğin, kamuyu/yurttaşları bilgilendirme işlevi de zaten, bilgi üzerinde mülkiyet tekeli kuran iktidarların bu tekelini ortadan kaldırmak, bilgiyi şeffaflaştırmak, çoğullaştırmak yani demokratikleştirmektir.
Wikileaks’ın kendi sitesinde açıkladığı amaçlar ve çalışma koşulları da işte bu amaçlara hizmet ediyor.

İlk kez 1972 yılında Pentagon’un askeri iletişimi için çok sınırlı bir ortamda kullanılmaya başlayan İnternet, tam 48 yıl sonra bambaşka ve neredeyse tamamen zıt bir amaca hizmet ederek, Wikileaks’ın başarısının önemli bir aracı haline geldi.

ARAMIZDA KALSIN MI?

Kim neyi neden saklamak ihtiyacını hisseder?
Bu soruya sınıfsal perspektif ve iktidar açısından yanıt vermeye çalışayım:
Yoksulların, mülksüzlerin, yani iktidarın ezdiği kesim, grup ve yurttaşların saklayacak bir şeyi yoktur. Onlar doğal olarak şeffaftır. Siyasi ya da ekonomik alanda bir güçleri, bir zenginlikleri olmadığı için koruyacakları/gizleyecekleri/muhafaza edecekleri bir şeyleri yoktur. Aksine, mevcut durumdan şikayetçi ve mağdur oldukları için sürekli olarak yakınırlar, bağırıp çağırırlar. İçleri dışları çoğu zaman aynıdır.

Zenginlerin yani ekonomik ve/veya siyasi olarak iktidar sahiplerinin korumaları/gizlemeleri/muhafaza etmeleri gereken çok fazla şey vardır. Zenginliklerinin kökeni tartışmalı olabilir. Bu varlığı korumak için yasal ya da meşru olmayan yöntemler işlerine gelebilir. İktidardadırlar ve mutludurlar. Ama bu iktidarlarını ve mutluluklarını daim kılmak için çeşitli önlemler almak zorundadırlar. Bu zorunluluk şeffaf olmamayı, yalan söylemeyi hatta bazen cinayet işlemeyi gerektirebilir. Tüm bu olumsuzluklar da öyle ulu orta yazılıp-çizilecek, itiraf edilecek bilgi, fikir ve olgular değil. O zaman da bunları gizlemek gerek. Ama bu gizliliğe de resmi, yasal, inanılır, güvenilir, ikna edici bir gerekçe, bir kılıf bulunması gerekir. İşte ‘Devlet Sırrı’ ya da ‘Askeri Sır’, ‘Güvenlik Sırrı’, ‘Ticari Sır’ gibi kavram ve deyimler bu nedenle icat edildi.

Devletle ya da her türlü örgütlü kurumla gazetecilik arasındaki temel çelişki de bilgiyi gizlemek ile ifşa etmek arasındaki çelişki. Devlet ya da kurumsal iktidar suskunluğu, gazeteci ise irdelemeyi/araştırmayı/ gerçeği ortayı çıkarmayı işlev olarak üstlenmiştir. Tamamen şeffaf, siyaset ve bilgi alanlarında tamamen paylaşımcı, gerçekten demokrat, bağımsız ve özgürlükçü bir rejimde, gazeteci aç kalabilir.

SESSİZLİĞİ BAĞIRMAK

Gelelim şimdi Wikileaks belgelerine ve yankı-tepkilere.
İlk yayınlanan belgeler, halen dünyanın siyasi, askeri ve ekonomik olarak en güçlü devleti olan ABD’nin çeşitli başkentlerdeki diplomatik temsilcilerinin ve ABD’deki bazı resmi kurumların gizli damgalı yazışmalarından oluşuyor. Bu belgelerin bir kısmı büyük bir ihtimalle hiç yayınlamayacaktı, bazıları ise 30 ya da 50 yıl sonra yayınlanabilecekti.

Bir devlet, bir belgeyi neden gizler? Ne tür belgeleri gizler?
Diplomasi, kalıcı, sağlam, değişmez ilkeler temelinde değil, değişen çıkarlar yatağında icra edilen bir uğraş. Zemin, yapısal olarak kaygan. Bir devlet, bir kıtada bir politika, bir başka kıtada tamamen zıt bir politika uygulayabilir. Diplomasi çok büyük ölçüde, zamana ve mekana göre değişiyor.
Diplomatların, sadece üstleri okuyacakları için, yani kamuoyunun bilgisi dışında kalacağından emin olduğu yazışmalarda, doğal olarak çok daha içten, çok daha inandırıcı bilgi, fikir ve görüşler öne sürmeleri beklenir. Bu görüşler, aslında ABD’nin dış politikasının ‘insider information’ları. Yani içeriden gelen saf, çıplak bilgiler. Bu yazışmalar sayesinde ABD dış politikasının özellikle de ABD’li diplomatların halet-i ruhiyesi, gerçek amaç ve niyetini okumak mümkün. Bu halet-i ruhiye, emperyalist gururu (Hürmetler Said!) çok sade bir şekilde ifade eder. Tepeden bakan, ötekini küçümseyen, herkese her şeye egemen olmak isteyen, kendisine karşı çıkan/direnen (İran/Libya) güçlere karşı hakarethamiz yaklaşımlar, Hillary Clinton’un ‘İnsan Hakları, Barış,İstikrar, Diyalog’ sözcüklerini sık tekrar ettiği söylemle çelişiyor. Wikileaks ABD dış politikasının iki yüzlülüğünü kanıtlayan belgeleri teşhir ediyor.

Hem sonra gizlilik kalkanına sarılmaya ne gerek var? ABD, yasal, meşru , iyi ve doğru olduğuna inandığı tüm belge ve uygulamalarını zaten medya aracılığı ile hem de davul zurna (Bateri klarnet!) ile tüm dünyaya duyurmuyor mu?

Pazartesi ve Salı günü İngiliz, Amerikan ve Fransız medyasını izlemeye çalıştım. Mecburen Türk medyasına da baktım. Aradaki bariz fark bir kez daha ortaya çıktı. Bizimkiler konuyu son derece dar bir bakış açısı ile Türk-Amerikan ilişkileri çerçevesinde ele alıp, kendileri açısından ortaya çıkan vahim durumun farkında değiller. Bazı bakanlar alel acele tekzipler yayınladı. 3-4 saat sonra Clinton belgelerin gerçek olduğunu dolaylı olarak kabul etti. Hele Başbakan Erdoğan’ın külhanbeyi ağzıyla ‘Wikileaks hele eteğindeki taşları döksün de bir görelim sonra gerekli açıklamayı yaparız’ demesi de trajikomik. Wikileaks’e güvenilmeyeceğini de iddia etti Erdoğan. Somut hiçbir bilgi vermeden.

Salı günkü gazeteler, Davutoğlu’nun ağzından Clinton’un özür dilediğini yazdı. I am sorry! Clinton, Davutoğlu ile görüştükten sonra basın toplantısı yaptı. Özür dilediğini filan söylemedi. Sadece üzgün olduğunu söyledi. I am sorry!

Televizyonlardaki tartışmalarda da iktidar yanlısı kişiler, gazeteciler, analistler, stratejistler, emekli büyükelçiler olayı büyütmemek gerektiğini savunup, bu belgeleri dedikodu diye nitelediler. Bunlar zaten bilinen şeylermiş. Üstelik bu görüşlerini açıkladıklarında belgelerin henüz belki de yüzde biri yayınlanmıştı. Muhalefet sözcüleri de, ‘AKP’yi ve Erdoğan’ı buradan nasıl yıpratabiliriz?’ sorusuna cevap aradılar.

Oysa ki sorun, bir siyasal konjonktür sürecinin çok ötesinde, iktidar sahipleri açısından yapısal bir felaket öngörüyor. Wikileaks, yarın Türk ya da Fransız, Alman, Çin ya da İran devletinin gizli bilgilerini yayınlarsa ne olur? Shell’in, BP’nin, Microsoft’un gizli bilgileri İnternet’e çıkarsa ne olur?

Sorun, sıradan/basit bir sızma/sızdırma sorunu değil. Sorun, gizlilik ve sır kavram ve uygulamasının sonunun geldiğini muştulamasıdır. İktidar sahiplerinin her yaptığını kamu/toplum/medya/yurttaş öğrenirse bunun sonu nereye varır? Bilginin mülkiyet tekeli, iktidarların elinden alınırsa, bu iktidar ne kadar muktedir olabilir?

Wikileaks’ın yayınladığı tüm belgelerin doğru olduğunu kimse iddia etmiyor. Ama hiç olmazsa şimdiye kadar gizli damgası yemiş olan belgelerin açığa çıkması, bu belgelerdeki bilgilerin, ciddi/titiz bir gazetecilik faaliyeti sonrası denetlenmesi, derinleştirilmesi, çapraz incelemesi ve haberleştirilmesi gerekiyor. Belgelerin içindeki bazı bilgilerin mahremiyet taşıması çok önemli değil. Bu tür bilgiler, profesyonel editörler tarafından yayın öncesinde ayıklanır. Keza, haber ya da bilgi kaynağının güvenliğini tehlikeye düşürecek özel isim, mekan ve zaman adları da habere girmez.

Wikileaks belgelerinin esası/büyük bir çoğunluğu kamu çıkarı içeren bilgilerden oluşuyor. Başta ABD yurttaşları olmak üzere, herkesin bu bilgilere ulaşma hakkı var.
Sadece diplomatik yazışmalarda değil askeri ve ticari yazışmalarda da, bir ihtimal, tarih, çağımızı, Wikileaks Öncesi-Wikileaks Sonrası olarak iki ayrı bölümde ele alacak. Bu skandaldan sonra gizli kalacağını sandığı belge kaleme alan her diplomat, her asker, her ticaret ya da siyaset adamı kaçınılmaz olarak daha özenli/dikkatli davranmak zorunda. Belki de bir sürü şey bundan sonra yazıya bile dökülmeyecek. Hele bilgisayar, İnternet Tanrı Korusun!

Clinton, Pazartesi günkü açıklamasında, belgelerin doğruluğunu dolaylı olarak kabul ederken, yani sızan bilgilerin otantisitesini onaylarken, bu belgelerin ‘yasadışı yollardan ele geçirildiğini’,’çalındığını’ öne sürdü. Yasayı sen yaparsan, Wikileaks tabi ki hırsızdır. Yasayı sen yaparsan, Wikileaks tabi ki yasadışı yolları kullanmıştır. Burada temel mesele, bu belgelerin nasıl sızdığı ya da sızdırıldığı değildir. Belgelerin içeriğidir. Belgelerde yer alan bilgi, görüş ve fikirlerin bir kısmı Clinton’un savunduğu yasal ve meşru düzene de karşı.

Wikileaks sitesini çökertmek yasal ve meşru mu? ‘First Amendement’a aykırı değil mi?

Sonuç olarak, Wikileaks, geleneksel/klasik gazeteciliğin son dönemlerde ölmeye yüz tutan bir boyutunu canlandırarak YENİ GLOBAL GAZETECİLİK açısından bir çığır açtı. Bir de unutmayalım:
Hiçbir kötülük ilelebet gizli kalamaz. Çünkü hiçbir şey ilelebet gizli kalamaz.

13 Kasım 2010 Cumartesi

AĞCA İLE NEDEN MÜLAKAT YAPILMAZ?


• TRT, bu kadar itiraza ve eleştiriye rağmen Ağca mülakatını hala önemli bir gazetecilik başarısı olarak savunuyor. Oysa ki hem mesleki/teknik hem de siyasi ve vicdani açıdan bir katili televizyona çıkarmanın vebali büyüktür.


TRT’nin Mehmet Ali Ağca ile canlı olarak yayınladığı mülakat, medya ve siyaset çevrelerinde tartışma yarattı. AKP hükümetinin Kültür Bakanı Ertuğrul Günay da böyle bir mülakatın yapılmasına ve yayınlanmasına şiddetle karşı çıktı.
Konunun ayrıntılarına girmeden önce, bir gazetecilik türü/yöntemi olarak mülakat (İnterview) hakkında bazı kısa bilgilere ihtiyaç var: Bizde yanlış bir şekilde röportaj (Reportage, reporter fiilinden türemiş, bir şeyi bir yerden bir yere taşıma) adı verilen, eski dilde mülakat, yeni dilde söyleşi, gazetecinin genellikle bir kişi ile soru-cevap şeklindeki görüşmesinin yazıya geçirilmiş, radyo ya da ekrana taşınmış halidir. Söyleşi, haber değeri olan bir bilgiyi ve tabi ki ayrıca kamu yararı olan bir bilgiyi, başka herhangi bir kaynaktan (Arşiv, belge, rapor, araştırma…vs…) alamama durumunda, bu bilgiye sahip kişiden alma sanatıdır. Dolayısıyla burada, söyleşiyi yapan (İnterviewer) gazetecinin, hangi soruyu nasıl ve ne zaman soracağını iyi bilmesi gerektiği için söyleşi, öncesinden önemli hazırlıklar gerektiren bir dal. Özelikle televizyonda canlı yani naklen yayınlanması söz konusu olan bir söyleşi, ayrıca özel bir özen gerektirir. Söyleşi veren kişinin (İnterviewee) televizyonu kendi çıkarları ya da yasadışı veya gayrımeşru amaçlarla kullanmaması için, çoğu zaman olağandışı önlemler almak gerekir. Söyleşi, gazetecinin çizdiği rotada ve onun gözetim ve denetiminde yapılır (yapılmalı). Söyleşi, söyleşi veren kişinin istediği zaman istediğini söyleyebileceği bir serbest kürsü haline getirilmemelidir.

