2 Mayıs 2009 Cumartesi

Ertuğrul Özkök’ün Gazetecilik Devrimi: ÖZELLEŞTİRME


• Ertuğrul Özkök, Ayşe Arman’ı öveyim derken büyük bir çam daha devirdi. Gazeteciliğin kamusal çıkar işlevini inkar eden magazincilik türünü yüceltirken, Gonzo Gazeteciliği reklamı yaptı. Ama acaba Özkök, Gonzo’nun ne anlama geldiğini, hangi bağlamda kullanıldığını biliyor mu? Biliyorsa, yazdıkları daha da vahim!




Gazetesini, militarist bir deyimle ‘Türk Medyasının Amiral Gemisi’ olarak tanımlayan Özkök, dolayısıyla kendisini de bir ihtimal ‘Deniz Kuvvetleri Komutanı’ olarak görüyor. 12 Eylül ve darbeci Kenan Evren’e sık sık övgüler düzdüğünü hesaba katarsak, Özkök, 80’lerden itibaren Türkiye fikir dünyasına yerleşen liberal ideolojinin medya alanındaki en tipik temsilcisi hatta kendisine göre lideri.

2 Mayıs 2009 Cumartesi tarihli Hürriyet’te yayınlanan ‘Ayşe Arman Gazeteciliği’ başlıklı yazısında Özkök bir dizi ilginç itirafta bulunuyor, bu arada Türkiye gazeteciliğine ilişkin bazı tespit ve yorumlar yazıyor.

Başlayalım:

’’BAZILARINIZ megalomanyak diyecek ama ben, Babıali’ye devrim yapmak için geldim.

Yeni insanlar bulmak, gazetecilikte yeni zihniyetler, yeni rol modelleri yaratmak iddiasındaydım.’’


Çok güzel bir girizgah. Gerçekten de Paris’te iletişim sosyolojisi doktorasını yeni tamamlamış genç bir akademisyen olarak, Orhan Birgit’in arabuluculuğu ile 80’li yılların başında Simavi Vakfında Hürriyet çalışanlarına kurslar, seminerler düzenleyen Özkök, o dönemin basınındaki olumsuzlukları saptamış olsa gerek ki, bugün böyle iddialı satırlar yazıyor.

Bu girizgah cümlelerindeki ‘Devrim’ sözcüğü, öyle siyasal-ideolojik çağrışımı olan bir kelime değil. İsyana merhaba demeden ‘Elveda’ diye bir kitap da yazmış olan Özkök’ün devrimden anladığı tamamen kişisel ve sadece kariyerle ilgili bir kavram. Bir tek amacı var onun: İktidar. Zaten bizzat kendisini ‘Avustralyalı’ olarak tanımlaması da hedefini açığa vurmuştur. İngilizcede ‘Avustralyalı’, çevreden gelip merkeze konanlar için kullanılan bir deyim. Özkök, üniversitede iken medya ile pardon Hürriyet ile tanıştı ve çok sonraları da ‘Ben pop bir akademisyendim’ diyerek, medya alanının kendisi için ne kadar ciddi bir mecra olduğunu kabullenmiş oldu. Oysa ki, ünlü bir gazetecilik duayeninin bedava sponsorluğu ile yazılan doktora tezi, vakti zamanında Enis Batur tarafından yayınlanmış olmasına rağmen, Özkök, gazeteciliğe adım attıktan sonra, o dönem için önemli sayılan kitabının yeni baskılarını hiç bir zaman yapmadı. Çünkü kitapta esas olarak doğruları savunuyor, Ankara temsilciliği ile başladığı gazetecilik kariyerinde ise doktora tezinde yazdıklarının neredeyse tam tersini uyguluyordu. Aslında ‘Pop Akademisyen’ filan değildi ama ‘Pop Gazeteci’ olabilmek için elinden geleni yaptı.

Özkök’ün kritik biyografisini yazacak değilim. Ama Cumartesi günkü yazısında savundukları meslek adına infial uyandırdı bende.
Ayşe Arman’ı övmek için kaleme aldığı yazıda, inandırıcılık oranını artırmak için ıvır zıvır yalan-yanlış bilgiler eşliğinde gazeteciliğin ana kimliği olan kamu çıkarı savunuculuğuna aklınca ince ince karşı çıkıyor. Neymiş efendim, Abdi İpekçi-Uğur Mumcu’nun temsil ettiği gazetecilik anlayışlarına karşı ‘Ayşe Arman Gazeteciliğini’ yaratmış!

