15 Mayıs 2009 Cuma

Ferhan Şensoy'un Darbe Çağrısı

Today's Zaman'ın sorusuna yanıt

Ferhan Şensoy'un darbe çağrısı yapması üzerine görüşünüz nedir?
-------------------------------------------------------------------------------------


Galatasaray’dan ağabeyim Ferhan Şensoy’u özel olarak öykü yazarı olarak beğenirim. Son siyasi-askeri çıkışını benimsemek mümkün değil. Aydınlar, sanatçılar mevcut AKP yönetiminden/rejiminden gayrı-memnun. Bazıları, çare olarak, gerçekten demokrat, özgürlükçü, tepeden inmeci olmayan laiklik yerine, Kemalizmin mirası militarist bir darbe düşlüyor hatta talep ediyor. Halka, yurttaşa, hukuka, demokrasiye güven duymamaktan kaynaklansa gerek.
Türkiye’de son yıllarda gelişip güçlenen siyasal kutuplaşma nedeniyle, insanların ya hükümet yanlısı ya da darbeci olarak yaftalanması da doğru değil. Çünkü hem AKP rejimine hem darbeciliğe aynı anda karşı çıkmak mümkün ve gerekli. Şensoy’un bu söyledikleri fikir olarak eleştirilmeli. Şensoy, başkalarının yaptığı gibi darbeci askerlerin gizli toplantılarına katılıp onlara akıl-fikir vermedikçe, onların örgütlenmelerine katılmadıkça, tiyatro sahnesinde söyledikleri kınanması gereken görüşler olarak kalabilir. Söylediklerini şiddet çağrısı olarak yorumlamak mümkün mü? Bu tartışılabilir.
------------------------------------------------------------------------------------

Bu tartışma başladıktan sonra Şensoy, Hürriyet gazetesinde yayınlanan bir açıklamasında, Eskişehir'de sahnelediği oyunun metninde böyle bir cümle olmadığını belirttikten sonra, kendisini eleştirenleri mizahtan yoksun olmakla kınıyor. Bu vesile ile Şensoy'un darbeye karşı olduğunu memnuniyetle öğreniyoruz. Ne var ki, metinde olmasa da, söylediği iddia edilen cümlede, mizah, yani darbecileri gülünç duruma düşüren bir yaklaşımı sezmek çok güç. Üstelik Şensoy geçmişte askeri darbeyi talep eden benzeri açıklamalar da yapmış olduğu için, her şeye rağmen, eleştiriyi hak ediyor.

Basın Konseyi ?!

Today's Zaman'ın sorularına cevaplar:


1- Basın konseyi’nin Türkiye’de demokrasi ve fikir özgürlüğünün gelişmesine katkı sağladığına inanıyor musunuz?

2- Gazetecilerin haklarını savunma konusunda etkin bir kurum mu sizce? (Cihan muhabirinin dağda bırakılması, yakın zamanda gazetecilerin işten çıkarılmaları konusunda sessiz kaldığını düşünürsek)

----------------------------------------------------------------------------------
1- Basın Konseyi adlı örgüt, gazetecilerin ve medya ile ilgilenen kişilerin özgür bir şekilde bir araya gelip, gazeteciliği teorik ve pratik olarak geliştirmek, mesleğin ilkelerini korumak,mesleki dayanışmayı sağlamak amacıyla kurulmamıştır.
Bu ögütün esas kurucusu 12 Eylül darbesinin meşum lideri Kenan Evren'dir. Diktatör, basın mesleğinde kendisine muhattap olarak örgütün ömür boyu Başkanı kişiyi almış ve mealen 'Biz basından gayrı-memnunuz. Kendinize bir çeki-düzen verin. Yoksa biz müdahale etmek zorunda kalırız' diyerek Basın Konseyinin doğumunu muştulamıştır.
Kuruluşu sakat olan bu örgüt bilahare, gazeteler arası rekabetin sığ bir aracı haline gelince, bir tek grubun 'Basın Konseyi' haline dönüştü. Tek kişilik örgüt, tek gazetenin Konseyi oldu. Kürt meslekdaşlarımız öldürülürken, bu teşkilatın tek adamı 'Teröristlerle bağlantısı olanları savunmuyoruz' deme cüretinde de bulunmuştur. (Hafız Akdemir olayı sadece bir örnektir). Yapısı ve kısa geçmişi böyle olan bir örgütün herhangi olumlu bir iş yapması zaten mümkün değil.Basın Konseyi ve biricik Başkanı, ünlü Andıç hadisesinde de konum, kimlik ve tiyneti sergilemiştir.

