24 Ocak 2009 Cumartesi

Komiser Gazeteci !

Geçmişte örnekleri olsa da, son dönemlerde yeni bir gazeteci tipi tezahür etmeye başladı. Kuşkusuz bu kategori içinde yer alan şahısların kişilikleri tartışma konusu olmamalı. Çünkü yeni marka gazeteciler, esas olarak mevcut medya düzeninin tipik/karakteristik birer ürünü/sonucu. Medya manzarasındaki değişikliklere uygun ve uyumlu olarak gazeteci profilinde de değişiklikler beliriyor. Medya-iktidar ilişkileri yoğunlaşıp sınırlar flulaştıkça, gazeteci-politikacı kimlikleri de birbirine karışıyor. Siyasi iktidar, her kurum ve kişiyi kendi müştemilatı haline getirmeye çalışıyor.

Gazeteciler çok farklı nedenlerle (Kapanma, daha iyi iş teklifi, yönetimle anlaşamamak, işverenin değişmesi, özel sebepler, vs...) çalıştıkları medya kurumundan ayrılıp bir başka medya şirketinde çalışmaya başlayabiliyor. Bu durum, son derece normal, üstelik sık karşılaştığımız bir durum. Sözkonusu gazeteci, sadece çalıştığı alanı/mekanı değiştiriyor, ama esas olarak aynı mesleği yapmaya devam ediyor.

Özellikle ekonomi alanında görev yapan muhabir ve editörlerin, mesleğin belirli bir aşamasında, gazeteciliği bırakıp halkla ilişkiler alanına kaydığına da sık tanık olduk. İki işi bir arada yapmamak kaydıyla bu tür transferde de çok fazla sorun yok.

Ne var ki, işlev, konum ve siyasal nitelikleri neredeyse tamamen zıt olan iki alandan birbirine geçiş sorun yaratıyor. Özel olarak iktidar genel olarak siyaset alanı ile gazetecilik arasındaki gidiş-gelişler ya da eşzamanlı yani çifte istihdam çeşitli boyutlarda çeşitli sorunlar yaratıyor:

Bir kaç somut örnek:

Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde gazetecilerin, gazete sahiplerinin bir kısmı aynı zamanda milletvekili olarak atanıyordu/seçiliyordu. En tipik örneği Yunus Nadi. Zaten Kurtuluş Savaşının bir aşamasından itibaren Mustafa Kemal'in hemen yanıbaşında yer alan Nadi, aslında Amerikalılardan yaklaşık 60 yıl önce "embedded" tabir edilen "yapıştırılmış/gömülmüş" gazetecilik faaliyeti yürüttü.

Gazi'nin yanında, katip gibi not alıp ertesi gün bu bilgi, görüş ve fikirleri, tırnak kullanma ihtiyacı duymadan başyazı formatında gazetesinin birinci sayfasına aktardı.

Benzeri bir uygulamaya 12 Eylül döneminde darbenin bir numarası Kenan Evren ile Milliyet'in başyazarı konumundaki Mehmet Barlas arasındaki ilişkilerde görebiliyoruz. Bu ilişki öylesine güçlü ve sağlamdı ki, Evren, bir keresinde dayanamayıp, mealen, "Barlas kafamın içindekileri hatta rüyalarımı okuyor ve köşesine yansıtıyor" demişti.

İktidar ile gazeteci arasındaki bu aşırı samimiyet, sınırsız yakınlık, gazetecinin kamunun, toplumun, okurun sesi olma özelliğini kaybetmesine neden oluyordu.

Bir başka olumsuz uygulama da, siyaset ile gazetecilik arasındaki gidiş-gelişler. Mesela, Hürriyet gazetesinin ebedi başyazarı Oktay Ekşi, 80 darbesinden sonra kurulan resmi olası muhalefet partisine girmek istemiş, bu nedenle gazetesinden ayrılmış ve aday olduktan sonra dönemin diktatörlüğü tarafından veto edilmişti. Bu durum üzerine Sayın Ekşi de sanki hiç bir şey olmamış gibi yeniden gazetesine dönmüş o enfes başyazılarını yazmaya devam etmişti. Burada kuşkusuz Ekşi kadar Hürriyet yönetimi de sorumlu olsa gerek.

