3 Ağustos 2009 Pazartesi

Gazeteci Devlete Danışmanlık Yapabilir mi?

AKP'nin Kürt Çalıştay'ında İç İşleri Bakanı bir grup gazeteci ve akademisyeni dinlemiş. Gazeteciler şimdiye kadar yazdıklarının dışında yeni bilgi ve görüşler mi iletmişler Bakana? Gazeteci-devlet ya da gazeteci-mahkeme ilişkileri alanında iki önemli örneği hatırlatmakta yarar var.



AKP'nin 'Kürt Açılımı' ya da 'Kürt Meselesine Türkiye Modeli Çözüm' adı verilen girişiminin ilk aşamasında, akademisyenlerle birlikte bir grup gazetecinin İç İşleri Bakanlığının çağrısına uyarak Polis Akademisinde bir çalıştaya katıldığı haberi medyada geniş yer buldu.
Sözkonusu seçilmiş gazeteciler, İç İşleri Bakanına ve hazır bulunan diğer resmi görevlilere, Kürt Meselesinde çözüm için yapılması gerekenler konusunda görüşlerini/önerilerini iletmişler. Bu meslekdaşların tümü görüşmenin son derece yararlı olduğunu, Bakan Bey'in kendilerini dikkatle dinlediğini ve teşekkür ettiğini söyledi.
Çalıştay adı verilen kamuya ve basına kapalı bu toplantı, aslında kollektif bir danışmanlık hizmeti toplantısı.
AKP'nin Kürt Açılımının sağlam bir temele oturmadığını, ortada henüz somut bir proje hatta fikir bile olmadığını anlamak çok güç olmasa gerek. Nitekim İç İşleri Bakanı Atalay'ın geçtiğimiz hafta yaptığı basın toplantısında da bu durum resmen ilan edilmişti. AKP, Öcalan'ın 15 Ağustos'da açıklayacağı Yol Haritasını bastırmak/gölgede bırakmak için bir şeyler yapılması gerektiğini anlamışsa da, ne yapacağını bildiğine dair herhangi bir işaret henüz yok.
AKP, Kürt meselesinin kökeni, bugüne neden ve nasıl geldiği konusunda hiç bir araştırma/görüşme yapmamışken, alel acele üç-beş gazeteci ve akademisyenle bir çalıştay düzenleyerek ne kadar demokrat, geniş ve hoşgörülü olduğunu göstermeye çalışıyor.
Başbakanın DTP'li milletvekilleriyle görüşmeyi redettiği bir ortamda, Genel Kurmay Başkanı ve arkadaşlarının DTPlilerin varlığı nedeniyle TBMM'yi boykot ettiği bilinirken, Cumhurbaşkanı Gül'ün arkası gelmeyen/içi hala boş 'Tarihi fırsat' açıklamaları ortada iken, yapay bir olumlu/iyimser ortam yaratılmaya çalışılıyor izlenimi güç kazanıyor. AKP ile TSK arasındaki ilişkilerin gerginliğini muhafaza etmesi de Kürt Meselesine çözüme katkıda bulunmuyor.
TBMM'deki ve dışındaki partilerden önce gazeteci ve akademisyenlerle görüşen AKP yöneticileri, Baykal ve Bahçeli'nin sert muhalefetini de, herhalde çağrılı gazeteciler aracılığıyla yumuşatmayı tasarlıyor olsalar gerek...
Uluslararası (Obama hariç) ve bölgesel konjonktürün de Kürt meselesinin çözümünün başlangıcı açısından öyle çok da müsait bir ortam yaratmadığını herkes biliyor ama kimse pek de ses çıkarmıyor.
Konunun siyasi yönünü bu kısa girizgahla geçtikten sonra benim esas üzerinde durmak istediğim konu, gazetecilerin böyle resmi bir girişimdeki konumları.
Gazeteci, devlete danışmanlık yapabilir mi?
Bu konu/soru dünyada da teorik ve pratik alanda zaman zaman gündeme geliyor, tartışılıyor.
İlke olarak gazetecinin sorumlu olduğu üç kurum var: Gerçek, okur ve gazete yönetimi. Gazeteci, her haber yaptığında bu üç kurumun ihtiyaçlarına eş zamanlı olarak karşılık vermek durumunda. Gazetecinin özel olarak devlete karşı bir sorumluluğu, bir görevi yok. Aksine, gazetecinin amacı toplumu yöneten mekanizma olarak devletin olumsuz uygulamalarını toplum/yurttaş adına izleyip kamuoyuna aktarmak/teşhir etmek ve bunların düzelmesini sağlamak. Bunu da şeffaf bir şekilde, kayıt altına alarak yazı, fotograf, karikatürle ya da konuşmalarla yapmak durumunda.