2- Basın Konseyi'nin, CHA muhabirinin dağda bırakılması, atv-Sabah grevcileri dahil,
gazetecilerin haklarını koruma konusunda şimdiye kadar geniş gazeteci kitlesinin desteğini kazanmış bir açıklama yaptığını hatırlayan yoktur. Türkiye'de tüm eksiklik ve zaaflarına rağmen, bence ciddi,samimi ve kitlesel sadece iki meslek örgütü vardır: Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Türkiye Gazeteciler Sendikası. Bu nedenle Basın Konseyi gereksiz bir örgütlenmedir.

14 Mayıs 2009 Perşembe

Biz gazeteciyiz, onlar medya mensubu

Express Dergisinin Nisan-Mayıs 2009 tarihli sayısında 'Haklılığın İnadı ve Yumurtasız Omletler' başlığıyla yayınlanan yazı.

1996’dan bu yana gerek siyasi gerekse medyatik alanda önemli değişiklikler/değişimler meydana geldi. 5 kalemde toplamak gerekirse: Dayanışma geriledi/Medya mülkiyetinde dengeler altüst/Muhabirlik can çekişiyor/ İyi gazetecilik ıssız/Alternatif medya ilerliyor.

Bugünkü toplantının düzenleyicileri benden Metin düştüğünden bu yana medya alanında meydana gelen değişimleri/değişiklikleri aktarmamı istedi. Ancak izin verirseniz bu konuya girmeden önce, güncel iki noktaya değinmek istiyorum:

·    Bugün Cuma. Çarşamba günü Ankara’daydım. Eğitim-Sen ile Türkiye Yazarlar Sendikasının birlikte düzenlediği ‘Ece Ayhan: Tarih ve Muhalefet’  başlıklı bir toplantıda konuşmacıydım.
Bundan tam 41 yıl önce bugün Sivas’ın Gürün ilçesinin Çipil köyünde Metin Göktepe doğmuştu. 43 yıl önce ise Gürün’e atanan kaymakamın adı Ece Ayhan’dı. 1966’da Mülkiye Mektebini bitiren Ece Ayhan, stajını tamamladıktan sonra ilk görev olarak Gürün’e kaymakam atanmış. Ayhan abi ile Metin’in böyle ortak bir mekanı var. Tek ortak yanları Gürün değil. İkisi de  ‘Haklılığın İnadı’ denilen halet-i ruhiye sayesinde kararlı, solcu, muhalif, sebatkar insanlardı. Biri, şiir, etik ve tarih diğeri gazetecilik konusunda fedakar ve başarılı idi. Kimseye mihnet etmediler. Aykırı denizlerde yüzdüler. Hiç boğulmadılar. Hala yüzüyorlar. Bir ihtimal şimdilerde beraber gezmeye gidip sohbet filan ediyorlardır.

·    Sivas’ın adı bu aralar yerel seçim sonuçları ve bir helikopter kazasıyla genel gündeme girdi. Çoğu zaman hayatta doğrulanmış güzel bir deyiş var: ‘Kör olur, badem gözlü olur’. Bu deyişi bugünkü modern söylemle, modern terminoloji ile tekrar edersek ‘Faşist ölür, medya onu demokrat yapar’ dememiz gerekir. Oysa ki faşiste faşist demek çok da zor değil. İktidar yanlısı İslamcı medya  bile badem gözlüyü övmekten göklere çıkardı. Kimi liberaller de bunu yeterli bulmamış olsa gerek ki, ‘Yaşasaydı devrimcilerle konuşacaktı, Hrant Dink’in ailesini ziyarete gidecekti...’ diye geleceğe yönelik spekülasyonlarda bulundu. Oysa ki, bugün haber ödülü alan muhabir arkadaşlardan birinin söylediği gibi, gerçeği aktarmak öyle çok da zor bir şey değil. Açarsınız Maraş Katliamı dosyasını, iddianamesini, kararlarını, keza açarsınız 1980 MHP iddianamesini ve kararlarını, söz konusu
kişinin adının geçtiği bölümleri yaşamöyküsüne eklersiniz. Tabi editör buraları kesmezse, okur, kimin geçmişte ve bugün ne yaptığını öğrenir. Sonra, sormak lazım:  Hrant’ın katil zanlılarının  her duruşmasında bir Partinin adı bağırılıp çağrılıyorsa, bu Partinin yetkilileri neden acaba şimdiye kadar bir tekzip yayınlamayı ihmal ettiler? İşte Metin, Metingiller ve onların çalıştığı gazete, dergi, radyo ve televizyonların önemi/değeri burada. Ancak bu tür bağımsız/solcu/hakikatçı medya organları faşiste faşist diyebiliyor günümüzde.