Özkök büyük bir ihtimalle bu konuda cahil, -Bu durum hoş olmasa da affedilebilir- ya da bilerek tahrifat yapıyor. Çünkü Türk medyasında, Özkök’ün ‘Arman Gazeteciliği’ diyerek markalaştırmaya çalıştığı, reklamını yaptığı tür, yani magazinci yaklaşım/ ‘light journalism’ taa 1897’de Abdullah Cevdet’in Cenevre’de yayınladığı Jön Türklerin yayın organı konumundaki ‘Osmanlı’ gazetesinde bile mevcut. Cevdet’in ‘İçtihad’ın İçtihadı’ başlığıyla derlenen seçme yazıları Mustafa Gündüz tarafından geçen yıl Lotus yayınlarında çıktı. O dönemden bugüne Türk basınında her zaman bu tür yazılar, köşeler vardı. Kimi müstear isimlerle (Mesela Hakkı Devrim) kimi gerçek kimlikleriyle (Mesela Yalçın Pekşen) sosyete/magazin/people gazeteciliğinden örnekler verdi.
Ayşe Arman da bu ekolde çağdaş bir isim. Bu konum da kendisinden çok, dönemin ideolojik-kültürel atmosferinden kaynaklanıyor. Gazeteciliğe rahmetli Ercan Arıklı ve mesleki olarak çoktan mütevvefa Hıncal Uluç’un önderliğinde başlayan Arman (Kılavuzu karga olanın...), birinci tekil şahsı seleflerinden daha sık kullanma gibi bir özelliği olmasının yanısıra mahreme girme konusunda da mesleki nine ve dedelerini geride bırakmıştır. Özkök’ün de atıfta bulunma mecburiyetini hisettiği ‘Tampax Gazeteciliği’ deyiminden de anlaşılacağı üzere, sadece kendisini ilgilendiren adet günlerini yazmış olmasıyla Türk Basın Tarihinde herhalde mümtaz bir mevki kazanmıştır. Bilahare hamilelik ve doğum günlüklerini de köşesine yansıtarak ‘Lohusa Gazeteciliğin’ parlak örneklerini sergilemiştir. Özkök’ün övdüğü anlayış, bir kamu alanı olan gazetecilikle, tamamen özel hayata ait olan ‘Hatıra Defteri Yazarlığını’ karıştırma, birbirinin yerine koyma anlayışıdır. Arman hatıra defterlerini, özel günlüklerini kitap olarak yayınlasa, edebiyat eleştirmenleri hariç kimsenin diyeceği bir şey yoktur herhalde. Ancak, kimi zaman tam sayfa ‘bir kadın gazetecinin’özel hayatına ayrılıyorsa, bu, yüzlerce, binlerce insanı ilgilendiren başka haber ve yazıların gazetede yer almaması anlamına gelir.

Türkiye’de 1980 darbesinin, dünya çapında neo-liberal rüzgarların esmesiyle kesişmesi tesadüf olmasa gerek. Arman, toplumla birey, bizle ben arasındaki dengelerin altüst olduğu dönemin bir ürünü. Keza, kamu çıkarına çalışan bir çok kuruluşun yok pahasına satılarak özelleştirildiği dönemde de, Arman, gazeteciliğin özelleştirilmesinin sıradan bir aracı, hatta sembol-aracı haline getirildi.
Yanlış anlaşılmasın, ben magazin gazeteciliğine ilke olarak karşı filan değilim. Aksine Abdullah Cevdet ve Yalçın Pekşen örneklerinde olduğu gibi başarılı magazin gazeteciliğinin de, yani ille de toplumsal olması gerekmeyen, ama ‘Human Touch/Human İnterest’ tabir edilen yani ‘İnsana Değen/İnsanı İlgilendiren’ tekil yaşamların acı-tatlı yanlarını aktaran haberciliğin önem ve anlamını biliyorum.
Ama Arman’ın ve her gazetedeki Arman klonlarının yaptığı başka bir şey. Bu tarza Özkök ‘Gonzo’ gazeteciliği (GG) diyor.
Hemen ‘GG’nin ilk akla gelen tanımına gidelim:

‘’ Gonzo gazeteciliği, öznel bir şekilde yazılan, çoğu zaman muhabiri de haberin bir parçası haline getiren ve olayı birinci tekil şahısta anlatan bir gazetecilik uslubudur. Bu uslupta olgusal olanla kurgusal olan karıştırılarak verilmek istenen mesaj vurgulanır ve okur bağıtlanır. Gonzo sözcüğü ilk kez 1970 yılında Hunter S. Thompson’un bir yazısını betimlemek üzere kullanıldı. Thompson da bilahare bu uslubu yaygınlaştırdı. (...) Gonzo gazeteciliği, haberin doğruluğundan çok usluba önem verir ve izlenip aktarılan konu ya da olay hakkında bağlam yaratmak için çoğu zaman kişisel deneyimlere ve duygulara yer verir. Gonzo gazeteciliği, gazetelerin öncelik verdiği ‘cilalanmış’ ve edit edilmiş ürünlerine yüz vermez, konunun çetrefil yönlerini deşmeye çalışır. Gonzo gazeteciliğinde, alıntı yapmak, istihza, mizah, abartı ve hatta hakaret yaygın olarak kullanılır''. (Wikipedia, Gonzo Journalism)
Anlaşıldı mı?
Bugünkü gazeteciliğin en önemli eksikliği olan doğruluğu tamamen pas geçen bu tarzı övmenin altında ne yatıyor?
Arman da büyük bir ihtimalle bu tanıma karşı çıkacak, kendisini öveyim derken yerin dibine batıran Özkök’e hafif de olsa serzenişde bulunacak (mı?).
Özkök, galiba farkında değil ama Gonzo tabiri, meslekte olumsuz çağrışımı olan pejoratif bir deyim. Mesela tıp dünyasında operatörler, başarısız meslekdaşlarından söz ederken ‘Bırak yahu kasabın teki...’ derler ya, gonzo da gazetecilikte aşağı yukarı o anlama geliyor. Ben şimdiye kadar yerli ya da yabancı literatürde Gonzo sözcüğünü olumlu olarak kullanan bir tek Özkök’e rastladım. Bu da ona yeter!
Cehaletin cesareti mi, iktidarın kibiri mi?

29 Nisan 2009 Çarşamba

HUKUK DEVLETİNİN GENEL KURMAY BAŞKANI

• Orgeneral Başbuğ’un günler öncesinden ilan edilen basın toplantısında söyledikleri, ‘Maraton’ programında olduğu gibi uzun uzun tartışılıyor. İlk yorumların çoğu olumlu. Ama ilkesel ve yapısal olarak askeri vesayeti, egemen medyanın TSK yanlılığını değerlendiren pek yok.



Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un 29 Nisan 2009 Çarşamba günü Ankara’da yaptığı basın toplantısı, TSK-Medya ilişkileri açısından, ayrıca Türkiye’de ordu-siyaset ilişkileri açısından önemli, tartışılmaya, irdelemeye değer.

Öncelikle herhangi bir hukuk devletinde, parlamenter rejimin egemen olduğu demokratik bir ülkede, Genel Kurmay Başkanı, medyanın en üst düzey yöneticileri ile bu tür siyasi içerikte bir basın toplantısı düzenlemez. Çünkü Başbuğ’un değindiği konuların en fazla üç ya da dördü hariç, tamamen siyasi iradeye ait konulardı. Zaten bu nedenle de, üniformalı Genel Kurmay Başkanı, kah Cumhurbaşkanı, kah Başbakan, kah Dışişleri ya da Adalet Bakanı gibi konuştu. Bazı kısımlarda bir medya eleştirmeni/akademisyeni ya da RTÜK Başkanı giysilerine bürünen Orgeneral Başbuğ, zaman zaman da siyasi parti lideri gibiydi. Atanmış bir askeri yetkili olarak Başbuğ, seçilmişlerin ilgi ve yetki alanına giren konularda görüş belirtti. Türkiye’deki rejimi ‘Askeri Vesayet’ olarak niteleyen AB yetkilileri ya da yerli gözlemcilerin görüşlerini doğrulayan Orgeneral Başbuğ, her ne kadar daha çok savunma konumunda da olsa, TSK’nin Türkiye siyasi hayatındaki imtiyazlı konumundan vazgeçmeyeceğini itiraf etmiş oldu.