Sadece söyleşi yoluyla değil, televizyon (Gazete ya da radyo ve İnternet’te de) bir kamu alanı olması nedeniyle, siyasi-ideolojik-mesleki ve teknik sorumluluk gerektiren bir uğraş ve alan. Gazeteciliğin, televizyonculuğun, söyleşinin kural ve ilkeleri var. Hele gazete sayfasında, radyo ya da televizyonda yayınlandığı için geniş kitlelere ulaşacak olan bilgi, yorum, değerlendirme ve yaklaşımların mutlaka editorial süzgeçten geçmesi gerekir. Gazete yazısını arkadaşa yazılan mektup ya da günlükten ayırt eden de işte bu kural ve ilkelerdir. Radyo ya da televizyona çıktığımızda da, kural, ilke ve kamu sorumluluğu adına, evde ya da kahvede konuşur gibi konuşamayız.
Söyleşinin genel tanımı ve bir kamu alanı olarak medyanın yüklediği sorumluluklar açısından baktığımızda, TRT’nin Ağca mülakatının baştan aşağıya yanlış, hatalı, olumsuz hatta zararlı olduğunu saptayabiliriz.
Ağca hakkında, şimdiye kadar yerli ve yabancı basında yayınlanmış haber ve yorumlara baktığımızda, ayrıca çeşitli dönemlerdeki yargılanması sırasında verdiği ifade ve savunmalar okunduğunda, iddianame ve mahkeme kararları da göz önüne alındığında, açıkça çelişkili, tutarsız, temelsiz bilgi ve görüşlere sahip olduğunu anlamak çok güç değil. Mesih olduğunu öne süren bu kişi, megalomanik yaklaşımlarını çoğu zaman hezeyan içinde ifade etti.
TRT’de kendisiyle söyleşi yapan kişi, öngörüşmelerde Ağca’nın bu özelliklerini fark etmiş olması gerekir. Keza TRT’deki söyleşisi boyunca da bu tutumunu sürdürdü. Ağca, kendisi dahil kimsenin kanıtlayamayacağı iddialarda bulundu, Papa suikasti hakkında isim vererek bazı yetkilileri suçladı, ‘Dört imparatorluğu kullandım’ gibi gerçekle hiçbir ilgisi olmayan önermelerde bulundu. Böyle yapacağı aslında belli idi.
Ağca, söyleşi boyunca haber değeri ve kamu yararı olan hiçbir bilgi vermedi. Bir şiddet eylemi olan suikast konusunda da hiçbir olumsuz değerlendirmede bulunmadığı gibi dolaylı olarak suikasti savundu.
Ağca, söyleşi boyunca kamu alanında konuşan sorumlu bir kişi değil, herhangi bir tanıdığı ile özel alanda sohbet eden kişi kimliğindeydi.

TRT de, Ağca’nın bu niteliklerini, herhalde herkes gibi biliyordu. Öngörüşmelerde bu yaklaşımı konusunda herhangi bir değişiklik olmadığını saptamasına rağmen neden söyleşi yapmakta, hem de canlı olarak yayınlamakta, ısrar etti?

Ağca’nın kamuoyunda bilinen iki asal kimliği var: Abdi İpekçi’nin katili ve Papa’ya suikast düzenleyen kişi. Istanbul ve Roma’da gerçekleşen bu iki saldırının faili, TRT’ye sadece ‘Roma Kahramanı’ kılığında çıktı. Bu en hafif tabirle sahtekarlıktır. Ağca’nın katil yüzünü gizleyip, suikastçi cemalini de neredeyse gülümser gösteren TRT, çok büyük bir vebal altına girdi.
Bir iddiaya göre, Ağca, mülakat öncesi, İpekçi dosyasına girilmemesini şart koşmuş. Bu doğru ise ve TRT bu şartı kabul etmişse, kamu/devlet televizyonu daha da ağır bir suç işlemiştir.
İpekçi’nin katili Ağca, ‘Hiristiyanlığı kabul etmediği için 2 yıl yerine çok daha uzun süre hapiste yatmış’ bir kahraman olarak TRT ekranlarına çıkarılınca, bu,
Papa suikastini meşrulaştırmak anlamına gelir.

Bir katille televizyonda söyleşi yapılır mı? Televizyon, doğa ve kural olarak cinayet, şiddet, ayrımcılık değil, barış, huzur, dayanışmayı ilke edinen bir medya aracı ise, bu sorunun ilk yanıtı Hayır olmalıdır. Katilleri ekrana çıkarıp cinayeti nasıl işlediklerini anlattırmak da hukuken suç ortaklığı sayılır. Hele katil, cinayeti haklı ve meşru göstermeye kalkışırsa, bu, ikinci bir cinayet üstelik de televizyon aracılığıyla çoğullaştırıldığı/kitleselleştirildiği için biraz da meşrulaştırılmış, neredeyse haklı ve doğru bir cinayet reklamı haline dönüşebilir.
Ancak, bir katil, işlediği cinayetten pişman ise, başkasının zorlaması ya da teşviki ile cinayeti işlediğini itiraf edecekse, cinayetin ardındaki gizli güçleri teşhir edecekse, bu bilgiler haber değeri ve kamu yararı taşıdığı için medyada yer bulabilir. Yine de böyle bir durumda bile, tedbirli davranmak gerekir. Canlı yayın yerine denetlenmiş banttan yayın tercih edilmeli. Söyleşi yerine, bu bilgiler haber formatında verilirse olası tehlikeler bertaraf edilebilir.
TRT’nin Ağca mülakatında mesleki/teknik kural ve ilkelerin neredeyse tümü çiğnenirken, siyasi açıdan ve vicdanen de katil kitabı reklam mecrasına düşmüş olması trajik bir görünüm yaratıyor.
Değerli meslekdaşım Doğan Tılıç, birlikte katıldığımız bir televizyon haber bülteninde, işin bu reklam yönüne dikkat çekmekle birlikte, daha geniş açıdan bakıldığında TRT’nin Ağca’yı Kurtlar Vadisi’ndeki profillerden birine benzeterek kahramanlaştırdığını da saptadı. Doğru.
TRT, daha önce de Ergenekon davasında sanıkla tanık statüsü arasına sıkıştırılan Kanada’daki haham kimlikli Tuncay Güney’i de ekrana çıkartıp bilgisiz/belgesiz/temelsiz ithamlarına yer vermişti. Mahkeme, bilahare bu yayındaki suçlamaları yersiz bularak iddia sahibini ve yayıncıyı mahkum etti.
Şimdi atılması gereken birkaç adım var: Medyada yandaş yani iktidar yanlısı olan kalemlerin de bu konuda tutum almaları gerekir. Çoğunun TRT’de yüksek ücretlerle program yaptığı göz önünde tutulursa TRT’yi eleştirebilecek konumda olmadıklarını görüyoruz.
‘Yetmez Ama Evet’ şiarını benimsemiş kesimlerin de TRT’nin Ağca mülakatından sonra neyin yetip yetmediği konusunda herhalde daha açık bir fikir sahibi olduklarını da düşünebiliriz.
TR T’de bir programın nasıl yayınlandığını, ekrana çıkana kadar hangi süreçlerden geçtiğini bilenler, Ağca mülakatının üst yönetimin oluru olmadan yayınlanamayacağını kolaylıkla kestirebilir.13 Kasım Cumartesi akşamüstüne kadar Güney’in dışındaki, AKP sözcü ve yetkililerinin suskunluklarını koruması da manidar.
Bu durumda TRT’den sorumlu Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Bülent Arınç’ın Genel Müdür’den başlayıp programın tüm sorumlularını kapsayan bir soruşturma açması gerekir. Bu arada iletişim akademisyenleri, meslekdaşlar, yurttaşlar, başta doğrudan mağdur konumundaki İpekçi ailesi, ayrıca gazetecilik meslek kuruluşları gerekli hukuki girişimleri başlatmalı.
Bunlar yapılmaz veya sonuçları başarılı olmazsa, televizyon ekranları, katiller galerisine dönüşebilir.

31 Ekim 2010 Pazar

EKŞİ’NİN İSTİFASI



Koskoca Hürriyet gazetesinin anlı-şanlı başyazarı bir hakaretle istifa ediyorsa bu olayda işin farklı cephelerine/boyutlarına bakmak gerekir. Türk basını için çok büyük bir kayıp değil ama yine de düşündürücü bir gelişme…


Hürriyet gazetesi başyazarı Oktay Ekşi’nin, yazdığı bir yazı sonucunda gazetesinden istifa etmesi (Ya da zorunda kalması), Türk egemen medyasında yazar-patron-siyasi iktidar ilişkileri konusunda yeni ve trajik bir örnek sunmasının yanı sıra Ekşi’nin mesleki kişiliğini de tartışmaya açtı.
Ekşi’nin istifasının kuşkusuz çeşitli boyutları var, dolayısıyla istifa farklı perspektiflerle değerlendirilebilir, eleştirilebilir. Ben sadece iki boyut üzerinde duracağım. Birincisi yazar-iktidar ilişkileri, ikincisi de Ekşi’nin karmaşık mesleki kimliği.
Ekşi’nin işvereni Aydın Doğan yıllar önce Cumhuriyet gazetesinden Leyla Tavşanoğlu’na verdiği bir mülakatta, Hürriyet gazetesini, ‘Devlet gazetesi’ olarak nitelemişti. Bu tanımlama daha önce bazı gazeteciler, medya uzmanları, akademisyenler, siyasetçiler ve okurlar tarafından da dile getirilmişti.
Devlet gazetesinin başyazarı da haliyle herhangi bir gazeteci olamayacaktı. Ekşi, uzun meslek hayatına ilişkin bir açıklamasında, gazeteci olarak safının kesin ve belli olduğunu açıklamış, ‘devletin, cumhuriyetin temel ilkelerinin yılmaz savunucusu’ olduğunu gururla defalarca ilan etmişti. Oysa ki gazetecilik, bu temel ilkelere bile eleştirel bakılmasını zorunlu kılan bir meslek.
Başbakan Erdoğan, Ekşi’nin hakaret içeren yazısı ile bizzat yakından ilgilendi. Mücadelenin ötesinde savaş edeceğini söyledi, bir gün sonra da meydanlarda Ekşi’yi kınamaya devam etti. AKPliler de Hürriyet gazetesi önünde protesto gösterileri düzenledi. Ekşi, ilk başta özeleştiri-özür arası bir manevra yaptı. İşin aslını, perde arkasını henüz çok az kişi biliyor ama Ekşi bilahare istifa ettiğini açıkladı. Bizzat, hiçbir baskı altında kalmadan bu kararı vermiş ise her şeye rağmen olumlu, dürüst bir davranış sayılabilir. Aynı zamanda bir çaresizlik ifadesidir. Ama bu istifayı özeleştiri-özürden önce yapsaydı herhalde daha samimi ve açık olurdu.
Beni rahatsız eden nokta, hakaret içerse bile, siyasi iktidarı eleştirmenin faturasının bu kadar ağır olmaması gerektiği. Ama artık belli ki, devlet gazetesinin başyazarı bile mevcut AKP devletine karşı direnemiyor. Ekşi artık kadim devletin kadim başyazarı.
Hakaretin, Türk milletinin, daha çok da erkek kesiminin, son derece hassas olduğu mahrem bir konu içermesi belli ki Başbakan’ı pek çok kızdırmış. Türk egemen medyasında şimdiye kadar siyasi iktidarı hedef alırken , ulusal çıkarları yabancılara peşkeş çekmek, yabancı bir gücün denetiminde olmak gibi ağır siyasi eleştiriler dile getirildi, yayınlandı. Siyasi iktidar bu tür eleştirileri, Ekşi’nin hakareti kadar ciddiye almadı.
Gelelim ikinci boyuta: Ekşi aslında ünvanının ileri sürdüğü kadarg üçlü ve etkili bir kalem değil. Siz Türkiye’de ya da dünyada hiç ‘Sabah kalkar kalkmaz önce Oktay Ekşi’yi okurum’ diyen bir insan gördünüz mü? Sık sık TV ekranlarında görünmesine rağmen, Ekşi, meslekdaşlarının en sık alıntı yaptığı yazar da değildir. Kısacası Ekşi’nin bizatihi herhangi bir önemi ya da gücü yoktur. O, devlet ve dolaylı olarak da Hürriyet’in önem ve gücünü kendi mesleki şahsında somutlaştırmaya çalışıyor.
Ekşi, 27 Mayıs darbesinin ardından oluşturulan Kurucu Meclis üyeliğini 50 yıldır hatırlatır ve kullanır. Bu unvan, aslında gazetecilikle çelişir. Ama Ekşi’nin gazetecilikle çelişen tek yanı keşke bu olsa… Kendisi aslında bir Ardıç kalemşörü. Akın Birdal’ın vurulmasına, bir çok meslekdaşımızın işinden olmasına sebep olan yazısından dolayı bilahare özür dilemiş olsa da kimse onun içtenliğine inanmadı.
Ekşi, Basın Konseyi Başkanlığı görevini sürdüreceğini açıklamış. Normaldir. Basın Konseyi zaten tek kişilik bir örgüttü. Şimdi Basın Konseyinin başında aktif olmayan bir gazeteci bulunacak. Ahmet Hakan’ın yazdığı üzere, kendi yazdığı hakaretin onda birini yazanları cezalandıran Konsey, bakalım kendi başkanına ne ceza verecek?
En az 15 yıl önce emekliye ayrılması gereken insanlar neden hala başyazar, Konsey Başkanı gibi sıfat ve görevlerle etrafta dolaşır? Türkiye’de yeteri kadar genç, orta yaşlı gazeteci yok mu Hürriyet’e başyazar olabilecek? Gazetelerde köşe sahibi olan insanlar cenaze gününe kadar o köşeyi doldurmak zorundalar mı? Emekli gazeteciler, danışmanlık yapabilir, İletişim Fakültelerinde ders verebilir, anılarını yazar ya da bulmaca çözüp mahalle kahvesinde keyifli sohbetlere katılır. Bu ne hırs?
AKP devleti hakiki ve çakma muhaliflerini temizlemeye devam ediyor. Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni medyada tasfiyenin gerektiğini yazmış hatta tasfiye edileceklerin profilini de vermişti. Ekşi şimdi AKPzede mi oldu? Hayır, Ekşi bence Ekşizede oldu.
Ekşi’nin Hürriyet’ten ayrılması, ne Hürriyet ne de Türkiye kamuoyu ve gazeteciliği için büyük bir kayıp. Ancak hesap vermeden makamından ayrılabildiği için şanslı sayılır.
Medyada bir tasfiye olacaksa, bu böyle bir hakaret nedeniyle ya da siyasi bir işaretle olmamalı idi. Kadim, bağımlı ve iktidar yanlısı matbuat-basın- medyayı ancak yeni, bağımsız ve kamu çıkarını savunan hakikaten profesyonel bir medya tasfiye edebilir ve etmeli. Bu da ancak güçlü bir siyasal-toplumsal-ideolojik-kültürel değişimle, hamleyle olabilir.

29 Ekim 2010 Cuma

‘’MGK Kararları 1984’ü, davalar 1981’i andırıyor’’



29 Ekim 2010 YENİ ÖZGÜR POLİTİKA


Deneyimli gazeteci Ragıp Duran, PKK’nin eylemsizlik kararının TSK’yi rahatsız ettiğini söyledi.