Gelelim şimdi son 13 yılda yaşadığımız değişim ve değişikliklere. Aslında 13 yılda çok şey oldu tabi.  Kaçınılmaz olarak önce siyasal alana baktığımızda – ki üzerinde durmayacağım- idam cezasının ilgası, Kürtçe üzerindeki yasağın kaldırılmasında itici güç olan Avrupa Birliği reformları çok önemli. Belki de son 13 yılın tek tayin edici değişikliği. Bu arada Amerikancı İslamımsı akımın iktidarı da tabi ki önemli bir değişiklik. Ne var ki, iktidar partisinin başlatıp yarıda bıraktığı ya da içini dolduramadığı, uygulamaya sokamadığı bu nispi demokratik reformlar bugün hala ete kemiğe bürünmeyi bekliyor.

Medya alanına geldiğimizde, bu alanda da çok değişim/değişiklik oldu. Ben bugün burada önem sırası gözetmeksizin, kıyaslamalı olarak –Metin’den Önce/Metin’den Sonra-  5  noktayı açmaya çalışacağım:

NEREDE ESKİ DAYANIŞMA HARELERİ?

Metin’in düşürülmesinin ardından, cinayetin Istanbul’da gerçekleşmiş olması, gazetesinin Metin’in arkasında örgütlü bir şekilde durması, Istanbullu aydınların da sahip çıkması sayesinde hep birlikte direnebildik, dayanışmamızı gösterebildik ve hatta sonuç da aldık. Metin’in öldüren polislerin cezasız kalmasını önleyebildik.  O dönem Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı olan Nail Güreli’nin, Cemiyet içindeki itiraz ve engellemelere rağmen, mesleki ve siyasi olarak dayanışmada ısrar etmesi bence çok önemlidir. Nail abi demin söyledi: Aydınlara Afyonlara taşındık otobüslerle. Yüzlerce insan  Metin’e sahip çıktı. Nail abi’den sonra Cemiyet yönetimine  seçilen başkan Orhan Erinç ve  Genel Sekreter Turgay Olcayto da bu dayanışmacı tutumu sürdürerek, Metin için, basın özgürlüğü için verilen mücadeleyi kurumsal hale getirdiler. Hatırlayalım, o dönem Metin’in yanısıra
özellikle Kürt bölgelerinde de çok sayıda meslekdaşımız/arkadaşımız öldürülmüştü. Belki Musa Anter hariç, diğer vakalarda, çeşitli nedenlerle biz gazeteci olarak, biz cinayetlere/ölümlere karşı çıkan insanlar olarak yeterli dayanışmayı gösterememiştik. Sıradışı ama olumlu bir örnek olarak 2007’de Hrant düşürüldüğünde iyi, güçlü, geniş ve derin bir dayanışma haresi yaratabilmiştik yine.
Ama bugün 13 yıl sonra, Express degisinin ‘Güzel Onlu’ diye betimlediği atv-Sabah grevcileriyle ne yazık ki benzeri  büyüklükte bir dayanışma/destek gösteremiyoruz. Nedenleri üzerinde duracak değilim. Metin Göktepe Jürisi de zaten grevci arkadaşlara  Dayanışma Ödülünü layık görerek üzerine düşen görevi yaptı. Bizim grevi daha sıkı desteklememiz gerekir.
13 yılda dayanışma ruhu ve eylemi  maalesef geriledi.