Bakan Atalay'ın özel olarak davet ettiği gazetecilerin çoğunu şahsen tanıyorum. Kürt meselesi konusunda hepsi Türkiye'nin en önemli uzmanları olmasa da, bu alanda önemli çabalar göstermiş meslekdaşlarımız olduğuna kuşku yok. Ne var ki, Kürt meselesinde çağrılanlardan farklı ve bence daha derin ve geniş bilgi ve tahlillere sahip olan kimisi Kürt kimisi Türk meslekdaşlarımız da var. Onlar neden çağrılmamış? Yoksa çağrılmışlar da daveti red mi etmişler? Bu siyasi ve sübjektif seçim, AKP'nin planları hakkında olumsuz bir puan.
Bir bakan, bir gazeteciyi neden böyle bir çalıştaya davet eder? Dahası, bir gazeteci böyle bir daveti neden kabul eder?
Gazeteci, şimdiye kadar Kürt meselesinde yazdıklarının dışında bir bilgi ya da görüş mü açıklamıştır bu çalıştayda. Bakan, gazetecilerin görüşlerini öğrenmek istiyorsa, arşivden yazılarını, röportajlarını, kitaplarını getirtir, kendi uzmanlarına inceletir, rapor ister ya da bizzat kendisi okur.
Kürt meselesinin çözümüyle neden İç İşleri Bakanı görevlendirilmiştir? Yoksa sorun hala esas olarak bir asayiş sorunu olarak mı algılanıyor Ankara'da? Çalıştay'ın mekanı da ilginç: Polis Akademisi! Eminim bizim çağrılı meslekdaşlarımız bu soruları Bakan Bey'e yöneltmişlerdir!

Yıllar önce Alev Er'in yönetimindeki Aktüel dergisi bizim gazeteci-aydın takımına hoş bir tuzak kurmuştu. Tansu Çiller dönemiydi. Aktüel'deki cintoşlar, Başbakanlık Kalem Müdürünün adıyla bir grup gazeteci ve 'aydın'ı telefonla arayıp bir teklifde bulunmuştu:
- Efendim Sayın Başbakan sizin yazılarınızı dikkatle izliyor. Rica ettiler acaba dönem dönem Ankara'ya kadar zahmet edip Sayın Başbakan'a uzmanı olduğunuz konuda bir briefing vermeniz mümkün olabilir mi acaba? Biz first class uçak bileti gönderip sizi bir günlüğüne de olsa Hilton'da ağırlamak isteriz...
Bu sahte teklife verilen içler acısı yanıtları yayınlamıştı Aktüel. Neler neler? Bir-iki uyanığın dışında çoğu Ankara'dan yani Başbakan'dan yani iktidardan gelen bu teklife balıklama atladıkları gibi, 'Ne demek efendim görev kabul ederim', 'Tansu Hanım'ın ricası bizim için emirdir' türünden yanıtlar vermişlerdi.
Aktüel'in tuzağı ve son Kürt Çalıştayı ve daha binlerce örnek Türk gazetecisinin, Türk akademiasının ve entelijansiyasının aşil topuğunun iktidar olduğunu kanıtlar.
Türk matbuatı zaten Saray'da doğmuştur ve ilk gazeteciler de devlet memurlarıdır.

Çalıştaya çağrılan hiç bir meslekdaşımızın da aklına gelmemiş midir şu soru: Bakan beni neden çağırıyor ki? Kürt meselesi konusunda benim kitaplarım, yazılarım, konuşmalarım ortada.
Yoksa kimisi 'Bakan belki özel bir haber sızdıracak' diye mi düşündü. (İyimser tahmin). Bu meslekdaşlar kendilerini şimdiden AKP'nin Kürt açılımının bir parçası mı zannediyorlar yoksa? 'Biz bunları doğru bilgilendirirsek bu mesele çözülür' diye düşünecek kadar saf var mı içlerinde.
Bence yoktur. Ama işte devlet refleksi her türlü eleştirel yaklaşımı alteder. 'Çağırdılar, gitmezsem/red edersem hükümetle aram bozulur' endişesi ağır bastı herhalde. Bir kısmı için de iyi bir halkla ilişkiler operasyonu bu çalıştay: 'Bak, koca bakan bile Kürt meselesi konusunda benim görüşlerimi istiyor'. Bakan'ın da çok umurunda hani oraya gidenlerin derin mülahazaları!