Sorularımızı yanıtlayan Ragıp Duran, MGK’nin son kararlarına dikkat çekerek, PKK’ye ağırlık verilen iki sayfalık bildirinin, 1984’deki ve sonraki dönemdeki sıradan, klasikleşmiş bildirilere çok benzediği yorumunu yaptı. “Üstelik MGK toplantısı yetmemiş olsa gerek ki, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve kuvvet komutanları bir zirve daha yapmışlar. Bu bildiri sayesinde AKP’nin İkinci Kürt Açılımı da ciddi herhangi bir adım gerçekleştiremeden sona ermiş oldu” şeklinde konuşan Duran, “MGK bildirisi ile TSK, AKP’ye mi mesaj gönderdi” sorusunu yöneltti.



“PKK’nin eylemsizlik kararı kaçınılmaz olarak TSK’yı rahatsız etti” diyen gazeteci Ragıp Duran, bunun nedenini ise, “Çünkü bu karar saldırganın kim olduğu, savaşı kimin daha çok istediği konusunda belirli bir işaret ve adres gösteriyordu” sözleriyle açıkladı. TSK’nin ve AKP’nin Kürt meselesini esasen ve neredeyse sadece bir asayiş meselesi olarak algılamaya eğilimli olduğunu dile getiren Duran, “TSK, savaş biterse, varlık nedeni sorgulanır endişesinde. AKP, çatışmalar sona ererse, bölgede etkinliğini kaybeder kuşkusuyla hareket ediyor” dedi. Türk medyasını da eleştiren Ragıp Duran, “Türk egemen medyasının da desteği ile ve bir dizi milliyetçi/Kürt karşıtı gelenek, önyargı yüzünden, Türk toplumu içinde de zaman zaman linç boyutuna ulaşan bir savaş yanlılığı var” tespitinde bulundu.

‘KCK davası, nispi bir tasfiyedir’

KCK davası konusunda ise Ragıp Duran, “İddianameyi okuyan her yurttaş, bu davanın hukuki değil siyasi olduğunu anlıyor” diyerek, şu değerlendirmede bulundu: “Kürt dünyasının seçilmiş yerel yöneticilerini, kapatılmış partinin önde gelenlerini, eski milletvekili ve belediye başkanlarını tutuklayarak, sahayı boşaltmak istiyorlar. Nispi bir tasfiye bu. Böylelikle gerek AKP gerekse F tipi teşkilat, Kürt bölgesinde güç kazanmayı amaçlıyor. KCK davası, Kürt dünyası içindeki barışçı eğilimleri de ortadan kaldırıp bir provokasyonla savaşçılara göz kırpmak istiyor. Davanın ilk duruşma günü, Diyarbakır’daki Adalet Sarayı’nın önü, KCK mağdurlarıyla dayanışma açısından başarılı bir mesajdı.”

Gazeteci Duran son olarak, AKP’nin Türkiye’deki Kürt meselesini, Suriye, Irak ve Irak Kürdistan Özerk İdaresi aracılığıyla çözebileceğini sandığına vurgu yaparak, “Konunun birinci sıradaki doğrudan muhatapları olan BDP, Kandil ve İmralı hesaba katılmadan, ciddiye alınmadan gerçekleştirecekleri hiçbir girişimin başarı şansı yok” diye konuştu.

ÇIĞLIK ENİNDE SONUNDA DUYULUR



•Düşünce, ifade, basın özgürlüğü zor, karmaşık ve çok boyutlu bir süreç. Salt siyasal değil, ideolojik, tabusal, toplumsal duvarları da aşmak gerek. Globalleşme deniyor ya, AB hedefine yaklaşsak bile kar...Bu yazının başına gelecekler bile meçhul.


Fransa. 80’li yılların sonu. Cumhurbaşkanı ‘solcu’ Mitterrand. Başbakan ise sağcı Chirac. Cohabitation (Birlikte yaşama) dönemi.
O hafta kurt ve tilki Mitterrand, bir punduna getirip Başbakan’ı yine ofsaytta bırakan bir hamle yapmış. 68 Mayıs’ının garip medyatik ürünlerinden biri olan ‘Charlie Hebdo’da (Charles’ın Haftalık Dergisi) kapakta bir karikatür. Mitterrand, Chirac’ın arkasında, şaapıyor! François bu arada Jacques’ın kulağına, gülümseyerek, ‘Hani başın ağrıyordu!’ cinsinden bir söz sıkıştırıyor.
Journal Bete et Mechant (Hıyar ve Haylaz Dergi) zaten piyasaya çıktığından beri neredeyse her hafta on-on beş davayla uğraşıyor, kimini kazanıyor, kimini kaybettiği için de tazminatlar filan ödüyor.
Şimdi temiz Istanbul çocuğu kültürü almış, büyüklerine saygılı, cinsel konularda haşa söz açmayan, söze girmeyen, günde 5 vakit olmasa da Cuma’ları kaçırmayan, kısacası Doğu terbiyesi ile büyütülmüş herhangi biri herhalde şöyle düşünür: ‘’Allaahh! Şimdi hem Cumhurbaşkanı hem de Başbakan tazminat davası açar, ayrıca galiba kamu davası da açılır Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a hakaretten dolayı, bir ihtimal dergi yine kapanır. Charlie’nin okurları arasında da bu karikatürü kınayan olur’’.

Ben o zamanlar Fransa’da yaşıyordum. Ve bunların hiç biri olmadı.
Bizde adamı kedi olarak çizdiler de...

* * *

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihad yaratan iki kararı var.
Birincisinin gerekçesinde ‘Toplumun geniş kesiminde infial yaratsa bile...’ ibaresine yer verilmiş. Ve böylesine bir söz eden mağdurun neden haklı olduğunu anlatan gerekçeler sıralanmış.İkincisinde bir gazetecinin ülkesinin Başbakanına yönelik olarak bizde bal gibi hakaret kapsamına girecek bir yazısı üzerine mahkum olan basın mensubunun Strasbourg’daki zaferini anlatıyor. Onun da gerekçesinde mealen ‘Başbakanlık gibi bir kamu makamının sorumluluğunu üstlenmiş kişiler çok sert ve acımasız olsa da bu tür kınama, protesto ve eleştirileri hazmetmek zorundadır’ açıklaması var.
Bizde...

* * *

Tam üyesi olmak istediğimiz (Acaba?) Avrupa Birliği (Batı kültürü) ülkelerinden mesleki, akademik, yargısal örnekleri çoğaltmak mümkün. AB, eski adıyla sadece Ortak Pazar olmadığı için, Strasbourg’daki hatta Luxembourg’daki mahkemelerin karar ve içtihadlarında düşünce, ifade ve basın özgürlüğünün nasıl yorumlandığını gösteren onlarca örnek ne yazık ki bizde, önce duruşma salonlarında sonra cezaevlerinde ve bazen de mezarlarda geçersiz olarak addediliyor.

* * *

Daha sadece iki gün önce (7 Ekim) İngiliz New Stateman dergisinde Noam Chomsky’nin bir söyleşisini okudum. Sonra da Hoca’ya bir mail gönderdim. Cevap geldi. ‘’ O söyleşide bana ‘Obama’ya Nobel Ödülü verilmesini nasıl karşılıyorsunuz?’ diye sordular. Ben de ‘Çok kötü bir seçim olmayabilir. Çünkü daha önce Kamboçya’da savaşı kızdıran Kissinger’a da vermişlerdi aynı ödülü’ demiştim. İngiltere’deki saçma sapan kanunlar nedeniyle bu cümleyi yayınlamadılar’’. İngiliz hukuk sistemi ve liberal solcu dergi bizim hocanın ifadesine sansür koyuyor.

* * *
Düşünce, ifade ve basın özgürlüğü Habil’le Kabil’den beri gündemimizde. Büyük bir ihtimalle de bu alandaki mücadele hiç bitmeyecek. Ezelden beri sonsuza kadar...Birileri bir şey söylemeye, yazmaya çalışacak, başkaları da bunu önlemeye çalışacak. Kitlesel ya da kişisel tepki/protesto gösterilerinde, dikkat ediyor musunuz, üniformalı ya da sivil polisler, göstericilerin öncelikle ağızlarını kapamaya çalışır. Susturmak istiyorlar bağırmak isteyenleri.
Engel, polisle sınır kalsa belki umutlu olabiliriz. Halbuki o kadar çok duvar örülmüş ve örülüyor ki özgürlüğün önüne, öyle bir seferde hepsini aşmak çok güç, belki de kısa ve orta vadede imkansız!
Yasalar var. Medya mülkiyeti var. Ekonomik baskılar var. Reklam geliri var. Üzerinde pek durulmayan toplumsal baskı var. Mesela protest chansoncu Renaud’nun Fransa’yı topyekün lanetlediği ‘Hexagone’ şarkısını Türkçeye ve Türkiye’ye çevirip yayınlasanız, kendinizi derhal önce savcı, sonra yargıç sonunda da gardiyanın karşısında bulursunuz. Vatan haini bile ilan edilebilirsiniz..
Bu toplumsal baskının ilginç tezahürlerinden biri de, artık sürüsel güdü mü diyelim, yoksa kollektif lonca refleksi mi bilemem, bir filmde, dizide ya da yazıda bir marangoz mesela bir kadına tecavüz etse, Marangozlar Derneği Merkez Komitesi toplanıp hemen senaristi, yönetmeni, prodüktörü ve yayıncı kuruluşu sert bir şekilde kınayan bildiri yayınlar: Marangoz tecavüz etmez! Ne yazık ki bu tutum her meslek kategorisi için geçerli. Tecavüzcüler hariç!

* * *

İşin bir de tarihi yanı var tabi ki...6 asır boyunca kul kültürü ile yetişince öyle hemen yurttaş olunamıyor. 1071 , 1453 (Evrende Yeni Çağ’ı açmıştık hani!) ve nihayet 1923 mutlaka ilginç ve önemli olaylardır ama hiç biri, bir 1789’un yerini tutmaz. Sizin 1789’unuz yok ise 1968’iniz de olmaz/olamaz.

* * *

‘Adama para veriyorsun, yazdığını denetleyemiyor musun?’ gibi bir yaklaşıma sahip bir yönetici, olsa olsa Berlusconi ile Sarkozy’nin alaturka versiyonu olabilir.
Kısacası şiddet ile ayrımcılık dışında her fikir, görüş ve bilgi hiçbir engel tanımaksızın düşünülüp, ifade edilebilirse rahatlayabileceğiz.
Saatle, günle, hafta ya da ayla hatta yıllarla ölçülebilecek bir gelecek değil bu süreç ne yazık ki...Binlerce fırın ekmek yemek gerekir, derler ya. Onun da bir sakıncası olsa gerek: Bu kadar çok ekmek insanın beynini geliştirir mi?

Bu yazının kısaltılmış bir versiyonu 29 Ekim 2010 tarihli Radikal'de yayınlandı.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Savaş medyası ile barış sağlanamaz



Bu yazı 24 Ekim 2010 tarihli Birgün gazetesinde yayınlandı.






Türk egemen medyası, Kürt meselesini bağımsız ve özgür bir şekilde izleyip aktarabiliyor mu? Neden? Bu medya niçin barış talep etmiyor? Gazetecilik/habercilik barışı sağlayabilir mi? Nasıl?


Medyanın, sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada, özellikle 1980’lerden bu yana, yani ilk başlarda ‘Yeni Dünya Düzeni’ olarak tanımlanan ve artık ‘Neo-liberal Dönem’ olarak bilinen dönemde, işlevi, amacı, hatta tanımı büyük ölçüde değişti. Eskiden, bugüne oranla daha fazla gerçekçi, daha fazla kamu yanlısı bir kimliğe sahip olan matbuat/basın, medyaya dönüştüğünden bu yana daha çok siyasi, iktisadi ya da askeri veya ideolojik iktidarın sözcüsü gibi davranmaya başladı.

Geçmişte gazeteci-yazar olarak John Reed’in Sovyet Devrimi, Ernest Hemingway’in Balkan Savaşı, Albert Londres’un Birinci Dünya Savaşı, daha yakın geçmişte John Pilger ile Robert Fisk’in Ortadoğu konusunda yazdıklarını okuduğumuzda, çatışma bölgelerinde, savaş dönemlerinde nasıl gazetecilik yapılması gerektiği konusunda genel bir bilgiye, yaklaşıma ve deneyime sahibiz.

Türkiye’de 1984 yılında başlayan, ‘Düşük Yoğunluklu Savaş’, ‘Bölücü Terör’, ‘Kürdistan Ulusal Kurtuluş Savaşı’, ‘Türk Silahlı Kuvvetleri ile Kürdistan İşçi Partisi (PKK) militanları arasında süregelen silahlı çatışmalar’ Türk egemen medyası (yaygın medya) tarafından, aslında 1925’ten bu yana hep tek taraflı, yani TSK yanlısı ve Kürt (Azadi, Hoybun, PKK) karşıtı bir şekilde izlendi ve aktarıldı. Aslında, Türk ulus-devletinin milliyetçi ideolojisi sadece Kürt meselesinde değil, devletin ve Türk egemenlerinin taraf olduğu diğer tüm konularda her zaman gazetecilik/habercilik yerine ajitasyonu/propagandayı tercih etti. Bu ideolojik angajmanın kuşkusuz maddi ve manevi çeşitli temel, neden ve gerekçeleri var: Türk egemen basını, doğumundan bu yana (İlk gazeteyi Osmanlı’da Saray yayınlamıştı, ilk ‘gazeteciler’ devlet memuru idi) başta Türklük olmak üzere, egemenlerin ideolojik tercihlerini benimsedikleri gibi medya mülkiyeti de çoğu zaman devletten tam olarak bağımsız olamadığı için, gerçek anlamda basın özgürlüğü hiçbir zaman tam olarak hayat bulamadı.