Orgeneral Başbuğ, daha önceki bir basın açıklamasında el-kol hareketleriyle zenginleştirilmiş, parmak gösteren sinirli tutumundan uzaklamış bir profil çizdiğine göre, o tutumunu da tekzip etmiş oldu.

2.5 saat süren basın toplantısının hemen ardından yapılan bazı televizyon yorumlarında bu uygunsuzluk belirtilse de, ‘Türk Demokrasisinde böyle şeyler oluyor’, ‘Aslında konuşması iyi oldu, ordu şeffaflaşıyor’ gibi gerekçelerle, Başbuğ aklanmaya çalışıldı.

Bir hafta önce ilan edilen bu basın toplantısı için medyanın ağır topları da takım elbiselerini kuşanıp içtimaya katıldı. Dolayısıyla hukuk devletinin Genel Kurmay Başkanı, hukuk devletinin Apoletli Medyası tarafından da onaylanmış oldu.

Soru-cevap bölümünde, hükümet yanlısı bir televizyon kanalının haber müdürünün ‘Efendim, bu gergin konular tartışılırken ortamı biraz yumuşatayım. Doğum gününüz kutlu olsun!’ şeklindeki girizgahı, sempatik ve insani görünse de, mesleğin ve kamusal alanın ciddiyeti ile özel hayatın samimiyeti arasındaki sınırı ihlal etmiş oldu.

Gerçek anlamdaki herhangi demokratik bir ülkede, böyle bir manzara ile karşılamazsınız. Genel Kurmay Başkanları, savunma muhabirleriyle muhattap olur, basın toplantılarında da sadece askeriyeye ilişkin açıklamalar yapar. Siyasi konudaki soruları da -ki savunma muhabirleri de bu tür konulara girmez- ilgili siyasi yetkililere gönderir. Ola ki herhangi askeri bir yetkili, demokratik bir ülkede, Başbuğ gibi siyasi konularda görüş belirtirse, siyasi irade tarafından ya uyarılır ya da işten el çektirilir. İspanya’da orta düzey bir askeri yetkili hükümetin ETA politikalarını eleştirmeye kalktığında başına gelen buydu.

Ne var ki Türkiye’deki sivil demokasinin gücü, bir dizi siyasal ve askeri gelenek, Başbuğ’u önemli bir siyasi figür haline getirmiş durumda. Egemen medya da bu durumu eleştireceği yerde kabullenmiş görünüyor hatta bu konuma ‘şeffalaşma’ kılıfını uyduruyor.

Başbuğ’un ‘TSK şeffaftır, her konuya açıktır, istediğiniz soruyu sorabilirsiniz’ şeklindeki yaklaşımı da Çarşamba günkü toplantıda somut olarak tekzip edildi. ‘Kürt halkının Türkiye halkı kavramındaki yeri nedir?’ şeklindeki soruyu pas geçmek zorunda kalan Başbuğ, gazetecilerin sorularını formüle etme şekillerine de müdahale etti: ‘Ergenekon adını kullanmayın’, ‘O ifadeyi keşke kullanmasaydınız’(Bir DTP milletvekilinin ‘Seçim sonuçları Kürdistan sınırlarını belirledi’ şeklindeki açıklamasına sorusunda yer veren bir gazeteciye verdiği yanıt).

Başbuğ’un çelişkileri bununla da sınırlı değil: TSK’nın Meclis’i veya herhangi bir Partiyi boykot etmesinin sözkonusu olmadığını açıklayan Başbuğ, bilahare, ‘Terör örgütüyle ilişkilerine açıklık getirmediği için DTP ile aynı çatı altında bulunmayacaklarını’ söyledi. Tabi ABD Başkanı Obama TBMM’ye geldiği zaman bir kuraldışı uygulaması yapılsa da...

Keza Başbuğ, Genel Kurmay’ın akreditasyon meselesindeki tutumunu da muğlak bırakmak zorunda kaldı.Dolayısıyla TSK’nın sadece bir kısım medya için şeffaf olduğunu, sadece bazı medya organlarının yöneticilerinin istediği soruları sorabileceğini anlamış olduk.

Başbuğ, tüm siyasilerin favori sporu olan ‘Medya Eleştirisi’ne de girmekten çekinmedi. Haber değeri konusundaki ulvi görüşlerini de açıkladı ayrıca haberin veriliş şekilleri hakkında da mülahazalar yürüttü.