Bir başka örnek daha vermek istiyorum: La Hey'de kurulan özel Bosna Ceza Mahkemesi, Sırp katliamları konusunda bazı gazetecileri tanık olarak çağırdı. BBC muhabiri üstlerinden onay alıp gitti. Ama o dönem Washington Post'un muhabiri olan Jonathan Randall mahkemenin çağrısını redetti. Kürt meselesi konusunda da ilginç bir kitabı olan Randall o aralar kitabı yargılandığı için Istanbul'a gelmişti. Mahkeme konusunu ayrıntılı konuştuğumuzu hatırlıyorum: (Mealen)
''Ben gazete yönetimine mahkemeye tanık olarak gitmeyeceğimi söyledim. Onlar da itiraz etmedi. Karar senin, dediler. Ben de mahkemeye bir yazı gönderip o dönem konuyla ilgili olarak tüm bildiklerimi ve gördüklerimi haberlerimde, röportaj ve söyleşilerimde yazdığımı, onun dışında konuya ilişkin herhangi özel bir bilgimin ya da yorumumun olmadığını belirttim.Mahkeme de, bir tanığı zorla getirmek mümkün olmadığı için bir şey yapmadı. Benimkisi ilke meselesi. Ben o zaman Miloseviç dahil tüm Sırp siyasi ve askeri liderleriyle haber amacıyla görüşmüştüm. Benim görevim/alanım gazetecilik. Ben topladığım bilgileri, oradan çıkan görüşlerimi gazeteme yazarım.İstihbarat örgütüne de vermem, devletin başka bir kurumuna da ya da uluslararası bir mahkemeye de. Bir gazeteci, mahkemede tanık olamaz, olmaz, olmamalıdır. Hele bir de hakime o zamana kadar yazmadığı bilgiler verirse bu rezalet. Demek ki kendi gazetesinden, kendi okurundan esirgediğini/gizlediğini hakime söylüyor. İşin bir başka yanı daha var. Teknik yani profesyonel bir mesele. Sen şimdi gazetecisin, Başbakan, Devlet Başkanı, Genel Kurmay Başkanı bir sürü insanla görüşüyorsun. Bu adamlar yarın öbürgün işledikleri bir suç nedeniyle mahkemeye düştüklerinde ve karşılarında seni yani gazeteciyi karşı tarafın ya da savcının tanığı olarak görürse bu hoş değil. Bu tür adamlar o zaman hiç bir gazeteciye röportaj vermez.''.
Randall'ın tutumu bana doğru geldi. O bir gazeteci olarak Miloseviç'in yargılanmasına katılmak istemiyordu. Tabi ki Miloseviç'e karşıydı. Ama gazeteci, yargıç ya da savcı değildir hatta mahkemede tanık bile olmamalı. La Hey mahkemesi, aslında zaten yeteri kadar delil varken, kamuoyu desteğini güçlendirmek için olsa gerek, uluslararası medya mensuplarını da davaya paydaş etmeye niyetli görünüyordu. Uluslararası medya ne de olsa, görünüşle sınırlı kalsa da, davaya ve karara bir meşruiyet katabilecekti.

Gazeteci, gazeteciliğini özellikle de gazeteciliğin sınırlarını iyi bilmeli. Tüm meselesinin özü de, Le Monde'un kurucusu Hubert Beuve-Méry'nin ünlü gazetecilik tanımında yatıyor: Gazetecilik, temas ve mesafe mesleğidir.

Çalıştaya katılmayı kabul edenler ve bunun doğru olduğunu savunan meslekdaşlar şunu unutmamalı: Bir gazeteci bir bakanla görüşür. Ama o görüşmede, soruları gazeteci sorar, yanıtları bakan verir. Durum tersine döndüğünde, mesafe kalmaz, salt temasla da gazetecilik yapılmaz.

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Özkök'e bırakılmayacak ciddi iş


Ertuğrul Özkök, Serdar Turgut'u da şahit göstererek modern gazetecilik adı altında klasik/geleneksel gazeteciliği tahrifat ve gizlemelerle karalamaya çalışıyor. Hem kel hem fodul...




Sonu galiba yaklaşıyor. Çünkü bir süredir vasiyetname ile günah çıkarma kokteyli türünde yazılar kalame alan Hürriyet'in Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, 1 Ağustos tarihli köşesinde 'Gazeteciye bırakılmayacak ciddi iş' başlıklı yazısında, gazeteciliğin mevcut durumu ve geleceği hakkında fikir ve tahminlerini beyan etmiş.