Refiklerinden farklı olarak, ulus-devlete can-ı gönülden bağlı ve bağımlı bir siyasi parti olmaktan çok, Adalet ve Kalkınma Partisi, Amerikan ve Arap tarzlarının karışımı bir liberal sağcılıkla, muhafazakâr İslami değerleri birleştirmeye çalışan bir iktidar olarak, bazı konularda (Laiklik, Kürt, Ermeni sorunları) 1923 sonrası geliştirilen klasik Cumhuriyetçi kalıpların dışına çıkmaya çalışmasına rağmen, örneğin Kürt meselesinde, zaman zaman farklı girişimlerde bulunsa da, hem siyasi konjonktür taktiği gereği, hem de bağımsız, derin, ciddi bir siyasi-ideolojik çizgiye sahip olmadığı için (Buna pragmatizm diyorlar), TSK’dan çok da farklı düşünüp davranmıyor. AKP de TSK da, Kürt meselesini esas olarak ve neredeyse münhasıran bir asayiş sorunu olarak algıladığı için, çözümün PKK’nin tasfiyesinde yattığı görüşünü kabul ettirmeye çalışıyor. AKP, ayrıca ulus/ümmet çelişmesini görmezden gelip, Kürt bölgelerinin eski muhafazakâr ve dindar yapısını da değerlendirmeye çalıştığı için, uzun vadeli, ayrıntılı, alternatifli, bölgesel ve global deneyim ve dengeleri de hesaba katmayan bir yaklaşımla, yani plansız ve programsız bir Kürt açılımı/çözümü peşinde.

İktidar partisinin Kürt meselesindeki tüm tutarsızlıkları iktidar yanlısı medyada da kaçınılmaz olarak sırıtıyor. Kadim Kemalist siyasi çevre, AKP’yi PKK’yle uzlaşmayla itham etmesine rağmen, bu çevre ile AKP’nin Kürt sorununa yaklaşımında temel olarak tayin edici bir fark henüz kesin bir şekilde ortaya çıkmış değil. AKP’nin koltuk değneği konumundaki F tip cemaatin yayın organlarında, özellikle de televizyon dizilerindeki nefret düzeyine ulaşmış Kürt karşıtlığı, ne AKP’yi ne de Kemalist çevreleri rahatsız ediyor.

Medyanın, siyasi-iktisadi-askeri ve ideolojik iktidarla neredeyse iç içe geçmiş olduğu Türkiye’de, Kürt meselesinin çözümü konusunda gerçekleştirmesi gereken siyasi ve teknik/mesleki çabalar çok geniş kapsamlı, çok derin, belki de devrim niteliğinde değişimler gerektiriyor.

Mevcut medya mülkiyet yapısı, yani mülkiyetin esas olarak ve çoğunlukla, devletle iyi geçinmek zorunda olan ekonomi-sanayi-maliye-ticaret dünyasının ya da iktidar partisine sözcülüğü gazeteciliğe tercih eden kesimlerin elinde olması başlı başlına bir handikap. Keza, kamu çıkarını savunması gereken TRT’nin esas olarak hükümet propagandası yaptığını hesaba katarsak, medyanın barış talebini dile getirmesi çok zor, belki de imkânsız.

Egemen medyanın 1923 ve belki de daha öncesinde benimsediği milliyetçi-militarist yaklaşım ve savaş dili ile de, Kürt meselesine barışçı çözüm önermek, barış olasılığını dillendirmek bile çok zor.

Yapısal ve konjonktürel, maddi ve ideolojik tüm engellere rağmen, medya, Kürt meselesinde esas olarak siyasal ve askeri alandaki olası değişikliklerle, ayrıca gerek dünyadaki örneklerden esinlenerek, gerekse güçlü bir okur/toplum baskısı karşısında esneyebilir, olumlu bir yöne kayabilir. Ne var ki, kendisine göre toplumu biçimlendiren medya, aslında toplum tarafından biçimlendirildiğini anladığı bir sürece girebilirse, yüreğini ve galiba da beyninin içindekini yansıtmaktansa, olgulara ağırlık vermeye başlayabilirse, birçok şey değişebilir.

Doğru çözüm ancak doğru teşhisle sağlanabilir.

Türkiye’deki ve Türk egemen medyasındaki Kürt karşıtlığı ile savaş çığlıkçılığının gerçek neden ve gerekçeleri, kökenleri çok boyutlu, ayrıntılı bir şekilde tahlil edilebilirse, çıkan sonuçlar, bize medyanın yapması gerekenler hakkında ipucu verebilir.

Türk egemen medyası, bazı çevrelerin iddia ettiği üzere, Kürt meselesini bilmediği, Kürtleri tanımadığı için Kürt mücadelesini, barış olasılığını reddediyor hatta lanet yağdırıyorsa, medya iki kesimi (Türkleri ve Kürtleri) birbirlerine daha çok tanıtacak ve yakınlaştıracak yayınlara ağırlık verebilir. Egemen medya sadece Kürt bölgesinde değil, merkez redaksiyonlarında ve yönetim birimlerinde de Kürt meselesini iyi bilen (Türk veya Kürt) gazetecilere istihdam sağlamalı. ‘Insider Information’ diye tabir edilen, haber öznesinin ruhunu/içini iyi okuyup yansıtabilmek adına, daha çok Kürt muhabir ve redaktörden yararlanmalı, Kürt konusunda ilgi duyan Türk gazetecileri hem uzun süreler bölgede görevlendirmeli, hem de Kürtçe öğrenmelerini teşvik etmeli.

Son 20–25 yıl içinde Batı’da geliştirilen ‘Barış Gazeteciliği’ tek başına/başlı başına bir çözüm üretemese de Kürt meselesinin barışçı çözümü için medyanın derhal öğrenerek, benimseyerek, uygulamaya koyması gereken bir yöntem. Haberlerde ölü/yaralı sayısı yerine, çatışmanın/ihtilafın özüne yönelik yayınlar ile haber dilinde hiçbir tarafı rencide etmeyecek sözcük ve terimler kullanılması, meselenin geçmişinin farklı perspektiflerden verilmesi ve her seferinde ve mutlaka barışçı çözüm perspektifinin öne çıkarılması olumlu sonuçlar verebilir. Çatışmalarda ölen TSK mensuplarının aileleriyle, yine aynı şekilde hayatını kaybetmiş PKK militanlarının ailelerini bir araya getirip acıları ve umutları paylaştırmaya çalışmak akla ilk gelen yöntemlerden biri. IRA, ETA, Salvador, Arjantin, Uruguay, Paraguay hatta Güney Afrika örneklerini ayrıntılı olarak sergilemek de yararlı olabilir.

Aslında tüm Ceza Kanunlarında ve Basın-Yayın Meslek kurallarında var olan temel ilkeleri uygulamak bile bugüne oranla daha iyimser bir tablonun çıkmasını sağlayabilir. Örneğin haberde özel olarak gerekmedikçe sıfat kullanmamak. Mesela ‘çocuk katili’, ‘Terörist başı’ yerine sadece ‘Abdullah Öcalan’. Ya da ‘Türk faşistleri’ yerine sadece ‘TSK’. Hiçbir zaman hiçbir yerde, kaynağı ne olursa olsun şiddeti, şiddet eylemlerini olumlu olarak yansıtmamak.

Türk egemen medyasındaki milliyetçi-militarist-savaşçı dil, yaklaşım, yorum, yazı, fotoğraf ve karikatürler, mazur görülmese de, Kürt medyasında da zaman zaman benzeri yaklaşımların benimsenmesine yol açıyor. Nicelik ve nitelik olarak daha az da olsa, Kürt medyası bu tür tehlikeli tepkilerden kaçınmak zorunda.

Kosova Savaşı sırasında mükemmel bir örnek olarak ortaya çıkan ‘Oslobodjenje’ gazetesinde Sırp, Boşnak ve Hırvat gazeteciler son derece güç koşullar altında bir araya gelerek, aslında mesleklerini korumak adına (Çünkü gazetecilik barış mesleğidir, söz, yazı ve görüntüyle icra edilir ki, top, tüfek, tank, bomba sahneye çıkınca bizim kamera, kalem ve mikrofonların sesi duyulmaz olur!) ve tabi ki barış için olağanüstü iyi işler yaptılar.


Dünya tecrübesi bu konuda zengin: Fransa’da Nazi işgaline karşı direniş sırasında yayınlanan gazete ve risalelerden başlayıp, Filistin’de, Nikaragua’da, Haiti’de ihtilaf, çatışma ya da savaş olan her yerde barış için insanlar, meslekdaşlarımız, STK’lar o yöreye özgü, oranın koşullarına has son derece yaratıcı, ilginç, başarılı girişimler gerçekleştirdiler.

Medya, dünyada ve Türkiye’deki bugünkü konumu ile ayrıca genel konumu, yapısı ve doğası gereği, tayin edici/başat bir siyasi/ideolojik/toplumsal değiştirici rolü oynayamaz. Çünkü bağımsız ve özgür değil. Barışı, savaşan taraflar, yani iki siyasi/askeri cephe sağlayacak. Medya da bugün, hiç olmazsa, bu oası gelişmeye muhalefet etmese, kutuplaşmayı ılımlı hale getirecek yayınlar yapabilse, Kürtleri ve PKK’yi şeytanlaştırmaktan vazgeçse bile olumlu bir rol oynayabilir.

Şimdiye kadar çeşitli forumlarda tartışılan bu konu, ilk aşamada, Kürt meselesine ve barışa öncelik veren meslek erbabı ile akademisyenlerin biraraya gelerek, meseleyi önce çalıştaylar boyutund,a önem sırası verilen konuları somut ve derinlemesine inceleyerek bir eylem planı/programı oluşturmaları gerekir. (Eğitim çalışmaları, pilot denemeler). İkinci aşamada, politikacılar, STK sorumluları, okurlarla konu işlenmeli.(Farklı kesimlerin ihtiyaç ve dilekleri, geniş katılımlı testler). Son aşamada da barışı teşvik edecek projelerin örgütlenmesi etkinliği ele alınabilir.

Savaşan taraflara eşit uzaklıkta, barışa en yakın mesafede durmak çok önemli. Yenen/yenilen paradigmasından kurtulup, savaşı bitirip, herkesi huzura, rahata kavuşturacak bir yaklaşım tayin edici.

Savaş medyası ile barış sağlanamaz. Barış için barış medyası yaratmak gerek ya da bu fikriyatı/uygulamayı yaygınlaştırmak lazım.

21 Ekim 2010 Perşembe

Birand'ın Geç Özeleştirisi

Duran: Medyatik gerçek yenildi
Deneyimli gazeteci Ragıp Duran, Mehmet Ali Birand'ın Kürt sorununa ilişkin haberlerle ilgili "senaryoydu" itirafını ETHA'ya değerlendirdi. "Oldukça geç bir özeleştiri ve itiraf" diyen Duran, "Medyatik gerçek eninde sonunda hakiki gerçek karşısında yenilgiye mahkum" dedi.

Etkin Haber Ajansı / 14 Ekim 2010 Perşembe, 12:50

İSTANBUL- Deneyimli Gazeteci Ragıp Duran, Mehmet Ali Biran'ın Kürt sorunundaki haberlerle ilgili "kendi hayal ürünümüz olan bir senaryo yazıyoruz ve kendimiz de inanır oluyoruz" şeklindeki itirafını ETHA'ya değerlendirdi.
EGEMEN MEDYA BÜYÜK TAHRİFAT YAPTI
Ragıp Duran, "Birand başından beri Kürt meselesini yakından takip eden, Türkiye basınında Yalçın Küçük'ten sonra Öcalan ile ilk röportajı yapan, Kürt meselesine ilişkin hem inceleme araştırma hem de bir muhabir gibi bizzat gidip olayı yakından takip eden kıdemli bir meslektaşımızdır. Ben o bakımdan Birand'ın dünkü yazısının içeriğine tamamen katılmakla birlikte, oldukça geç bir özeleştiri, bir itiraf olarak görüyorum" dedi.
Egemen medyanın Kürt meselesinde çok büyük tahrifatlar yaptığını söyleyen Duran, mesela gazetecilik etiğine ve ilkelerine aykırı olarak sadece Genelkurmay'dan bilgi alındığına dikkat çekti.
"Tabi bunlar salt gazetecilik tekniğine riayet etmemekle açıklanacak şeyler değil" diyen Ragıp Duran, siyasi olarak, bilinç olarak, ajitasyon ve propaganda yapıldığını, Kürtleri aşağılayan yayınlar yapıldığını söyledi.
Duran, "Birand'ın bugün bile olsa bu gerçeği saptamış olması olumlu birşey. Ayrıca sadece Kürt konusunda da değil diğer hassas konularda gazetecilik yerine iktidar yanlısı yayın yapmaya karşı bir çabaya yardımcı olacaksa yazının kıymeti daha da artar. Ama ben bu konuda çok ümitli değilim" dedi.
ANCAK BİR SÜRE VE BELİRLİ BİR KESİM ETKİLENİR
ABD'li düşünür Noam Chomsyk'nin "Bu tür propaganda, haber gizleme, haber çarpıtma yöntemleri ile ancak bir süre ve ancak belirli kesim üzerinde etkili olmak mümkündür" tespitini hatırlatan Ragıp Duran, şöyle devam etti:
"Kürt konusundaki Türk egemen basının yayınları mesela Kürt dünyasında pek etkili olmadı. Çünkü onlar bizzat gerçeği yaşadığı için gazetelerde yazanın doğru olmadığını kendi hayat pratiklerinden biliyorlardı. Dolayısıyla gazetecilik tekniklerinin dışında siyasi ideolojik amaçlarla propaganda, haber gizleme, haber tarif etme ancak geçici bir süre için belirli bir kesim üzerinde etkili olabilir. Somut örnek vermek gerekirse; 1999'da Öcalan yakalandığı zaman 'çocuk katili, canavar' dendi, o şekilde sunuldu. Bugün o şekilde nitelenen insanla devletin görüştüğü ortaya çıktı. Dolayısıyla herhangi birşeyi belki bir süre gizlemek ve tarif etmek mümkün. Kamuoyunun belirli bir kesimini, yeteri kadar araştırmayan, gazetede okuduğu herşeye inanan, eleştirel gözle bakmayan insanları belirli bir süre ikna etmek, böyle bir kamuoyu oluşturmak mümkün. Ama gerçeğe dayanmadığı için benim bu medyatik ya da sanal gerçek dediğim şey eninde sonunda hakiki gerçek karşısında yenilgiye mahkum. Çünkü siz medya ile bazı şeyleri tarif edebilirsiniz, bazı şeyleri söylemiş gibi gösterebilirsiniz ama öyle değilse gerçek kendini eninde sonunda dayatır. O yüzden beyhude bir çabadır, geçici bir çabadır. Bilahare hakiki gerçek kendisini medyatik gerçek karşısında kanıtladı, gösterdi."
BİRAND: SENARYO YAZDIK
Mehmet Ali Birand, Posta Gazetesi'nde dünkü köşesinde "Rüya görmeyelim. PKK böyle tasfiye edilmez" başlıklı yazısında, iktidarların yıllardır PKK'nin askeri yöntemlerle tasfiye edileceğini söyleyerek halkla alay ettiklerini, ancak bunun asla mümkün olamayacağını belirtiyor. Son günlerde PKK'nin tasfiyesinin medyada da çokça tartışıldığına dikkat çeken Birand, "Bu haberlerin bir bölümünü bizler üretiyoruz" diyor.
Bakanların ziyaretlerinden, Başbakan'ın konuşmalarından, bürokratların özel sohbetlerinden yola çıkarak, bir bölümü doğru, diğer bölümü kendi hayal ürünümüz olan bir senaryo yazıyoruz ve bunun gerçek verilere dayanmayan bir senaryo olduğunu bilmemize rağmen, kendimiz de inanır oluyoruz. Bir süre sonra, daha da ötesine geçiyoruz ve kendi senaryolarımıza dayanarak yorumlar yapmaya başlıyoruz. Dramatik yanı, PKK'nın bu şekilde tasfiye edileceğine siyasetçilerimiz, polisimiz, hatta askerimiz dahi inanıyor olmaları."
Milyonlarca desteği olan PKK'nin ancak farklı yöntemlerle tasfiye edilebileceğini savunan Birand, bunun da PKK'ye olan halk desteğinin ortadan kaldırmakla mümkün olabileceğini ifade ediyor. Birand, bunun için de Kürt sorunu konusunda cesur adımların atılması gerektiğini belirterek öncelikle "PKK yok edilsin, ondan sonra Kürt sorununda adımlar atalım, aksi halde boyun eğmiş oluruz" mantığının terk edilmesi gerektiğini belirtiyor.