ÜÇÜNCÜ BOYUT ZUHUR ETTİ

Son 13 yılda medya mülkiyeti alanında da önemli değişimler/değişiklikler meydana geldi. Metin’in döneminde egemen medya iki ayaklı idi:  Devlet yanlısı iktidar taraftarı medya ve devlet yanlısı muhalefet partisi taraftarı medya. Son 5-6 yıldır üçüncü tür medya oluşturuldu: Devlete biraz uzak ama siyasi iktidarın sesi medya. İşte Yeni Şafak, Zaman, Akit gibi gazetelerin palazlanmasının yanısıra eski çamların bir kısmı da bardak oldu. Mesela o günden bugüne atv-Sabah liberal mülkiyetten yandaş mülkiyete dönüştü, daha yakın bir geçmişte Kanaltürk televizyonu askeriyeden yandaş medyaya geçti. Bugün gazetesi, Kanal24 ya da Taraf, Habertürk gibi  gazeteler zuhur etti. Bu yayın organlarına çeşitli sıfatlar takmak mümkün. Besleme, yandaş, liboş...vs... gibi tanımlamalar yapılıyor. Benim kriterim, Metin bugün bizle olsaydı, bu gazete ya da televizyonların hiç birinde çalışmazdı.

Celal Başlangıç aktardı. Çeşitli kaynaklara göre ya Milattan Önce 2000 yılında Hindistan’da ya da M.Ö. 300 yılında Mezopotamya’da bir şair şu 5 dizeyi yazmış. Bugünkü Türk medya manzarasını çok iyi anlatıyor:

Taş var, köpek yok
Köpek var, taş yok
Taş var, köpek var
Ama Kralın köpek
Sıkıysa at taşı!

Bu şiir ile ilgili iki nokta:
Kedisever bir hayvan dostu olarak, köpek sözcüğünün hep olumsuz bir şekilde kullanılması, dilimize yerleşmiş olması bana pek hoş gelmiyor. Neyse...

Şiir işin nitel yanını çok iyi anlatıyor. Ama ben karamsar olarak şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Etrafta Kralın o kadar çok köpeği var ki, neredeyse taş yetmez oldu!

MUHABİRLİĞİN ÖLÜMÜ

Türkiye basın tarihi galiba biraz da gazeteci cinayetleri tarihi ile atbaşı gidiyor. 6 Nisan 1909’da Hasan Fehmi’yi vurmuşlar, son olarak da 19 Ocak 2007’de Hrant Dink’i aldılar. Saydım 100 yılda 61 gazeteci öldürülmüş. Bunların 42’si muhabir. Yani gazeteciliğin beyni, kalbi...Gazeteciliğin diğer dalları, yazarlık,  editörlük, sayfa sekreterliği, foto muhabirliği de mutlaka önemli, değerli mevkiler ama muhabir olmadan habercilik, habercilik olmadan da gazetecilik olmuyor. Kalp ve beyin işte...
Neyse ki son iki yılda gazeteci öldürülmedi. Gerçi onlarca gazeteci mahkeme kapılarında süründürülüyor hala. Ergenekon’dan söz etmiyorum. Karikatür ya da yazıları nedeniyle tazminat ödemek zorunda kalanlar, muhalif/sosyalist  görüşleri nedeniyle  gözaltına alınanlardan bahsediyorum. Eskiden gazeteciler ikide bir  meslekdaşlarının cenazelerine katılmak zorunda kalırdı. İki yıldır  öldürülen gazeteci yok. Mahkeme kapısı pek sevimli olmasa da, cami avlusundan iyidir.
Evet muhabirleri vurmuyorlar bir süredir ama dikkat ettiniz mi bir kurum olarak muhabirlik öldü artık. Gazetelerin muhabire pek ihtiyacı kalmadı ki...Gazeteler çoğu zaman, sahipleri, Genel Yayın Yönetmenleri, köşe yazarları, reklam hatta İnsan Kaynakları müdürleri ile anılır oldu. Onlar ön plana çıktı. Çünkü muhabirlik iktidarın, iktidarların yalanlarını ortaya çıkarma mesleğidir. Tabanda, sahada biliyoruz, çok sayıda muhabir bu işi dört dörtlük bir şekilde yapmaya çalışıyor ama yazı işleri engelini aşmak mümkün değil egemen medyada. Arada sırada bu engel aşılıyor ama son örnek Habertürk’de olduğu gibi iyi haber yapan muhabir, şefi, müdürü hatta Genel Yayın Yönetmeninin haberi olmadan işten çıkarılıyor. 
Son 13 yılda Türk egemen medyası daha çok yumurtasız omlet yapmaya başladı.