Özkök, bu yazısında da, her zaman olduğu gibi bazı yarım ve çeyrek gerçeklerden, saptamalardan yola çıkarak, nispeten ince daha doğrusu sinsi bir şekilde, klasik gazetecilik dediği doğru/geleneksel gazeteciliğe karşı açtığı cihad'ı sürdürüyor.
Artık alıştığımız desinformation (Haber tahrifatı) ve misinformation(haber gizleme) yöntemleriyle gazeteciliğin mevcut bunalımını tahlil eden Özkök'ün saptamaları hem eski hem eksik üstelik de yanlış:

''Artık gazeteleri taşıyan temel fonksiyon, "haber" değil.
Ya da sadece haber değil.
Ondan daha çok, hayatın bütün alanlarını kapsayan bir gazetecilik anlayışı gelişiyor.''


Özkök daha önce de siyasi haberciliğin can sıkıcı boyutlara ulaştığını belirtiyor ki, doğru. Ne var ki, gazeteleri taşıyan temel işlev hala ve her zaman haber. Haberi salt siyasal haber olarak gören Özkök, Batı'da önce televizyonun sonra da İnternet'in gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla hem siyasal hem de diğer alan/konulardaki haberciliğin kimlik/nitelik değiştirdiğini görmüyor, topyekün haberciliği küçümsemeye, değersizleştirmeye çalışıyor.

Özkök'ün yazdığı, Batı'da 80'lerden beri yaşanan bir süreç. July'nin Libération 2. versiyonu, Guardian 2 ya da New York Times'ın ekleri neredeyse 30 yıldır 'hayatın bütün alanlarını kapsayan bir gazetecilik anlayışı'nı sergiliyor. Bu trend Türkiye'de de en az on yıldır zaten var.

Özkök'ün gözden kaçırdığı ya da hoşuna gitmeyen mesele, bu farklı ve nispeten yeni gazeteciliğin perspektifi. Yani sonuç olarak Formula 1 haberi de verseniz, moda defilesini de yansıtsanız, tayin edici olan o haberin perspektifi. Bu haberi ne amaçla ve nasıl verdiğiniz. Kamu çıkarını mı gözeteceksiniz yoksa reklam metni gibi bir haber mi kalame alacaksınız? İktidarı ve bireyi mi yüceltiyorsunuz yoksa eleştirel yaklaşımı ve toplumu mu? Ne amaçla ve daha da önemlisi kim için gazetecilik yapıyorsunuz?

Özkök aslında bu soruların cevabını da veriyor:
'
'Tanrı yazar dönemi kapanıyor. Onun yerine, şahsi bakış açısını, farkını okura kabul ettiren yazarlar dönemi açılıyor.''

Gazetecilik literatüründe doğru kullanımı ile star yazar – Tanrı yazar değil- , aslında işte tam da Özkök'ün övdüğü gazeteci tipi. Son örnek Ayşe Arman. Hatta Özkök cüretkarlığın sınılarını zorlayıp Uğur Mumcu gazeteciliği ile Ayşe Arman gazeteciliğini kıyaslamaya bile kalkışmıştı.

Özkök, ya bilmiyor -Mümkün değil- ya da kasıtlı olarak değişimin ana nedenlerini pas geçiyor, gizliyor. Dünyada ve Türkiye'de medyanın yaşadığı bunalımın en önemli nedeni medya mülkiyeti, haberin ve dolayısıyla gazeteciliğin de metalaşması. Ekonomi ve maliyenin bir başka deyişle iş adamları sınıfının zeytinyağı gibi üste çıkması. Eskiden neredeyse esnaf tarzı bir üretim yöntemiyle yapılan gazetecilik, bugün büyük mali-sinai-ticari holdiglerin bir yan kolu haline geldi. Yaygın medya bugün holding sahiplerinin, ekonomik ve siyasi bazen de askeri iktidarın çıkarlarını savunuyor, onların zevkini, bakış açısını okur kitlesine kabul ettirmeye çalışıyor. Yozlaşmanın, bunalımın temel nedeni bu. 1960'lara kadar büyük ölçüde meslek erbabının mülkiyetinde yapılan gazetecilik, bugünküne oranla çok daha fazla bağımsızdı, kamu çıkarını savunuyordu, içerik olarak daha toplumsaldı ve kaliteli idi. Yaygın medya bugün tam anlamıyla egemenlerin, iktidarların ajitasyon-propaganda aracı haline geldi. Mevcut yaygın medya mekanizmasının ürünlerinin tüketimi kitlesel, ama üretimi olağanüstü elit. (Bkz. Maraş doğumlu Ben Bagdikian).