18 Ekim 2010 Pazartesi

R A D İ K A L D E V R İ M ?

ESKİLERLE YENİ GAZETE

• Aslında her yeni gazete, yeni bir ufuk, yeni bir dünya anlamına gelmeli. Ama hakikaten yeni ise. Eyüp Can’ın yönetimindeki ‘Devrimci’ Radikal ne kadar yeni? Hakikaten devrimci mi? Hatta radikal mi?

Radikal gazetesi, Referans’la birleştikten sonra, ‘Radikal Devrim’ adıyla iddialı bir reklam kampanyası ardından piyasaya çıktı. Pazar günkü ilk sayıyı aldım, okudum. (Gerçi bir gazetenin ilk sayısı, yapılmak istenenleri muhtemelen en az yansıtabilen nüshasıdır ama yine de bir-iki esaslı ipucu verebilir/vermeli kimliği ve geleceği hakkında). Ben bu gazetede Devrim filan göremedim… Boyutun dışında önemli bir yenilik, bir fark bulamadığım gibi, reklam kampanyasının da aslında ciladan ibaret olduğunu gördüm. Üstelik de o reklam kampanyası ve tüm hazırlıklar bence yanlıştı.

Eyüp Can’ı, gazete çıkmadan bir kaç gün önce, NTV Radyo’da Ruşen Çakır’ın Yazı İşleri programında dinledim. Ayşe Arman’a söylediklerini de okudum. Can, belli ki gazetecilik konusunda Türkiye’de ve Batı’da (Özel olarak ABD’de) yazılıp çizilenleri az-çok izliyor. Mevcut medya düzenine getirdiği bazı eleştiriler de yanlış değil. Ne var ki, Can, Türk medyasındaki temel ve belki de en önemli sorunlardan birini ya göremiyor (Ki çok zor!) ya da mecburen es geçiyor. Can, Çakır’ın programında mealen ‘Ben muhalif gazetecilik nedir anlamıyorum . Eleştirel gazetecilik kastediliyorsa tamam, ama AKP’ye muhalif, CHP’ye muhalif gazete diye bir şey olmaz’ dedi. Oysa ki gazetecilik doğası gereği muhalif bir meslektir. Her şeyin doğru dürüst işlediği bir ülkede, gazeteciye pek iş kalmaz.

Can’ın söylediklerinden anladığım, kendisi gazeteciliğe büyük bir önem ayrıca da kudret atfediyor. Belki de en önemli yanlışı, gazeteciliği siyasetten, ideolojiden, kültürden neredeyse bağımsız, ayrı bir mekanizma olarak algılıyor. Türkiye’de iyi gazetecilik yapılamamasının nedenlerini deşerken, doğru bir yaklaşımla cezaevindeki tutuklu ve hükümlü gazeteci sayısını verdi, ardından haklarında soruşturma ya da koğuşturma açılmış meslekdaşlardan söz etti. İyi güzel ama Türkiye’de basın özgürlüğünün önündeki engellere baktığımızda, siyasi iktidarı artı ekonomik ve ideolojik iktidarı görmeden doğru dürüst, iyi, doğru yani yeni bir gazete çıkarmak mümkün mü? Mevcut medya mülkiyeti üzerine konuşmadan, bu konuyu deşmeden yenilik nasıl olacak? Hürriyet’i ve Zaman’ı eleştirmeden iyi bir gazete yapmak mümkün mü?

Can, Çakır’ın Ahmet İnsel, Yıldırım Türker, Tuğrul Eryılmaz gibi solcu yazarlarla nasıl anlaşacağı yolundaki sorusunu yanıtlarken de, gazeteciliği yine neredeyse siyaset ve ideoloji üstü bir kurum/mekanizma olarak tanımlamaya teşne.

Ayrıca o programda Çakır’ın da hatırlattığı üzere, Radikal, siyasi iktidarla vergi ve benzeri sorunlarla boğuşan bir grupta yayınlanıyor. Can, Radikal’in tek hakimi değil ki…

Can’ın ne iş yaptığını bilmeyen birisi, bu programı izlese/dinlese, Can’ı mesela bir sanayi dalında üretim yapan şirketin CEO’su sanır. Can’ın söyleminde bol bol vizyon/misyon/marka imajı gibi terimler geçiyor. Kamu çıkarı, okur yararı, sessizlerin sesi, iktidarı rahatsız etmek gibi kilit deyimler Can’ın sözlüğünde namevcut.

E.Can, 2-3 gündür tartışma konusu yaratan köşe yazarı-sokak yazarı ikilemini de, sanki Türk basınının en önemli, en acil sorunuymuş gibi sunuyor.

Bu arada Can, hazır fırsat ele geçmişken, NTV’deki programda, Haluk Şahin’den kamu önünde özür dileyeceği yerde, ‘Ben de üzgünüm’ türünden bir ifadeyle geçiştirdi. Köşe yazarları sorununa gelene kadar, şu iktidarla ilişkiler meselesi üzerine, daha geniş, daha özgür bir şekilde tartışabilsek, bu bile iyi olur.

Radikal’de Devrim varsa, Eyüp Can, ‘Devrim’ sözcüğünün anlamını bilmiyor. Kadroda 3 yeni editör, 2 de yeni sokak yazarıyla bir gazete kolay kolay değişmez. Aslında mesele sadece kadro meselesi de değil.
‘Dünyada ve Türkiye’de medya neden giderek daha az bağımsız ve daha az özgür?’ sorusuna etraflı ve derin bir yanıt veremeden işe girişmemek gerekirdi. Bu soruya verilecek yanlış yanıtlarla doğru bir gazete çıkarmak da çok güç. O gazete de zaten Doğan grubunda çıkmaz. Bu kadroyla da çıkmaz.

Hayırlı olsun ve Geçmiş olsun…

3 Ekim 2010 Pazar

ÖYLE HER GÖRÜŞ YAYINLANMAZ!

Son bir-iki hafta içinde Sabah ve Zaman’dan (Hayret!) muhabir arkadaşlar telefonla arayıp iki farklı konuda görüş istediler. Sabah’da yayınlanan, mealen ‘Merkez medya aks mı kaydırdı?’ başlıklı dizi için oturdum aşağıdaki kısa görüşü kaleme alıp gönderdim. Sonradan İnternet’de aradım yayınlamamışlar. Olabilir…Editoryal olarak böyle bir hakları var tabi ki…Ama bana bu konuda ne soracağını bilen muhabir ya da gazete yönetimi, herhalde benim aşağı yukarı ne yanıt vereceğimi bilse gerek. O zaman boş yere muhabiri ve beni meşgul etmeye gerek yok. ‘Bu adamın söyleyeceklerini biz yayınlayamayız zaten’ diye düşünüp zaman, emek yitirmeye gerek yok. Mesela bugün egemen medyada Ermeni meselesi ile ilgili bir soruşturma yapılsa, önce ve sonra, Taner Akçam ile Halil Berktay’ın görüşlerine başvurulmuyor değil mi?

Zaman’daki muhabir arkadaş da, bir filmdeki tecavüz sahnesiyle ilgili olarak medyanın tutumu hakkındaki görüşümü sordu. Ek sorular da yöneltti. Yaklaşık 15-20 dakika konuştuk. İki gün sonra benim anlattıklarım arasında en önemli olmayan iki cümleyi alıp yayınlamışlar, ama yayınlamasalar da olurdu hani!
Aşağıda önce Sabah sonra Zaman’a ilettiklerim:


OKUR OUT, İKTİDAR İN!
Barlas ve Şafak’ın Sabah’daki köşelerinde gündeme getirdiği medya-toplum ilişkisi, daha doğru bir deyimle ilişkinin zayıflaması ve nitelik değiştirmesi bütün dünyada akademik ve mesleki olarak yaşanan ve tartışılan bir konu.
Mali-sermayenin 1980’lerden sonra geleneksel basın patronlarının yerini alıp medya mülkiyetini büyük ölçüde siyasi ve iktisadi iktidarlarla bütünleştiren girişimleri, başta İnternet olmak üzere teknolojik gelişmeler, okurların medya okur-yazarlık ve yurttaşlık kimlik ve bilinçlerinin gelişmesi gibi çeşitli etmenlerle, matbuat-basın ve nihayet medya çağında, gazetenin, haberin, gazetecilerin kimlik, konum ve işlevleri büyük ölçüde değişti.
Medya çağına kadar büyük ölçüde, okur/toplum odaklı olan matbuat ve basın, artık siyasi, iktisadi ya da askeri iktidarın neredeyse sözcüsü durumuna gelerek, okurdan/yurttaştan/toplumdan büyük ölçüde uzaklaştı. Ekonomik olarak medyanın en önemli gelir kaynağı, okurların ödediği bedel ya da abonman ücreti değil reklamveren gelirleri olduğu için, ayrıca Türkiye iktisat dünyası büyük ölçüde siyasi iktidara bağımlı olduğu için, yayın politikalarında okur/yurttaş/toplum yani kamu çıkarı yerine iktidarların özel çıkarı ağır basmaya çalıştı.
Kuşkusuz bu ve buna benzer başka tali nedenlerle, Türk egemen basını, büyük reklam ve promosyon çabalarına rağmen, 70 milyonluk ülkede, en fazla toplam 5 milyonluk bir satışla yetinmek durumuda kalıyor.

HAKİKİ TECAVÜZ/ MEDYATİK TECAVÜZ
Hakiki hayatta tanık olduğumuz, gördüğümüz, duyduğumuz tecavüz olaylarının iki boyutu var: Kadını aşağılayan yanı bir de şiddet yanı. Erkek egemen kültürün şiddetli bir ifadesi tecavüz. Üstelik garip ahlaki yansımaları da var. Kimi zaman tecavüz eden erkek övünüyor ve övülüyor, tecavüze uğrayan kadın ise çoğu zaman sessiz kalmak zorunda. Meseleye biraz geniş açıdan bakmak gerek: Türkiye, Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkasya üçgeninin ortasında. Bu üç alan çok şiddetli alanlar. Coğrafi olarak böyle bir dezavantajımız var. Tarih açısından da, Orta Asya’dan Viyana kapılarına kadar at sırtında, sefer halinde, işgal, talanla gelmişiz.
Halen yaşadığımız topraklar üzerinde de 1925’den bu yana düşük yoğunluklu savaş yaşıyoruz değil mi? Tüm bu olumsuzluklar tecavüze müsait bir zemin/ortam hazırlıyor. Gerçi frekansı, yaygınlığı bizdeki kadar olmasa da, Batı’daki ya da Doğu’daki daha yumuşak, daha barışçı tarih ve coğrafyaya sahip ülkelerde de tecavüz var.
Şimdi bütün mesele, hakiki hayattaki tecavüzü, haber medyasına, televizyon dizilerine ya da sinema filmlerine yani sanal/medyatik gerçeğe aktarırken, tercüme ederken nasıl bir tutum takınacağız? Muhabir, editör, yönetmen, prodüktör ideolojik/kültürel belki de ahlaki bir tercihle karşı karşıya. Tecavüzü medya aracılığı ile çoğaltırken/çoğullaştırırken, bu olayı nasıl anladığımız/yorumladığımız/aktardığımız önemli. Bu tür alanlarda, sadece sıradan bir şekilde tecavüz karşıtı olmak yeterli değil. Saldırganı, mağduru nasıl algıladığımız da önemli. Kimi nasıl eleştireceğiz? ‘Hayattaki hakiki gerçeği olduğu gibi veriyorum’ bahanesi ile tecavüzü onaylamak,benimsemek kabul edilir bir yaklaşım değil. Tecavüzü, dini ya da ahlaki gerekçelerle adeta görmezden gelmek, varlığını red etmek de doğru olmasa gerek.
Sanal/medyatik alemdeki tecavüz, hakiki hayattaki tecavüzü köken, neden,ortam, motivasyonu dahil tüm yönleri ile teşhir edebilirse ve tecavüzün topyekün/toptan olumsuzluğunu somut ve soyut olarak gösterebilir ve hissettirebilirse başarılı, olumlu sayılmalı. Bu da, hem siyasi-ideolojik hem de mesleki olarak öyle çok da kolay bir etkinlik değil…

Pişmanlık Hamişi:
İlk baktığımda görmemişim. Sabah 25 Eylül tarihli sayısında yukarıdaki görüşümü virgülüne dokunmadan yayınlamış. Sabah'tan, editör ve muhabir arkadaşlardan özür dilerim. Bu hata Fransa'da 'Canard Enchainé'de olsaydı, böyle kuru özürle geçiştirmez, Sabah'ın Genel Yayın Yönetmenine, editörüne ve muhabire bir tur şarap ısmarlardı!

6 Eylül 2010 Pazartesi

TARAF RÖPORTAJI

ANF’DE (FIRAT HABER AJANSI)YAYINLANAN TARAF RÖPORTAJI





Aşağıdaki metin, Fırat Haber Ajansında(ANF) 1 Eylül tarihinde yayınlanmış olan söyleşinin bazı küçük düzeltmeler yapılmış versiyonudur.