SÜRGÜN VE ISSIZLIK

Tam tarih veremiyorum ama Metin görevi başındayken, bugün bu salonda aramızda bulunan ve mesela birazdan Onur Ödülü alacak olan Umur Talu, egemen medyada Genel Yayın Yönetmenliği yapabiliyordu. Ya da Metin Göktepe Jüri ve Ödül törenlerinde baştan beri görev alan Celal Başlangıç yine egemen medyada haftada bir tam sayfa röportajlarını yayınlayabiliyordu. Keza yine iyi bir muhabir olan Ahmet Şık’ın haberleri o zaman birinci sayfalardan girebiliyordu. Umur, Celal, Ahmet ve belki daha onlarcası meslekdaşım, arkadaşım olduğu için söylemiyorum ama onlar belirli bir gazetecilik anlayışını temsil ediyordu. Onlar gazeteciliği/haberciliği kamu çıkarı gözeterek yapıyorlardı, onlar mülksüzlerin sesi olmaya çalışıyordu, onlar iktidar yanlısı değillerdi ve onlar iyi profesyonellerdi. Sorun şahsi değil mesleki kimlikle ilgili. Bugünkü manzaraya bakalım: Egemen medyada artık hiçbir işveren Umur Talu’ya
Genel Yayın Yönetmenliği öneremez. Keza Celal ya da Ahmet ve diğerleri de egemen medyada yer bulamıyor. Çünkü bu doğru ve olumlu gazetecilik anlayışı artık aforoz edildi. Bizim arkadaşlarımız sürgünde ve ıssızlaştırıldı.
Bugünkü gazete ve televizyonların yöneticilerine ve star adı verilen yapayca parlatılmış yazarlarına bakın, 13 yılda ne kadar gerilediğimizi göreceksiniz.
Biz zaten Zekerya Sertellerden  Ahmet Emin  Yalmanlardan, Aydın Doğan’lara geldik, kimse alınmasın ayrıca da kendisini matah sanmasın diye bugünkülerden isim vermiyorum ama kadroların kalite manzarası çürük ve sığ.

YİNE DE VE HERŞEYE RAĞMEN

Tüm bu olumsuz ortama rağmen, iktidarın olduğu yerde muhalefet de kaçınılmaz olarak yerini aldığı için, belki biraz da İnternet’in sayesinde, muhalif/alternatif/azınlık ya da sosyalist medya olarak adlandırılan kesimde de eskiye oranla özellikle teknik/mesleki alanda önemli gelişmelerin sağlandığını kabul edelim. Kürtlerin MedTV’den Roj TV’ye Özgür Gündem’den Gündem’e uzanan gazetecilik/habercilik macerası devam ediyor. Çok sayıda Alevi kültürü ağırlıklı yerel ya da ulusal radyo ve televizyonlar medya manzarasını çoğullaştırıyor. Bence henüz tüm bu medya organları, baskı çemberini tamamen kırıp, sınırlı, dar ve militan gazetecilik yapmaya çalışsalar da henüz başarı sürecini tamamlayabilmiş durumda değiller. Esra Arsan söyledi, mesleki ve akademik literatüre baktığımız  zaman Hürriyet ya da Cumhuriyet hakkında makale, master ya da doktora tezleri filan yapılıyor
da...Bunların bir kısmı da Hürriyet’e ya da Cumhuriyet’e girmek için kaleme alınan eserlerdir ya da sipariştir. Muhalif medya hakkında, iktidarla çatışma, çalışma koşulları ya da ürettikleri muhalif dil/söylem konusunda kimse pek bir çalışma yapmıyor. Önemli bir eksiklik. 

MECBUREN MÜJDE

Bu 5 noktaya eminim başka konular/alanlar da eklenebilir.
Son olarak, iyimser bir notla bitirmek için söylemem gerek:
Metin’in zamanında Evrensel vardı, Evrensel bugün hala ayakta.
Üstelik nurtopu gibi bir kızı/oğlu oldu: Hayat TV.
Şimdi de bugün bu salonda bulunmayanlara sesleniyorum:
Bazılarımız artık dinozor görüntüsü verse de, saçları olanların saçlarına ak düşmüşse de ya da hafif göbeklenmişlerse de, hiç merak etmeyin:
Biz hala buradayız!

________________________________________________________________

(*) 10 Nisan 2009 Cuma günü Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin Burhan Felek Salonunda düzenlenen ‘Metin Göktepe 12. Gazetecilik Ödülleri’ toplantısında yapılan konuşmanın bilahare zenginleştirilerek yazıya dökülmüş halidir.