24 Nisan 2009 Cuma

ŞİŞMAN VE YÜZSÜZ İFRİT (*)

(www.İktidarsiz.com’da Nisan yazısı)

Hikaye doğru ise aç kalmış Amerika’nın nispeten kıytırık devlet üniversitelerinden birinin kampüsünde, cola ve bagel’la idare etmiş. Üniversite bitirmiş hatta sonra ‘Profesör’ olmuş. Ardından Istanbul’a gelmiş. Boğaziçi’ndeki akademisyen nomenklaturasına yeni bir makam eklemiş: Full-time ve part-time hocaların yanı sıra, ‘Some-time Prof.’ unvanını almış. Bir süre sonra Türkiye’nin en zengin şahsiyetlerinden biri oldu.

Sarışın kadınların bir kategorisi için Fransızca ‘Fausse Blonde /Vraie Conne’ denir. ‘Sahte Sarışın/Hakiki Gerzek’ anlamında. Bu galiba ‘Vraie Blonde/Vraie Conne’ familyasından. Ten rengi temelinde ayrımcılığa hele aşağılamaya herhalde hepimiz karşıyız, ama zeka ve dürüstlük konusunda aynı hassasiyeti göstermek zorunda değiliz galiba.



Girizgâhta bu hanımefendiyi hatırladım. Çünkü kendisini Türkiye siyaset dünyasına hediye eden (Acı Hediye) kahramanımızdan söz edeceğim. Bizim ‘İktidarsız’ bir süre dinlenip yeniden sahalara dönünce, hanımefendi Başbakanlık yaptığı dönemde, Rizeli bir başka eski Başbakan beyefendiye ‘Siz iktidarsızsınız’ demişti. ‘İktidara gelemezsiniz’, ‘İktidara gelecek siyasal gücünüz yok’ demek istemişti aslında. Türkçesinin kıtlığı siyasi-porno bir gafa neden olmuştu.

Allah -ya da kim uğraşıyorsa bu işlerle- kendisine uzun ömürler versin, ama bizim kuşağın siyasal biyografisinde çok uzun bir süre hepimizi olumsuzca meşgul edip (hapislerde, sürgünlerde, işsizlikte) adeta ideolojik olarak işgal eden fötr şapkalı şişman çoban eskisi, bir Amerikan kumpanyasının yerel yetkili bayiliği, barajlar kralı gibi kartvizitlerin yanı sıra Başbakan, ana muhalefet lideri sonra da Cumhurbaşkanı olarak hep var oldu. Ben ilkokuldayken Başbakan olan biri, ellimi aştığımda Çankaya’da oturuyorsa, hem bu memlekette hem de bu adamda bir anormallik var demektir. Mesela ben Fransa’da üniversite öğrencisi iken Bakan olanların çocukları şimdi bakan filan oldu. (Delors, Debre). Baba lakaplı bizimkisinin çocuğu olmadığı için herhalde, hâlâ buralarda. Şimdilerdeyse akil adam rolünde...

Meclis tutanakları ile gazete koleksiyonlarını karıştırsak nelerle karşılaşırız? Mesela, ‘Yollar yürümekle aşınmaz!’ deyişinin altında toplantı ve gösteri hakkı nasıl da küçümseniyor. İktidar söylemi tabii. Atıyorum, Konya’nın bilmem ne ilçesinin Aşağıkuyu köyüne bağlı Topraklı beldesi muhtarının karısının adını ezbere bilir diye överler bu adamı. Bir de 1961’den 2000’e kadar yeni adıyla Türkiye İstatistik Kurumunun yayınladığı bütün üretim miktarı rakamlarını bir çırpıda söyler derler. İnsan değil arşiv, hatta seyyar bilgisayar. Yani lap top...

‘Bu Meclis’te vatan haini Nazım Hikmet hakkında ilk kez siz olumlu bir söz etme cüretini gösterdiniz’ diyen yine kendisidir. Deniz Gezmişlerin asılmasını da hararetle destekleyenlerin elebaşıdır. ‘Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz’ de onun CV’sindeki kanlı bir cümle.

Askerler darbe yaptığında fötr şapkasını bile alamadan sıvışıp gittikten bir müddet sonra Cumhuriyet gazetesinin de desteğiyle ‘Bir Bilen’ tahtına oturan, adını yeni kurulan partisine vermekten çekinmeyecek kadar egoist ve kariyerist bir et-kemik kümesi... Ulusal Ombudsman yapacaklardı ilk emekliliğinde. Kanun çıkmadı neyse ki...

Bir arkadaşım var, hayatında eline bıçak bile almamış, ‘30 yıldır haftada en az bir-iki gece rüyamda sırtıma roketatar alırım ya da elime makineli tüfek, imha ederim ben onu’ demişti bir keresinde. Hâlâ arada bir televizyonda göründüğünde ürtiker çıkartıyormuş arkadaşım. ‘Pişmiş kelle...’ dedi, sinirli bakışlarla. Sevindim, yalnız değilmişim. Siyasetin duayeni bu zat ise, bu bir ölçüdür.

Çok mu karamsarım? Türkiye televizyon manzarasında entelektüel tartışmaları Reha Muhtar ile Aysun Kayacı’nın esmeri yapıyorsa, Akil Adamlık da haliyle bizimkisine kalıyor... Bu adam iktidar ise, iktidarsız olmak için bundan daha iyi bir gerekçe olur mu?