ANF
10:33 / 01 Eylül 2010
İSTANBUL - Üç yıl önce yayına başlayan Taraf gazetesi, TSK’dan en yoğun zulmü görmüş olan Kürt halkı tarafından ilk başlarda önemsenmişti. Ancak belli bir Kürt okuyucu kitlesine sahip olmasının akabinde yeni roller aldı ve Kürt hareketini hedef edindi. Referandumda BDP’nin ‘boykot’ kararına tahammül göstermeyen Taraf ‘’BDP'ye sayfalarında yer vermeme" kararı alarak kendini teşhir etmiş oldu.

Gazeteci ve medya eleştirmeni Ragıp Duran’a göre Kürt okuru kaybetmesiyle birlikte Taraf gazetesi hırçınlaştı. Gazetenin kendisine belge gönderenler tarafından çıkartıldığını söyleyen Duran, gazetenin künyesinde görünen yöneticilerce çıkarılmadığını belirtiyor. Duran’a göre gazeteyi çıkaran isim Ahmet Altan değil.

Taraf'ın ilk çıkış sürecinde belli bir Kürt okuyucu kitleye sahip olduğunu 'gözleriyle gördüğünü' anlatan Duran, şimdilerde ise bu tablonun kaybolduğu yönündeki gözlemlerini sunuyor. Duran’a göre ‘’Aslında Taraf'ın Kürt okurlarla ilgili denediği politikası bir AKP planıydı aynı zamanda. Hatta, çok karşı oldukları TSK'nin de bu biçimde planları mevcut’’diyor.

Gazetenin BDP'yi 'boykot' etme kararını ise Duran, 'Beyaz Türk ideolojisi’yle açıklıyor. Duran, Taraf'la birlikte genel olarak Türk basınının da 'gazetecilik' yapmadığını ve bu hususun özellikle Kürtlere yönelik kullanılan haber dilinden de anlaşılabileceğini düşünüyor.

Taraf'ın 'gazeteciliğini', özellikle Kürtlere yönelik üstlendiği rolü ve BDP'ye yönelik ‘boykot’ tavrını gazeteci-yazar Ragıp Duran ile konuştuk. Detaylı bir analiz sunan Duran'ın bize anlattıkları şöyle:

'TARAF'IN 'BOYKOT'U, İKTİDAR KÜSTAHLIĞIDIR'

"Taraf gazetesinin BDP için aldığı ‘boykot’ kararını doğru değerlendirmek için, ilkin teknik ve mesleki olarak başlamak lazım. Şöyle ki; bir gazetenin genel yayın politikasını, Türkiye'deki uygulamada genel yayın yönetmenleri belirler. Bu yayın yönetmenlerinin çoğu zaman şahsi olarak hareket ettiklerini söylemek de mümkün.

Örneğin Ahmet Altan'ın söz konusu boykot kararıyla ilgili yazısında, 'Yazı işleri kararıma karşı çıkmasına rağmen' şeklinde bir ibare vardı. Şimdi, belli ikna edici ve somut gerekçeler varsa, bir gazete belirli konularda kendi yayın politikasına uymadığı için belli yerlerden demeç almayabilir. Yani bu hakka sahiptir ama nasıl? Mesela ilk aklıma gelen, son 5-10 yıl içerisinde Fransa'da ırkçı Le Pen, Fransız Cumhuriyet Yasalarını da çiğneyerek ırkçılık propagandası yaptığı için, gazete ve televizyon yöneticileri bu adamı ekranlarına ve sayfalarına konuk yapmamışlardı. Buna rağmen, kamuoyunu bilgilendirmek adına bu kişiyle ilgili gelişmelere haber olarak yer vermeyi sürdüreceklerini söylüyorlardı.

‘BEYAZ TÜRK İDEOLOJİSİ’

Taraf gazetesi eğer doğrudan BDP'ye yönelik bir tavır alıp engellemeler getiriyorsa, buna hiç bir hakları olmadığını bilmeliler. BDP'nin haber değeri taşıyan açıklamalarıyla okurlarınızı bilgilendirmek zorundasınız. Şuna da dikkat çekmeliyim; Ahmet Altan'ın açıklamasında beni en çok rahatsız eden şey, 'Çocuk yaşındaki insanlardan azar işitmekten bıktım' ifadesiydi. Bu, Beyaz Türk ideolojisinde, özellikle de sağcı ve büyük ölçüde liberal, iktidara, dini cemaatlere sırtını dayamanın getirdiği iktidar küstahlığıdır. Bu Beyaz Türk ideolojisi, Kürtleri güdülecek sürü, akılsız insanlar topluluğu ve onlara hükmetmeye çalışan, Batıdan bildiğimiz oryantalist bir tutum şeklinde ortaya çıkıyor.

Gazetecilikte, fikri tartışmada yaşla başla ilgili konular gündeme gelemez. Üstelik Ahmet Altan'ın kastettiği Selahattin Demirtaş, sadece demokratik tepkisini kullanmış ve gazetenin bir hatasından ötürü, yayın yönetmeni olan Altan'ı eleştirmiştir, bu kadar. 'Çocuk yaşındaki insanlardan azar işitmekten bıktım' ifadesi tipik bir sağcı, liberal, pederşahi, oryantalist, iktidar sahibinin söylemidir. Ayrıca Altan'ın karşısındaki bir çocuk değildir.

AKP ve yıllardır Beyaz Türk dediğimiz, yani Türk egemen kesiminin liberal kısmı, eskiden de, Demokrat Parti veya Cumhuriyet kurulduğundan beri Kürt halkını kimi zaman oy deposu, kimi zaman kendi siyasetlerine taban oluşturacak bir kütle olarak gördüler. 'Kürtler cahildir, bir şey bilmezler, okuma yazma bilmezler' gibi iğrenç yaklaşımları Türk basınında çok okuduk. Faik Bulut bu konuyu çok irdelemişti. (Bkz. Türk basınında Kürtler) Bence bu konu hala son bulmuş değil. Başka biçimlerde kendisini gösteren bir yaklaşım bu.

Örneğin Taraf da, bugün referandum ortamında, aslında AKP'nin sıkışmışlığına çare olarak Kürt seçmenleri de 'evet' oyuna çekmek için hamleler yaptı. Demirtaş'ın açıklamalarını çarpıtması da bunlara bir örnek.

‘HİÇBİR YAYIN YÖNETMENİ PATRONUNA HEDİYE İÇİN GAZETE HAZIRLAMAZ’

Taraf, BDP'nin açıklamalarına yer vermeyecekse, çok yanlış bir tutum içindedir. Fransa'daki örnekte, benzer tavrı sergileyen gazete gerekçesini açıklamıştı, ırkçılık söz konusuydu çünkü. Ancak tabii Demirtaş'ın ırkçılıkla uzaktan yakından ilgisi yok. Zaten Taraf, bırakın okuyucusunu, yazı işlerini bile ikna edememiş bu kararıyla. Ayrıca Ahmet Altan, BDP'yi boykot edeceklerini duyurduğu yazısında 'Zaten iyi gazeteci değilim' demiş. Bunu açıklamasına gerek bile yoktu.

Gazetecilik açısından Taraf'la ilgili beni rahatsız eden bir başka şey de, şu: Taraf çıkarken bu gazetenin kurucusu, mealen 'Ben bu sıralar polisiye bir roman yazıyorum, katili bulana kadar gazetecilik yapacağım' şeklinde bir açıklama yapmıştı. Oysa gazetecilik, böyle, roman yazarken vakit geçirmek için yapılacak bir iş değildir. Bu, gazeteciliğe hakaret, aşağılama sayılır. Zaten Altan, çeşitli kesimlere yönelik olarak çokça yapıyor bunu, şimdi de mesleğe yönelik yapmış oluyor. Yine aynı kişi, Taraf’ın çıkış sürecinde bir röportajında, yine mealen 'Çok iyi, şeker bir patronumuz var. Biz, patronumuza hediye olarak gazete hazırlıyoruz' demişti. Bu da sağcı, iktidar ve patron yanlısı bir bakış açısı. Hiç bir gazete bu amaçla hazırlanamaz. Gazetenin tanımı da, niyeti de bellidir. Yıllardır dünya basın meselesini izlerim; hiç bir yayın yönetmeninin patronuna hediye için gazete hazırladığını görmedim!

'F TİPİ CEMAATLE İLGİLİ NEDEN HABER YAPMIYOR?'

Bu gazetenin görüldüğü gibi bir siyasi çizgide olması da keyfi bir şey değil. İlk başta, Taraf'ın ne yazık ki mali yanı da şeffaf değil. Minimum matematik hatta aritmetikten anlayanlar 60 bin tiraj ilan eden, sayfalarını incelediğimizde alınan reklamları da hesaba katarsak, gazetenin, normal olarak dönmesi gerektiğini bilir. Oysa herkes biliyor ki Taraf, çalışanlarına emeklerinin karşılığını da vermiyor. Maaşlarını ödemiyor. Bir de bu gazetenin nerede hangi koşullarda basıldığı, internet sitesini hazırlayan kurumun başka nerelerde iş yaptığı da, internette yayımlanmıştı. Ben bu tür polisiye şeyleri çok ciddiye almıyorum ama siyasi olarak da bakarsak; 'Paşasının Başbakanı' manşeti ile çok az sayısa birkaç örnek dışında, bu gazetenin AKP'ye yönelik eleştirel bir tutum takındığını görmedim. Örneğin F tipi cemaatle ilgili hiçbir eleştirel haber yayımlamamış olması, Taraf'ın bağımsız olmadığı şüphelerini de güçlendiriyor.

'BU GAZETE, BELGE GÖNDERENLER TARAFINDAN ÇIKARILIYOR'

Taraf'ın neredeyse alamet-i farikası olan TSK'ye yönelik yayınları. Dağlıca operasyonu olsun, Heron olsun, haber ve bilgi düzeyinde TSK'nin antidemokratik, faşizan, Kürt ve genel olarak halk karşıtı, kendi yasalarını çiğneyen tutumlarını teşhir eden başarılı habercilik yaptıkları yolunda bir yargı var. Ama ben burada da kuşkuluyum. Şu bakımdan kuşkuluyum; kısa zaman içerisinde gördük ki bunlar Taraf'taki esas olarak bir veya birden fazla muhabirin sağladığı habercilik başarısı değil. Zaten kendileri de sonradan itiraf etmek zorunda kaldılar. Birileri gazeteye bavulla bilgi gönderiyor, belge gönderiyor, bunlar da hızlı bir biçimde yayınlıyorlar.

Bir gazeteye bilgi ve belge sızdırılması olumsuz bir şey değil ama bakıldığı zaman bu bilgi ve belgelerin hep aynı kaynaktan ve hep aynı hedefe vuran bilgi ve belgeler olduğunu görüyoruz. O zaman ben bu gazetecilikten kuşkulanırım tabii. Çünkü Türkiye'de vurulacak tek, yegane iktidar odağı askeri odak değildir. Siyasi odağı, iktisadi odakları eleştiriden muaf tutarsanız, bu gazetecilik değildir; askeri odakla sorunu olanların sözcülüğünü yapmış olursunuz.

Teknik olarak da canımı sıkan bir şey var: Önemli bir istihbarat değil, ama şöyle ki bu bilgi sızdırıcılar bazen doğru olmayan bilgiler de sızdırıyor. Şöyle bir olay hatırlıyorum: Islak-kuru imza kahramanı Dursun Çiçek'in 10 Kasım günü Genelkurmay Karargahında Genelkurmay Başkanı ve dört kuvvet komutanıyla yemek yediğine dair manşetten bir haber girmişti Taraf. Bu haber doğruysa vahim bir şeydi tabii. Bu kadar üst düzey yöneticilerin, hakkında soruşturma açılan albayla yemek yemelerinin siyasi bir anlamı olmalı. Genelkurmay bu haberi yalanladı, 'Yok böyle bir şey' dedi. Taraf ise, 'Yalanlıyorsunuz ama siz bekleyin, çıkacak' dedi. Haberi tekzip edilmiş gazetenin yapmaması gereken tek şey budur. Yanlış anlaşılmasın, ben bu konuyu biraz araştırdığım için somut örnek üzerinden gidiyorum. Böyle bir durumda haberiniz tekzip edildiği takdirde, elinizdeki bilgiyi, belgeyi yayınlarsınız ve haberinizin arkasında olduğunuzu gösterirsiniz. Dursun Çiçek'ten açıklama alırsınız mesela. 'Evet, öyle bir yemekteydik' şeklinde demeç alırsınız böylece de Genel Kurmaya da yanıt vermiş olursunuz. Veya fotoğraf vs. yayımlarsınız. Ama bunları yapmak yerine, 'Bekleyin göreceksiniz' diyor. Oysa 1 yıl geçti aradan. Gazetenin, hiçbir okuyucusunu bu kadar bekletme hakkı yoktur herhalde.

‘GAZETEYİ AHMET ALTAN ÇIKARTMIYOR’

Bu örneği şunun için verdim; Taraf'a bilgi ve belge sağlayan kaynağın kim ve kimlerden oluştuğunu herkes biliyor. Bu kaynağın Taraf'la bir bağımlılık ilişkisi içinde olduğu da ortada. Benim bu konuda edindiğim bilgi şu: Şimdi orada az çok gazetecilik refleksi olan arkadaşlarımız, kaynağa 'Belgesi var mı?' diye soruyor. Ama aldıkları yanıt, 'Tamam siz yayımlayın, bir şey olursa biz göndereceğiz' oluyor. Bütün medyayı manipüle etmek isteyen güçler bu taktiği uygular. Ben buradan şu sonucu çıkarıyorum; Taraf'ı, Taraf'ın gözüken yöneticileri yönetmiyor, onlar çıkarmıyor bu gazeteyi. Bu gazeteyi, gazeteye bilgi ve belge sağlayan kaynak çıkarıyor, Ahmet Altan değil. Bu ise gazetecilik bağımsızlığına, editoryal bağımsızlık dediğimiz şeye aykırıdır.

Taraf gazetesi, boykotun, AKP'nin anayasa değişikliğini desteklememenin sol vicdana sığmayacağını söylüyor. Sen bir kere solcu musun da sol adına konuşuyorsun! Etyen Mahçupyan her gün sola küfrediyor bu gazetede. İşte Rasim Ozan Kütahyalı mıdır nedir, Che'ye katil diyor ondan sonra kalkıp sol adına konuşuyorlar... Bunlar ahlak dışı şeyler. Herkes haddini bilmeli. Siz sol karşıtı, Kürt karşıtı yayın politikası izliyorsunuz sonra da Kürtler şöyle yapsın, sol vicdana sığar mı diye konuşuyorsunuz. Bence, Taraf gazetecilik vicdanına sığmayan bir anlayış içinde.