Daha yakın zamandan iki örnek ise Ahmet Tezcan ve Akif Beki. Bu iki eski meslekdaşımız da uzun süre AKP iktidarında danışman/bürokrat olarak görev yaptıktan sonra, yeniden gazeteciliğe döndüler. Üstelik de AKP iktidarının medya alanında önemli operasyonlar yürüttüğü bir dönemde...Tezcan, AKP'ye hem siyasi hem de kan bağıyla bağlı bir gazeteye gitti. Sabah yazı işlerinden gelen duyumlara göre, Tezcan gazeteye daha çok bir komiser/denetçi sıfatıyla dönmüş. Beki'nin de benzer bir konumda "gazeteciliğe" dönmesi sözkonusu. Bu eski meslekdaşlarımız, çalıştıkları medya organlarında, diğer gazeteciler gibi, haber, yorum yazıp röportaj yapmak ya da sayfa sekreteri, foto muhabiri gibi çalışmak yerine, gazetenin yayın politikasının siyasi iktidarın çıkarları doğrultusunda uygulanmasını ve gelişmesini sağlamak üzere görevlendirilmiş görünüyorlar. Dolayısıyla eskiden Komünist Partilerin gelenek ve terminolojisinde yer alan bir kavramı, şimdi bu iktidar yanlısı gazeteler için de uygulamak mümkün. Hatta bence her şey şeffaf olacaksa bu yeni konum ve ünvanı gazetenin künyesine yazmak da okuru bilgilendirmek için yararlı olacaktır: KOMİSER-GAZETECİ!

Ombudsmanlar, medya kuruluşlarında, gazeteciliğin temel ilkelerinin ve okurların çıkarlarını savunmakla (teorik olarak) görevliyse, Komiser-Gazeteciler de iktidarın gazete içindeki çıkarlarını korumak ve kollamakla yükümlüler. Ombudsmanlar künyede yer alıyorsa Komiser-Gazeteciler de yer almalı bence.

Komiser kelimesinin Fransızcadaki anlamı "Komisyon" üyesi demektir. Mesela AB Komisyonunun üyelerine "Komiser" denir. Etimolojik anlamı, "talep üzerine iş yapan, sipariş üzerine görev gerçekleştiren" demektir. Daha yaygın bir kullanımla başka bir çok dilde de Polis teşkilatında orta düzeyde bir makamdır.

Komiser dedimse Cibali karakolunda görev yapan, Türk filmlerinde de Hulusi Kentmen'in ya da Nejat Uygur'un canlandırdığı sevimli komiserlerden sözetmiyorum. Gazete içinde, iş yapmadığı halde son sözü söyleme konumunda olan, Genel Yayın Yönetmeninin de üstünde bir otorite sözkonusu olan.

Normal komiserler, AB'de olsun Cibali karakolunda olsun, görevlerini yapar, maaşlarını alır, yaş ya da kıdemi gelince de emekli olurlar. Bizim komiser- gazetecilerin küçük bir sorunu var: Siyasi iktidar değiştiği zaman onlar da otomatik olarak işlerini kaybederler. O zaman bir kaç olasılık var:

- Fikri ve şahsi giysilerini ters-yüz edip yeni iktidarın basın komiseri olmak

- Muhalefete "düşmüş" eski gazetede normal gazetecilik ya da hala komiserlik yapmak

- Emekli olup anılarını yazmak, bir iletişim fakültesinde "Komiser Gazetecilik" dersleri vermek ya da yeni iktidarı karalamak amacıyla bir medya organında medya eleştirmeni olmak

Gazetecilerin mesleki örgütünün güçlü olduğu ülkelerde, ayrıca okur-yurttaşların bellek ve medya bilincinin yüksek olduğu ülkelerde yukarıdaki üç şıkda önerilenlerden sadece "Emekli olup anılarını yazmak" gerçekleşebilir.