Bu konuda söylediklerinin doğru ya da yanlış olduğunu tartışmak yanlış. Çünkü söylediklerini mesela bir iletişim akademisyeni ya da gazeteci söylese, oturup tartışırsınız. Ama bu sözleri söyleyen Silahlı Kuvverlerin üniformalı en üst düzey yetkilisi ise, sadece bu uygunsuzluğu belirtip geçmek gerek.
Bölgeyi bilmeyen, askerlikten anlamayan bir sivil kalkıp da Orgeneral Başbuğ’a, ‘Efendim, siz 5. taburu dağın arka tarafına kaydırıp, vadiden de tank taburunu hedefe gönderseniz....’ dese, Başbuğ ne hisseder? Ne cevap verir?

80’li yıllarda sıkıyönetim günlerinde, altdüzeyli askeri yetkililer gazetelere teleks gönderip, mesela ‘Bakırköy’de meydana gelen trafik kazası, iç sayfalardan, tek sütuna, küçük puntolarla verilecektir’ şeklinde emirler gönderirdi. Bu gazetecilik hatta sayfa sekreterliği artık askerler hatta Genel Kurmay Başkanı tarafından çok cazip bir meslek olarak algılanıyor galiba...

Basın toplantısında, kimi zaman gazetecilerin sormadığı soruları da, bizzat kendisi sorup yanıtlarken, medya temsilcilerinin gündemi yeteri kadar izlemediğini de sinik bir uslupla belirtti.

Başbuğ’un bir başka talihsizliği de, Türkiye’nin ne kadar büyük ve önemli bir devlet olduğunu en az 3-4 kez söylemesine rağmen, sadece son 2 gün içinde Bostancı, Bilkent ve Lice’deki şiddet olaylarının böylesine büyük ve önemli bir devlette neden gerçekleştiğini açıklama zahmetine katlanmaması oldu.

Genel Kurmay Başkanı, Ergenekon konusunda satır aralarında mesajını verirken, TSK’yi, mensuplarını ve emeklilerini gizli-açık savunurken, sık sık adalete ve yargıya güvenilmesi gerektiğini söylemeyi de ihmal etmedi. Üstelik ‘hukuk devleti’ deyimini de sık sık kullanmayı unutmadı. Ancak, askeri makamların ve özellikle de askeri yargının bu konularda hiç bir girişim gerçekleştirmediğini belirterek, TSK’nın önemli bir açığını/eksikliğini faş etmiş oldu.

Doğa, yapı ve gelenek itibarıyla, her zaman çok içten olmasa da, sürekli olarak iktidar yanlısı niteliği ağır basan, TSK’ya karşı koşulsuz şartsız destek veren ve sevgi besleyen Türk egemen medyasının yöneticilerinin hiç biri de, makul bir formülasyon içinde, Genel Kurmay Başkanına şu soruyu soramadı: ‘’Siz sürekli olarak hukuk devletinden sözediyorsunuz. Hukuk devletinde, Genel Kurmay Başkanı neden böyle siyasi basın toplantısı yapma ihtiyacını duyar? ‘.

28 Nisan 2009 Salı

Tencere dibin kara...


Medya eleştirisi, egemen medya organlarından biriyle organik ilişkisi olan gazeteciler tarafından hakkıyla yapılamaz. Medya eleştirisi, rakip medya organlarını eleştirmek değildir. CNN Türk’de Ayşenur Arslan’ın ‘Medya Mahallesi’, son Bostancı çatışmasında bir kaç çelişkinin su yüzüne çıkmasına vesile oldu.