'TARAF'IN KÜRT POLİTİKASI, AKP VE TSK'NİN KÜRT POLİTİKASIDIR'

Yasemin Çongar'la gazete ilk çıktığında Diyarbakır'da ve bölgede daha başka bir iki yerdeki toplantılarda beraberdim. Orada Kürt okur kitlesinin Taraf'tan ne kadar büyük bir beklenti içinde olduğunu gözlerimle gördüm açıkçası. Dolayısıyla, satış çizelgelerine baktığımızda gazetenin Kürt coğrafyasında prestiji vardı. Mutlaka gazetenin haberlerini tek tek inceleyip değerlendirmek doğru olacaktır ama ben sabah kalkar kalkmaz Taraf okuyan tiplerden olmadığım için tahlilim ayrıntılı olmayabilir.

Fakat genel kanım şu; Taraf, Kürt hareketiyle, Kürt dünyasıyla ilişkiler konusunda okurları bilgilendirmek yerine, yönlendirmeye yönelik bir politika içinde. Özellikle PKK'ye ilişkin haberlerinde bu görülebiliyor. Kürt okurlar da bunu zamanla gördü ve kendilerinin oyalanmasına izin vermediler. Taraf ise bunu anladığı anda içindeki gerici, sağcı, liberal, AKP yanlısı çizgisini daha da çekinmeksizin ortaya koymaya başladı. Aslında Taraf'ın Kürt okurlarla ilgili denediği politika, bir AKP planıydı. Hatta, çok karşı oldukları TSK'nin de bu biçimde planları mevcut.

'KÜRTLERE 'EVET' DEDİRTMEK İÇİN MANEVRALAR YAPIYORLAR'

Türk basın tarihi siyasi ilişkiler ve temas noktasında çok iyi bir sicile sahip değil. Olumsuz anlamda kullanıyorum: Resmen militan gibiler. Bir çoğu AKP'nin aktivisti gibi, Taraf da bunlardan. Örneğin referandum açısından baktığımızda herkesin 'evet' demesini tahmin eden, bekleyen bir tutumları var ama kamuoyu araştırmaları bu beklentiyi yansıtmadığında ise, AKP'nin oy deposu olarak gördüğü Kürtleri 'evet'e ikna etmek için çeşitli manevralar yapıyorlar. BDP'nin açıklamalarını çarpıtmaları da bu anlamı taşıyabilir. Kürtleri bu yolla kandırabileceklerini sandılar.

Normalde gazetecilik, seçimlerde, referandumlarda hem teorik olarak, hem de Batı veya Doğudaki olumlu örneklerinde görüldüğü üzere, yurttaşın tüm bilgi ve görüşlere sahip olarak, doğru karar vermesini sağlayacak şekilde yayın yapmaktır. Siz gazeteci olarak, köşe yazarı olarak mesela referandum için 'Evet'i veya 'Hayır'ı savunabilirsiniz, bu sizin ideolojik çizginizdir. Ama gazete, yayınlarında boykotçuları görmezden gelemezsiniz, bu gazetecilik olamaz. Gazetecilikte taraflıksız diye bir şey yoktur ama mevcut taraflara eşit uzaklıkta olmak vardır.

Fransa'da 5 yılda bir Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılıyor. Fransa yarı başkanlıkla yönetildiği için Cumhurbaşkanının kim olacağı çok önemli. Fransa’da seçimler iki turlu yapılır, 15 gün veya 1 hafta arayla. Seçim bittikten sonra Le Monde gazetesi oturur bir bilanço çıkarır; adaylara sayfamızda ne kadar yer verdik diye. Bu bilançolara baktığınızda en fazla yüzde 51 ve yüzde 49 gibi farklar görebilirsiniz. Yani mesela Le Monde orta sol bir görüşte olduğu halde, sağcı aday yokmuş gibi davranamaz.

Türkiye'de ise bu bilançoları çıkarmaya çalışsak rezil bir durumla karşılaşırız. Bir tarafın yayınlarında tamamen TSK, diğer tarafınkinde de F tipi cemaatin propagandaları ağırlık basar. Bu, sonuç olarak Türkiye toplumunun fikri, entelektüel düzeyini de etkiliyor. Bizde böyle tartışmalar yerine daha çok Galatasaray-Fenerbahçe kapışması gibi bir tablo ortaya çıkıyor.

‘ACELE POSTA SERVİSİ ÖDÜLÜ’

Bir de özellikle gazetecilikte ödül alan kadar, ödül verenlere de bakmak gerekir. Türkiye'de çok fazla ödül dağıtılıyor. Benim en çok şaşırdığım, Taraf muhabirinin Sedat Semavi ödülünü almasıydı. Bunda bir yanlışlık olmalı. Bence ödül 'acele posta servisi ödülü' olabilir ama gazetecilik ödülü olamaz. Size oturduğunuz yerden, biri bavulla bilgi gönderiyor ve siz de yayınlayarak, ödül alıyorsunuz. Diğer ödül veren kuruluşlara baktığımızda zaten iktidar yanlıları olduğu için çok yadırgamamak gerekir ama Sedat Semavi ödüllerinde şaşırmıştım.

'TÜRK BASINI GAZETECİLİK DİLİNE AYKIRI DAVRANIYOR'

Medyanın bu tutumu haliyle toplumu da etkiliyor. Örneğin Türkiye'de Kürt meselesini çok bilmeden, BDP ne savunuyor bilmeden, hareket ediliyor. 'Terörist başı, bebek katili' gibi kesinlikle gazetecilikte yeri olmayan bir dil kullanılıyor. İki tane gerçek var oysa; birisi hakiki gerçek dediğimiz, elle tutulur, gözle görülür, sesi, rengi, kokusu olan sokaktaki siyasi, toplumsal, ekonomik, ideolojik gerçektir. Bir de bu hakiki gerçeğin sosla sulandırılmış, tuz-biber-şeker eklenmiş medyatik gerçeği var. Sokaktaki hakiki hayatın medyaya, gazete sayfalarına, televizyon ekranlarına ve radyo mikrofonlarına yansıyan bir medyatik gerçek var.

Egemen medyanın bir kesimi, örneğin referandumu bu aralar olağanüstü demokratik bir girişim olarak sunuyor şu sıralar. 12 Eylül'den hesap sorulacağını iddia ediyor, Kenan Evren'e dokunmadan, işkencecilerden hesap sormadan...Bu medyaya bakacak olursak AKP, mükemmel bir anayasa paketi hazırlandı. Böyle diyor medya gerçeği. Oysa sokağa baktığımızda başka çok çeşit seslerin de olduğunu görüyoruz. Medyanın bu tutumunun gerçekle örtüşmediğini, gerçeğe tekabül etmediğini görüyoruz. Yani siyasi iktidar, medya sayesinde, sanal alanda iktidar sahibi." ANF NEWS AGENCY

Açıklamadığım Boykot tutumu!

4 Eylül günü Habertürk gazetesinden bir muhabir arkadaş, beni telefonla arayıp referandumdaki tutumumu sordu. Ben de aşağıda mealen aktardığım görüşümü açıkladım. Ne var ki, 5 Eylül Pazar günkü Habertürk gazetesinde, büyük bir ihtimalle teknik bir aksaklık sonucu, benim görüşüm yayınlanmadı. Adım ise ‘Görüş açıklamayanlar’ sütununda yer aldı. Evet ve Hayır’ı benimseyenlerin görüşlerinin yayınlanmasına rağmen, boykottan bu tam sayfalık haberde hiç söz edilmemesi de ayrıca ilginç.

‘’Kutuplaşmaya karşı olduğum için, AKP’nin samimiyetine inanmadığım için, Hayır kutubunun da siyasi iktidarın oyununa geldiğini düşündüğüm için Anayasa Referandumunda doğru tutumun Boykot olduğu görüşündeyim’’.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Medyası AKP’yi kurtarmaya çalışırken…

SANAL GERÇEK/HAKİKİ GERÇEK

+ Siyasi iktidar giderek medya mülkiyetine tamamen egemen olmak istiyor. Çünkü son yerel seçimlerden bu yana AKP gerilemeye başladı. Bu açığı medya desteği ile kapatmak mümkün mü?
+ AKP medyası referandum sonucundan emin değil. Çünkü desteği çok az üstelik Hayır ve Boykot cepheleri güç kazanıyor. Çelişkili ve içtenlikten uzak politikalar şişirme haber ve propaganda kokulu köşe yazıları ile güç kazanamıyor.


(Bu yazı 8 Ağustos 2010 tarihli Birgün gazetesi Pazar ekinde yayınlandı)


AKP, tüm iktidar partileri gibi, özellikle ikinci kez genel seçimleri kazandıktan sonraki süreçte medya mülkiyeti alanına özel bir önem vermeye başladı. Çünkü ikinci iktidar dönemiyle birlikte neredeyse doğal olarak başlayan yıpranma/zayıflama/kan kaybetme sürecinde AKP’nin medyaya daha fazla ihtiyacı olacaktı. Parlamenter muhalefetin ve karşıtlarının sesini ne kadar kısabilir ve kendi propagandasını ne kadar sürdürebilirse, iktidarının o kadar sağlam ve uzun süreli olacağına inanıyor(du). Oysa ki medya desteği, hiçbir zaman hiçbir yerde bir siyasi iktidarın tek ve tayin edici dayanağı olmamıştır, olamaz da. Zaten sadece AKP’nin iktidara ilk geldiği 2002 yılındaki medya desteği ile bugünkü medya desteğini kıyasladığımızda bu gerçeği somut olarak görebiliriz.
Bugün Türkiye medya manzarasında televizyon ve günlük gazetelerin önemli bir çoğunluğunun halen siyasi iktidarı desteklediğini görüyoruz. Oysa ki bu medyatik/sanal gerçek, hakiki gerçeği yani toplumsal/siyasal gerçeği yansıtmıyor.
AKP, önemli bir medyatik desteğe sahip olmasına karşın mesela Mavi Marmara gibi global bir konuda ya da Kürt Açılımı gibi ulusal bir konuda kelimenin gerçek anlamıyla karaya oturdu.
Bir üst yapı kurumu olarak medya, siyasal ve toplumsal gerçeğe bayrak açarak siyasi iktidarı neredeyse gözü kapalı bir şekilde desteklemeye devam edince, ancak bir süre daha ve sadece sınırlı bir kesim üzerinde etkili olabilir.

GENEL EĞİLİM KAN KAYBI

Siyasi iktidar yanlısı medyanın, son dönemde referandum konusundaki yayınlarına kuşbakışı göz attığımızda dikkat çeken birkaç eğilim, evet için, ısrarlı bir haklılık ve meşruiyet arayışı ile kendinden pek de emin olmayan dolayısıyla dış destek arayan bir yaklaşımla klasik olarak muhalefeti eleştiren tutumu.
AKP’nin son yerel seçimlerde yüzde 8 oranında gerilemesi, CHP ve MHP’nin kesin bir şekilde Hayır’ı benimsemesi, BDP’nin de boykotçu tutumu, siyasi iktidarın dış destekçilerini küçük BBP ve F tipi örgütlenmeyle sınırlı tutuyor. Liberal aydın dünyacığını artık AKP’nin dışında mütalaa etmemek gerek.
Son yerel seçim yenilgisinden sonra iktidar koltuklarını kaybedenlerle kimi üst düzey bürokratların yavaş yavaş ve birer birer AKP’den uzaklaşması da içten içe kaynayan iktidar partisinin zaaflarını sergiliyor. Başbakan Erdoğan’ın yoğun ve hızlı referandum kampanyasındaki mitingleri de son yerel seçim kampanyası kadar heyecanlı ve kalabalık değil. Başbakan Erdoğan’ın son olarak YAŞ çerçevesinde TSK ile girdiği mücadelede de en hafif deyimle ofsayda düşmüş görünüyor.
Geniş yurttaş kesiminin sonuç olarak teknik bir Anayasa değişikliği olan referandum konusuyla çok fazla ilgilenmediğini, 12 Eylül günü de çok sayıda yurttaşın ilgisizlikten ya da üşenip sandık başına gitmeyeceğini bildiğinden, AKP yanlısı medya aslında pek de rahat değil.
Referandumun AKP iktidarı konusunda bir yoklamaya dönüşmüş olması da yandaş medyayı huzursuz kılıyor.
AKP’nin ‘çok akıllı’ stratejistleri, oylama gününü 12 Eylül’e alırken, büyük bir ihtimalle 30 yıl önceki darbede kendilerinin aslında askerin safında olduklarını unutmuşa benziyorlar. İdam edilen gençlerin son mektubunu gözyaşlarıyla okumak ya da Ahmet Kaya’dan medet ummak, AKP yönetiminin ne büyük çelişkiler içinde olduğunu gösteren sadece bir örnek.

ÇELİŞKİLER YUMAĞI

12 Eylül’ün halen hayattaki en üst düzey sorumlusu emekli general Kenan Evren’e ve son darbe girişimlerinden birinin mimarı bir başka emekli general Yaşar Büyükanıt’a dokunamayan, 12 Eylül hukukunun hem ruhu hem de kurumlarını, iktidara geldiğinden bu yana kendi siyasal çıkarları için değerlendiren AKP destekçisi medyanın bu konulara hiç değinmemesi yurttaşların dikkatinden kaçmıyor.
Anayasa Mahkemesi ve HSYK konusundaki değişiklik önerilerinin gerçek anlamda bir hukuk devletini yaratmaktan çok, bir türlü ele geçiremediği yüksek yargı organlarını vesayet altına almak amacını taşıdığını herhalde AKPli seçmenler de biliyor.
CHPli bir belde belediye başkanının Evet tercihi, AKP ve AKP yanlısı medyayı bu kadar sevindirebiliyorsa, AKP içindeki MHP eskilerinin Hayırcılığını görmek onların pek işine gelmiyor.
Barış yanlısı olmadan ordu karşıtı olmak, siyasi vesayete karşı çıkmadan sadece yüzeysel bir şekilde 12 Eylül karşıtı görüntü vermek, yurttaş kesiminde kuşkulara yol açıyor. Erdoğan-Gül ikilisi, AKP ilk kez seçimleri kazandığında adeta icazet almak için öncelikle Kenan Evren’le Süleyman Demirel’i ziyaret etmişlerdi. AKP medyası bu tür ‘background’ları anımsamıyor ve yayınlamıyor.
İktidar yanlısı medya, tüm bu çelişkili konumları gizlemek/örtmek amacıyla, referandumun sivil iktidar ile askeri vesayet arasında bir tercih olduğunu, dahası demokrasi ile darbecilikle arasında bir seçim olduğu izlenimini yaratmaya çalışıyor.
Hayırcıların zayıf gerekçeleri AKP medyası tarafından aslında yeterince işlenmiyor. AKP medyasının üzerinde fazla durmadığı bir siyasi tercih de boykotçular bloku. Blok, Türkiye’deki kutuplaşmanın kırılması için önemli bir ilk adım olarak 12 Eylül sonrası siyasi ortam hakkında bir işaret veriyor.
Sonuç olarak, referandum, genel ya da yerel seçimlere oranla, iki bilemediniz üç seçenekli bir tercih olduğu için AKP ve medyası kendinden emin değil.