Neo-liberal egemenlik, sanayi ticaret dünyasında yarattığı acımasız rekabet sonucu kendisini de neredeyse iflasa sürüklerken, koltuk değneği olarak kullanmaya çalıştığı medyayı da (Buna sinema ve neredeyse diğer tüm görsel sanatlar da dahil) asil işlevlerinden arındırıp tek düşüncenin propaganda aracı ve bir magazin fabrikası haline getirdi.Toplumsalı öldürüp bireyseli yüceltmeye çalıştılar. Ciddiyi vurup laubaliliği zirveye çıkardılar. Bağımsızlığı kör edip iktidara köleliliği hakim kıldılar.

Neymiş efendim:

''En önemli gelişme ise şu. Artık "anonim", "ruhsuz" gazetecilik dönemi tarihe karışıyor. Onun yerini, patronunun, yöneticisinin, sayfa hazırlayanının, şahsi aurasını, rengini, farkını hem şirkete; hem gazeteye yansıtan, yani "ruhu olan" gazetecilik alıyor. ''

''Anonim'', ''ruhsuz''
dediğini, aslında toplumsal ve muhalif olduğu için karalıyor. ''Ruhu olan'' dediği ise, araya aklınca mahir bir şekilde sıkıştırılan ''patron'' ve ''şirket'' çıkarı savunusu ki, dünyanın hiç bir ciddi hatta popüler gazetecilik teorisinde yeri olmayan kavram ve sözcükler.

Bozacı Özkök, kendi tezlerini güçlendirmek için Şıracı Turgut'a (Serdar) sığınıyor:

''Serdar Turgut bir süredir, modern gazetecilik üzerine çok ilginç şeyler yazıyor.
Bunları okuyunca geçenlerde onunla bir yemekte buluşup, sohbet ettim.
Benim açımdan çok yararlı oldu.
Serdar, dünyada olup biteni en iyi takip eden Türk gazetecilerin başında geliyor. ''
.

Dünya kültürü zayıf ama iktidar kültü yüksek Amerikalı egemenler, baskı altına almaya çalıştığı ülkelerdeki yöneticilerden İngilizce konuşanları hele Amerika aksanını kullananları matah insanlar sanır. (Bkz. Çevik Bir). Amerika ve New York aşığı, yatılı ortaokul düzeyinde belden aşağı mizah uzmanı Turgut da bu kategoriden. Gazetecilikle ilgisi New York Times'ın ekleri ve Vanity Fair'le sınırlı olup ahkam kesmede üstüne yok. Ama mesela ne Bill Kovach'ın adını duymuştur ne CJR, ya da AJR okur. Brill's Content'i konserve markası sanır, zmag'ı bira bardağı zanneder. Cahiers du Journalisme ya da acrimed ise onun için yoktur.

Turgut, bu işlerden anlasaydı Özkök'le iyi anlaştığı Hürriyet döneminde ya da Akşam'ın Genel Yayın Yönetmeni olduğu dönemlerde becerisini, başarısını pekala gösterebilirdi.
Ama Özkök'le Turgut'u buluşturan iktidar yanlısı,bireyci popülist gazetecilik anlayışı ve kesif bir kamu çıkarı ve sol karşıtlığı sadece gazetecilik değil diğer alanlarda da başarısızlığın garantili ölçütleridir.

Neo-liberal ideolojik saldırı kamu çıkarını kollayan gazeteciliği büyük ölçüde mahvetti. Ama Özkök-Turgut gibiler bununla yetinmiyor. Modern gazetecilik adı altında aslında post-modern, bireyci, zenginci, şımarık gazeteciliği güçlendirmeye çalışıyor. Onlar Hürriyet gibi popüler bir gazetede boş yere mi Petrus şaraplarının ya da New York'un dört yıldızlı lokantalarının reklamını yapıyorlar?

Klasik geleneksel gazetecilik yani doğru haberi ve kamu çıkarını esas alıp, yurttaşların demokratik topluma daha fazla katılması ve müdahale etmesi için onları çok boyutlu bilgiler ve fikirlerle donatmaya çalışan gazetecilik, biraz da Marksizm'e benzer. En zayıf olduğu dönemlerde bile rakiplerinin sürekli saldırısına uğrar. Ve klasik gazeteciliğin hayaleti her daim yeryüzünün ve Türkiye'nin semalarında dolaşmaktadır.