Televizyon kanallarının üçünde (NTV, CNN Türk, TRT) medya (eleştiri?) programları yayınlanıyor. Ben bunlardan düzenli olarak NTV’dekini izlemeye çalışıyorum. Ruşen Çakır ile Mirgün Cabas’ın programı gerek sunum, gerek içerik, gerekse tempo açısından bana genel olarak olumlu görünüyor. Ayşenur Arslan’ın programını, aynı saatte olduğu için çok az izleyebildim. Arslan, son zamanlarda gazetelerin yazı işleri toplantısına konuk olduğu için bir yandan daha sahici görünüm veriyor (Sanki her sabah yazı işleri toplantısı ekranda gördüğümüz gibi gerçekleşiyor!) ama bir yandan da tartışma konularını konuk olduğu gazete ya da yayının ilgi ve haber alanı ile sınırlı tutmak zorunda kalıyor. Halbuki NTV’nin adı Yazı İşleri olan programında günün tüm medya haberleri süzgeçten geçiriliyor, tahlil ediliyor ayrıca en önemli buldukları haberin ya da köşe yazısının yazarını da konuk ediyorlar. Üstelik CNN Türk’de Ayşenur Arslan, çoğu zaman konuklardan daha uzun konuşuyor. Röportaj/Söyleşi konusundaki doktora çalışması geçenlerde yayınlanan Sedef Kabaş’ın TRT’deki Medya Medya programını çok az izleyebildim. O, farklı bir format.
Medyanın, gazetelerin, televizyonların, köşe yazarlarının ekranda tahlil edilmesi, tartışılması kuşkusuz olumlu. Aslında eskiden de, 5-6 yıl öncesinde de, bu tür programlar vardı bizim televizyonlarımızda. Ben mesela Ahmet Tezcan’ın daha sonra İnternet sitesine dönüşen ‘Dördüncü Kuvvet Medya’ programını hatırlıyorum. Tezcan, bir kaç farklı kanalda bu programı yürütmeye çalışmış, hatta bir keresinde naklen yayında (Canlı değil naklen!) istifasını açıklamak zorunda kalmıştı. Bu programa bir kaç kez katıldığımı ve memnun ayrıldığımı hatırlıyorum. Ama Tezcan’ın medya eleştirisi ve kanal işverenlerinin tahammülsüzlüğü konusundaki düş kırıklığı o kadar büyük ve derin olmuştu ki, medya eleştirmenliğini bıraktıktan bir süre sonra Başbakan Erdoğan’ın basın danışmanlığına transfer olmuştu. Kimilerine göre terfi, bana göre tenzili rütbe...Çünkü Tezcan saf değiştirmişti. Egemen medyayı ya da egemenlerin medyasını eleştirme işlevinden iktidarın basınla ilişkilerini düzenleyen kuruma geçiş, esaslı bir değişim hatta dönüşümdür. Neyse...

Bir aralar galiba Flash TV’de Oral Çalışlar da bir medya programı yaptı ama ömrü kısa süreli oldu. Digitürk’den ya da uydudan izlenebilen bazı televizyon kanallarında da sabah basın taramasıyla medya eleştirisi arası karışık bir-iki programa rastgeldim ama bende öyle çok derin izler bırakmadı.

Medya eleştirisi, önemli ve özerk bir alan. Mesela her gazeteci, diplomasi muhabirliği yapamaz ise, -çünkü yabancı dil, hariciyenin gelenekleri ve kaçınılmaz olarak biraz da uluslararası tarih, hukuk bilmek gerekir- her gazeteci/haberci de medya eleştirisi yapamaz, yapmamalı. Çünkü bu medya eleştirmenliğinin de kendine has bir dizi kuralı, koşulu, yaklaşımı var.