SONRASI DAHA ÖNEMLİ

Ciddi bir eleştiri ve değerlendirme yapabilmek için 12 Eylül referandum sonuçlarını beklemek gerek. Sonuç ortaya çıktığında geriye dönüp AKP medyasının referandum konusundaki sunum tarzı, söylemi, içeriği, vaatleri, öncelikleri gözden geçirilmeli. Evet kazansa bile bu medya eleştirisi anlamlı. Çünkü o zaman medyatik iktidarın oylamadan önceki evet gerekçeleri ve yaklaşımı ile evet oyu kullanan yurttaşların motivasyonları kıyaslanabilir. Ayrıca AKP medyasının ikna gücü hakkında da biraz bilgi sahibi olabiliriz. Tıpkı bir kesim seçmenin sağduyusu ve siyasi tercihleri konusunda olduğu gibi…
Hayır kazanırsa, AKP medyasının siyasal/toplumsal gerçeklikten ne kadar ve nasıl koptuğunu irdelemek , sadece akademik ya da medyatik değil, aynı zamanda siyasal ve dramatik açıdan da ilginç ve eğlenceli bir çalışma olabilir.(SON/RD)

8 Ağustos 2010 Pazar

İNEGÖL DÖRTYOL KIŞKIRTMALARI


‘‘Bildiğiniz gibi bir süredir Türkiye‘nin değişik merkezlerinde baş gösteren ve en son İnegöl ve Dortyol‘da tüm çıplaklığıyla kamoyuna yansiyan ırkçı saldırıların boyutu duyarlı tüm kesimleri geleceğe yönelik tedirgin etmeye başladı. Büyük bir kesimi zorunlu göçlerin bir sonucu olarak yaşadığı metropollerde can güvenliğinin olmadığını savunurken bir kesim ise buralarda yaşayan Kürtleri potansiyel suçlu görererek ırkçılığı ve ötekileştirmeyi keskinleştirmeye başladı.
Bu düzlemde Avrupa‘da günlük olarak yayın yapan Yeni Özgür Politika Gazetesi adına sizden asağıdaki sorulara cevap vermenizi rica edeceğim. Konuyla ilgili düsüncelerinizin sürece olumlu etkiler yapacağı inanciyla çalışmalarınızda başarılar diler cevaplarınız için şimdiden teşekkürlerimizi iletiriz.‘‘
Yeni Özgür Politika Gazetesi (30.07.2010)



1- Sokaklarda başgösteren bu ve benzeri hadiselere nasıl gelindi ve bunda mevcut politikaların rölü nedir?


R.D: Sokağın faşistleşmesi olarak tanımlanabilecek gelişme, kuşkusuz doğal ve kendiliğindenci bir şekilde ortaya çıkmadı. Kürt gerçeğini anlamakta ve kabullenmekte direnen egemen ideoloji, Kürt askeri ve siyasi hareketinin son dönemlerde gösterdiği etkinlikler karşısında yeniden eski askeri yöntemleri devreye soktu. Ek olarak da kitlesel destek sağlamak için popüler düzeyde kışkırtmalara ihtiyaç duymaya başladı. Bazı halk kesimleri, AKP idaresini hatta TSK’yı neredeyse pasif bir güç olarak algılamaya teşne. Egemen medyanın da kışkırtmasıyla, Kürt=Terörist imajı güç kazandı. AKP’nin hazırlıksız, plansız, programsız, beceriksiz üstelik iyi niyetten yoksun açılım paketi de başarısızlığa uğrayınca, zaten Kürt, öteki, farklı, aykırı gibi kavram ve olgular karşısında anlayış, demokrasi ve empati kültürü zayıf olan kesimler, militarist yani şiddete dayalı geleneklerin de desteğiyle, hukuksuzluğun da katkısıyla, linç girişimlerine başladı. Bu tepkiler kimi zaman gayrı resmi devlet ajanları tarafından çıkarılıp kışkırtılsa bile, siyasal-kültürel atmosfer zaten yeterince gergin olduğu için, İnegöl ve Dörtyol benzeri hadiseler meydana geldi.

2- Bu süreci nasıl aşabiliriz ve acil alınması gereken önlemler neler olmalıdır?


R.D: Kısa vadede, Emniyet ve Adliyenin linç ve kışkırtmacı kişi ve kurumlara (Medya dahil) karşı yasaların öngördüğü sert, önleyici yaptırımlar uygulaması gerekir. Siyasi iktidar sözcülerinin‚ ‘‘Olayları çıkaranlar maalesef yurtsever vatandaşlar‘‘ türünden açıklamlarına kesinlikle yasal yapırım uygulanmalı. Öte yandan Kürt silahlı hareketinin de iç savaşın yolunu açma riski taşıyan eylemlerini sivil hedeflere ve kentsel alanlara taşımaktan kaçınması gerekir. Milliyetçiliklerin ve şiddetin birbirlerini karşılıklı olarak besledikleri gerçeğini gözönünde bulundurarak, haklı ve meşru bir mücadele, siyasal alanda barışı hedeflemek zorunda. Kopuş işaretlerinin arttığı bir dönemde, milliyetçiliğe, ırkçılığa ve şiddete karşı mücadele, özel bir anlam taşıyor. AKP, Referandum, Ergenekon, Irak Kürdistan Yönetimi gibi siyasal konjonktür unsurlarını da hesaba katan, ama daha geniş ve yapısal bir perspektifle, yerel, bölgesel, ulusal ve global güç dengelerini de iyi değerlendiren en az orta vadeli bir politikayla, önce şiddeti devre dışı bırakan, sonra da soruna kalıcı çözüm üreten bir yaklaşımı adım adım uygulamak lazım.
(SON/RD)

13 Haziran 2010 Pazar

Kılıçdaroğlu, Medya, AKP

(Today’s Zaman’ın sorularına yanıtlar)


Bazı medya organlarının Deniz Baykal’ın kaset olayından sonra bugüne kadar destekledikleri Baykal’ı toplu halde istifaya çağırmalarını ve ardından Kemal Kılıçdaroğlu’nu CHP genel başkanlığına getirme noktasındaki desteklerini nasıl değerlendiriyorsunuz?


R.D: Türkiye’de siyasi iktidara çeşitli nedenlerle uzak durmaya çalışan medya organları, ana muhalefet partisi başkanı Deniz Baykal’a genellikle ve çoğunlukla destek vermiyordu, vermedi. Kaset olayı sayesinde, bu medya çevreleri, ‘CHP Baykal’dan kurtulur, iyi bir CHP de Türkiye’yi AKP’den kurtarır’ yaklaşımını benimsedi. Daha önce somut ve ciddi muhalefet işaretleri göstererek bazı AKPli yöneticilerin istifasını da sağlamış olan Kılıçdaroğlu, sadece medya çevrelerinde değil, CHP seçmen ve delege çevresinde de, ayrıca genel olarak AKP karşıtı çevrelerde önemli ve belirli bir umut yaratmıştı. Kılıçdaroğlu faktörünün önemli bir yüzdesi AKP gayrımemnuniyeti sayesinde oluşuyor.

Aynı medya organlarının geçmişteki benzeri girişimlerinin (Yeni Türkiye Partisi, İsmail Cem) sonuçsuz kaldığı göz önünde bulundurulursa, bu seferki girişimlerinin başarı şansı var mı size göre?

R.D: Medya organları geçmişte de, sadece siyaset alanında, değil başka alanlarda da toplumsal karşılığı olmayan kimi kişi, kurum ve olguları abartarak kamuya yansıttı. ‘Susurluk’tan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ kampanyasını unutmayalım. Süleyman Demirel’in görev süresini uzatmak, ABD’den M.Ali Bayar’ı ithal etme hüsranlı/yenilgili girişimleri de henüz hatırlarda. Ne var ki bu sefer ki CHP Kılıçdaroğlu çıkışını, YTP-İsmail Cem çıkış girişimi ile kıyaslamak doğru değil.
İktidar karşıtı medya, Kılıçdaroğlu övgüsünde zaman zaman ölçüyü kaçırırken, bence esas olarak CHP’de eleştirmesi gereken yapısal hususları pas geçerken hata yapıyor.CHP’yi desteklemeyi tasarlayan medya organları ve gazeteciler, Kılıçdaroğlu’nun AB, Ergenekon, Kürt meselesi, Ermeni sorunu, Kıbrıs gibi kilit konulardaki silik, suskun ve yanlış politikalarını gündeme getirmeyerek hata yapıyor. Güç kaybeden AKP’ye karşı, AKP karşıtı her girişim ille de demokrat ve özgürlükçü değil.

Bir de gazeteci bu tür siyasi gelişmeler karşısında nasıl bir pozisyon almalı, gözetmesi gereken ve meslek ilkerine halel getirmeyecek duruşu nasıl sergilemeli?

R.D: Gazetecilik, tüm siyasi iktidar odaklarına eşit uzaklıkta durmalıdır. Gazetecilik, doğası gereği bir muhalefet mesleği olduğu için, genel çıkar ve yaklaşımları, zaman zaman muhalefet partilerinin çıkar ve yaklaşımlarıyla denk düşebilir. Böyle durumlarda bile, gazetecinin muhalefeti ile muhalefet partisinin politikaları arasında bir dizi fark olmalıdır. Aksi takdirde gazeteci, kamu çıkarını, yoksulu, sessizi, hakkı, adaleti savunma görevini yerine getirmeye çalışırken, muhalefet partisinin sıradan bir sözcüsü durumuna düşebilir. Gazetecilik açısından, yürütmenin esas sorumlusu olan siyasi iktidarı eleştirmek esastır. Ne var ki tali olarak da olsa, muhalefet partisini de eleştirmeyen bir medya, yurttaşa, kamuya karşı görevini yerine getiremez. Benim endişem, AKP iktidarı sonrası dönemde, yeni iktidarın medyasının da şimdiki iktidar yanlısı medya gibi davranması…Kutuplaşma, yandaş, candaş,yoldaş olgu ve deyimlerinin sahip ve isim değiştirerek sürme tehlikesi…

28 Mayıs 2010 Cuma

Doğru Haber Yapmak Aslında Çok Basit

Altaylı, Baykal'a sormadan ona bir yat almış. Alıcının ve satıcının haberi olmadan alış-veriş. Özür dileme mühletini de aşınca otur şimdi tazminat davası ile uğraş...Gazetenin, gazetecinin güvenirliği, inandırıcılığı bu kadar kolay mı harcanabiliyor?

Habertürk Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı, CHP Genel Başkanlığından istifa ettikten sonra Deniz Baykal’ın bir aracı vasıtasıyla 340 bin dolar ödeme yaparak bir tekne aldığını yazdı.
Baykal haberi tekzip etti ve Altaylı’ya haberi düzeltmesi için 24 saat mühlet verdi. Özetle ‘ Tekneye meraklı değilim, üstelik 340 bin dolarım yok, Altaylı kötü niyetli değil, ama yanıltılmış olabilir’ dedi.
Altaylı direndi, haberinin doğru olduğu yolunda ısrar etti. Ayrıca 340 bin dolarlık bir tekne almanın Baykal açısından kötü bir şey olmadığını yazdı. Haber kaynağını savundu. Aracının kasasına girip çıkan 340 bin doların izinin takip edilmesi gerektiğini belirtti. Tekne sahibi ailenin ‘Biz tekneyi satmadık’ diye açıklama yapmadığını ekledi. Baykal’ın 340 bin doları nasıl geri alacağı üzerine spekülasyon yaptı. Kısacası debelendi.
Oysa ki doğru haber yapmak çok zor bir iş değil. Diyelim ki, bir kaynak bu bilgiyi Altaylı’ya iletti. Aslında yapılacak bir tek iş var : Haberi doğrulatmak. Konu bir tekne satışı ise, bilgiyi (Artık bilgi mi, duyum mu, söylenti mi, ham istihbarat mı, yoksa bir kaptanın işletmesi mi? henüz bilmiyoruz) en az iki kaynaktan sorup doğrulatmak gerek: Satıcı ve alıcı. Fiyatla ilgili bir sorun varsa da bu teknenin 340 bin dolar edip etmediğini bilen uzman kişi ve kurumlara da başvurmak gerekir. Eğer alıcı ve satıcı bilgiyi doğrulamıyorsa, haber yapılmaz. Tekne belki hakikaten satılmıştır da, Baykal’a değil bir başkasına. O zaman bu satışın haber değeri olup olmadığına bakmak gerek.
Altaylı haber kaynağını ve oradan gelen bilgileri denetlemeden yayınlamış. Oysa ki Altaylı’nın Baykal’a ulaşması çok kolay. Telefon açıp soracak.
Baykal ‘Hayır yok böyle bir şey’ dese bile, Altaylı’nın elinde aracının bu satın alma işini Baykal adına yaptığını kanıtlayan bilgi-belge varsa Baykal’ı sıkıştırabilir. Anlaşılan Altaylı’da böyle bir bilgi-belge de yok ki Baykal’ı sıkıştıramamış.
Diyelim, Baykal tekne alımını doğruladı. Bunun bir haber değeri mutlaka var. Çünkü 340 bin dolar önemli bir miktar. Gazetecinin o zaman, alıcının mal varlığını, gelirlerini inceleyip 340 bin dolara bir tekne alıp alamayacağını denetlemesi gerekir.
Altaylı belli ki kötü niyetli değil. Ama bir gazetecinin mutlaka yapması gereken ve son derece basit bir bilgi-olgu denetlemesini yapmamış. İhmal mi? Kendine ya da kaynağına aşırı güven mi? Özel haber patlatma acelesi mi? Nedeni ne olursa olsun, Altaylı hatalı.
Böyle bir dönemde, Baykal hakkındaki bir söylenti, bu kadar kolay ve çabuk yani özensiz bir şekilde haber yapılır mı?