(*) İfrit sözcüğü hakkında alıntı bir tanım (http://nedir.antoloji.com/ifrit/)
SuperMike
Bay, 89 Papua Yeni Gine

Hahhahh.. Basında, 'köşelerde', televizyonda ve şimdilerde giderek artan bir şekilde internette sıklıkla gördüğümüz bir yaratık türüdür... Habistir... Aptal insanların zihinlerini yiyerek beslenir... Onları azaba çağırır.. Onlar da koşarak giderler...
Kendisine mühlet verildiği için buna bir süre daha devam edecektir...Ama son demlerini yaşamaktadır. Mühleti biter bitmez, peşindekilerle birlikte 'başka bir ortamda' ağırlanacaktır. :)

21 Nisan 2009 Salı

ERGENEKON:12. DALGANIN YARATTIĞI DÖNÜŞÜMLER

Gerçek Hayat dergisinin sorularına yanıtlar:

Ergenekon hadisesinin 12. dalgasında hem somut ‘hukuki’ uygulamalarda hem de bu uygulamaların medyaya yansımalarında sorunlar var:

Savcılık makamı, adeta kanıt yaratmak/üretmek konusunda sıkıntı çektiğini itiraf edercesine kanıttan suça gitmek yerine sanal zanlılar oluşturmak ve onlarda kanıt aramak/yaratmak yöntemini sürdürüyor. Bu sanal zanlıların arasına Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Prof. Türkan Saylan gibi kamuoyunun önemli kesimlerinde itibar sahibi kurum ve kişiler de eklenince, Ergenekon soruşturmasını şimdiye kadar desteklemiş olan bazı yazar ve gazeteciler bile eleştirel konuma geçmek zorunda kaldı. En az iki AKP’li Bakan da (E.Günay ve H.Çelik) uygulamaları açık bir dille kınadı. ÇYDD ve Prof. Saylan ile PKK arasında ilişkiler kurulmaya çalışılması, ÇYDD’nin eğitim alanındaki etkinliklerin bu gözaltı kampanyası ile sekteye uğraması, Ergenekon dava ve soruşturmasının hukuk kulvarından çıktığı izlenimini güçlendirdi. Ergenekon ilk başlarda darbecilikle özdeşleşirken, 12. dalgada Ergenekon artık AKP karşıtlığına dönüşmeye başladı. Savcılık makamının sapla samanı karıştıran, hukukla siyaseti birleştiren bu uygulamaları ‘boomerang etkisi’ yaratarak artık neredeyse darbeciliği meşru hale getiren bir aşamaya geldi. Rektörlerin tutuklanmasını kınayan binlerce kişi Ankara’daki gösterilerde ‘Hepimizi Ergenekoncuyuz’ diye slogan atıyorsa, bunu düşünmek lazım.

Oysa ki, Ergenekon süreci, ilk başta açıklanan amacına uygun olarak birinci dalgada Marmaris tarafına uğrasa idi, tüm zanlıları sabaha karşı ev basarak değil daha uygar yöntemlerle sorgulasa, aslında tutuklaması gereken bazı dört yıldızlıları bir gün gözaltında tutabildikten hemen sonra salmak zorunda kalmasaydı, ideolojik olarak pek matah bir akım olmasa da Kemalizmle, hukuki olarak bir suç olan darbeciliği tefrik edebilseydi bugün yaşadıklarımızı yaşamamak mümkündü.

Ama Türk devlet geleneğinde/refleksinde en küçük fırsatı kullanarak muhalefeti ezmeye çalışmak kayıtlara çoktan geçmiştir. 1925’de Şeyh Said ayaklanmasını fırsat bilen dönemin iktidarı Ahmet Emin Yalman gibi muhalif gazetecileri, daha sonra da İzmir Suikastını bahane edip Cavid Bey gibi eski İttihatçıları ya kodese ya da darağacına göndermesini bilmiştir.

Ergenekon yanlısı ve karşıtı olmak üzere kesin çizgilerle ikiye ayrılmış olan Türk egemen medyası, 12. dalgada Savcılık makamının ve siyasi iktidarın yaklaşım ve uygulamalarını ortak bir platformda kınamaya başladı. Henüz sanık kimliğini bile almamış akademisyenleri, gözaltına alındıktan sonra ‘Postallı hocalar’ diye niteleyen Taraf gazetesi bile Prof. Saylan’ı destekledi.

Prof. Türkan Saylan, 12. dalgada mağdur duruma düştüğünde gerek cüzzama karşı yürüttüğü tıbbi mücadelesi gerekse ÇYDD bünyesinde eğitime katkısı ile gündeme gelirken az sayıda da olsa bazı medya organları Prof. Saylan’ın yaşını ve sağlık durumunu önplana çıkardı. Prof. Saylan’ın tüm sağlık engellerine rağmen çalışmalarına devam etmesi, basın açıklamaları yapması ÇYDD kurucusu ve Başkanının kararlılığını sergilerken kamuoyunda ‘Dirençli, davasına inanmış, sağlam bir hoca’ görünümünü kuvvetlendirdi. Ekranlarda, savcılığın gözaltına aldığı kişilerin sağlık sorunlarıyla boğuşurken görünmesi, kimi izleyicilere ‘Hasta insanlara bu ne eziyet!’ dedirtebilir.

Türkiye’de galiba 20. yüzyılın başından bu yana iki ana siyasal/ideolojik/toplumsal/kültürel akım arasında devam eden mücadelenin en garip yanlarından biri, her iki kesimin birbirine karşı ciddi siyasal-ideolojik mücadele yöntemleri benimseyeceğine, genel olarak belden aşağı, hileli vuruşlar, tuzak ve komplolarla dolu metodlarla savaştığını hala görmekteyiz. Hukuk olmayan bir mekanda siyaset de pek tadsız...