Bostancı’daki son çatışma sürecinde ve ‘coverage’ında sıcağı sıcağına bir çelişki yaşandı: CNN Türk’deki ‘Medya Mahallesi’nde ‘mahallenin ablası’ (Ne kadar beylik sıfat ve ünvanlar değil mi? Popüler olmak için mi seçiliyor acaba bu sözcükler) Arslan, NTV’nin kendi kameramanın vurulmasını olaydan 45 saniye sonra vermesini eleştirirken kameramanın ailesinin haberi yok iken bu haberin verilmemesi gerektiğini söylemiş, hızını da alamayıp ‘Destur’ sözcüğünü de kullanmış medya için. Arslan, herhalde bilmiyor, aileye haber verme gerekliliği hatta zorunluluğu yaralanma değil ölüm vakaları için geçerli. İkincisi, televizyon kanalı zaten olay yerinde, çekimde, dolayısıyla vurulma anını o sırada yayına vermeyip, yani kesip, kameramanın ailesine haber vermek sözkonusu değil.
CNN Türk’deki ‘Medya Mahallesi’ programı NTV’yi eleştirmek için yayın yapıyorsa söylenecek bir şey yok. Ama başkasını eleştireceksen önce sen kendin işini doğru dürüst yapacaksın. CNN Türk, kurşunla vurulup yerde kanlar içinde yatan yurttaşı, NTV kameramanı diye sunuyor. Arslan’ın buna bir diyeceği yok mu? Arslan gitsin CNN Türk Haber Merkezine sorsun: Bu haberi yayına vermeden önce NTV kameramanının ailesini haberdar ettiniz mi diye...
Kötü tesadüf. Ama bu tür olaylar sık yaşanabilir. İşte medya eleştirisi ya da medya programı yapmanın en önemli güçlüklerinden biri de bu. Siz bizzat kendiniz haberci iseniz, medya eleştirisi öyle boş zamanlarda yapılacak bir iş değil. Daha da önemlisi tam anlamıyla bağımsız ve özgür olmadığınız zaman yani sizin eleştiri alanınıza giren medya organlarıyla organik ilişkiniz var ise, bu işi doğru dürüst yapamazsınız. Mesela Arslan kendisini NTV’yi eleştirmekte son derece hür hissedebilir. Ama Arslan, Star TV, Kanal D, CNN Türk ya da Doğan grubuna ait herhangi bir medya organını bu kadar rahat eleştiremez. Hatta yerini sağlam tutmak istiyorsa hiç eleştirmez, eleştiremez.
Bence nispeten başarılı bir iş yapmalarına ve her geçen gün performansları iyiye gitmesine rağmen Çakır-Cabas ikilisi de gün gelir güç duruma düşer. Çakır, Vatan gazetesinin köşe yazarı, dolayısıyla bu gazetenin yayın politikaları ya da köşe yazarlarını eleştirmede kendini çok rahat hissedemez. Arkadaşlıklar, dostluklar, meslekdaşlık, ortak patron olgusu bu olumsuz hissiyatın altyapısını oluşturur. Keza Cabbas da NTV’deki herhangi bir olumsuzluğu rahat bir şekilde dile getiremez. Ya da Doğuş Holding’in olası bir olumsuzluğunu rahatça faş edemez.
Kabaş’ın programlarını, üzerinde görüş belirtecek kadar izleyemediğim için bir şey söyleyemeyeceğim. Aslında teorik olarak bir kamu kuruluşu olan TRT’de Kabaş’ın, Doğan ya da İslamcı demeden tüm medyaya eleştirel ve eşit yaklaşması mümkün. Ama TRT’de dışarıdan program yapanların büyük bir çoğunluğu İslamcı ve iktidar yanlısı akım ve medya organlarına öyle özel olarak toz kondurmama hassasiyetini zaten yeteri kadar gösteriyorlar.
Batı’da medya eleştirisini işte bu nedenlerle genellikle ya iletişim akademisyenleri ya da emekli gazeteciler yapıyor. Bu iki kesimin iki önemli ortak özelliği var: Medya organlarından ve medya ortamından organik olarak uzaktalar. Artı, konunun teorik ve/veya pratik yanlarını iyi biliyorlar.
Son bir nokta, medya eleştirisi kurumunun yıldızının ilk parladığı 90’lı yılların başında mesela ABD’de CNN’in de Knight medya grubunun da medya eleştiri programları, kitapçıkları vardı. ‘Aman ben kendimi eleştireyim de başkası beni eleştirmesin’ yaklaşımıyla yapılan ve esas olarak hakiki medya eleştirisinin önünü kesmeye yönelik bu yayınlar tabi ki uzun ömürlü olmadı. Ayrıca medya okur-yazarlığı düzeyinin yüksek olduğu ülkelerde, tahrifatçıyla eleştirmenin aynı kurumdan olması, hatta bazen aynı kişilerce yapılması hiç de inandırıcı değildi.
Sonuç olarak bir gün, ya güç duruma düşüp suskunluğu tercih etmek ya da açık açık konuşup işini kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıya kalmak istemiyorsa ‘medya eleştirisi’ yapan arkadaşlar, o günü beklemeden bu işi konumu uygun olan ehil kişilere bıraksınlar. Yok ille de bu işi yapmakta israrlı iseler, o zaman egemen medya ile organik ilişkilerini kessinler. Bağımsız ve özgür bir gazeteci olarak benim tanıdığım bu arkadaşlar eminim o zaman çok daha iyi programlar yapabilecektir. Tabi burada küçük bir sorun var: Bu güzel programları hangi kanal yayınlayabilecek?
Benden yardım/destek bu kadar. Bu son soruya da o arkadaşlar yanıt bulsun artık. Benim sorunum değil ki zaten..