27 Ekim 2009 Salı

Batman ve Kars İzlenimleri

Batman Gazeteciler ve Yayıncılar Derneğinin lokal açılışı ve ‘Güneydoğu’da Gazetecilik’ paneli ile Kars’ta Umut Vakfının ‘Bireysel Silahsızlanma ve Şiddet Haberleri’ konulu semineri boyunca gerek mülki amirler gerekse yerel gazetecilerin yeni konumlarını öğrenme fırsatım oldu. Bir alt-üst oluşun kaygı verici girişimleri…


Geçtiğimiz on gün içinde, ayrı ayrı, önce Batman sonra da Kars’da gazetecilikle ilgili iki toplantıya katıldım. Her iki kentde de yerel medyada görev yapan meslekdaşların yanı sıra mülki amirlerin yeni, farklı, ilginç davranış ve portrelerine rastladım. Liberal kesimlerde, dillere pelesenk olmuş ‘Türkiye değişiyor, devlet değişiyor, toplum değişiyor’ sloganının somut uygulamasını görme/yaşama imkanına kavuştum. Gerçi Ece Ayhan da, vakti zamanında, ‘Evet, Istanbul ‘da çok değişim var ama gelişim yok’ demişti…Bu nedenle özellikle Valiler, Emniyet Teşkilatı ve Basın-Yayın Genel Müdürlüğü camiasında saptadığım değişimlerin aslında pek de hayırlı değişimler olmadığını baştan belirtmem gerek.
Batman’da yılların gazetecisi, Çağdaş Batman gazetesinin yöneticisi, önceleri Cumhuriyet şimdilerde Doğan Haber Ajansının yerel temsilcisi Arif Arslan , diğer yerel medya organlarındaki arkadaşlarıyla birlikte sabırlı bir çalışma sonucunda, Belediye’nin de katkılarıyla, gazeteciler için güzel bir lokal yaratmışlar. Hem Batman Gazeteciler ve Yayıncılar Derneği lokalinin açılışı, hem de ‘Güneydoğu’da Gazetecilik’ konulu panele katılmak için Batman’a geldiğimde, öncelikle Mecburiyet Caddesindeki gençlik, canlılık, dinamizm dikkatimi çekti. Gerçi artık birkaç istisna dışında bütün Anadolu kentleri , galiba Özal döneminde başlayıp sonra da AKPli belediyeler, müteahitler ve kent planlamacıları sayesinde, birbirinin aynısı yerleşim merkezleri haline geldi: Alış-veriş merkezleri, yerli-yabancı ünlü markaların dükkanları, beş yıldızlı oteller, kafeler, İnternet ve oyun salonları, dershaneler, özel sağlık kuruluşları kent merkezlerinin vazgeçilmez mobilyaları haline geldi. Kentlerin tarihi ve orijinal dokusu, semtleri, yapıları, Özal-AKP’nin temsil ettiği yap-satçı, TOKİci, kısaca işportacı/tacir zihniyetin/uygulamanın kurbanı olmuş. Otomobil plakaları olmasa, bugün bir çok Anadolu kentinin ana caddesinde gezinirken, buranın hangi kent olduğunu, bilmeyen zor çıkarır.

Batman batmıştı ama çıkmış mı?


Batman, bir milletvekilinin, çok sayıda gazetecinin ve yurttaşın ‘faili meşhur’ cinayete kurban gittiği bir kent aslında. Hizbül-Kontranın da önemli bir üssü idi. Genç kız intiharlarıyla adı anılmıştı bu kentin yakın geçmişte. Neyse ki bu kabuslu geçmiş büyük ölçüde ortalarda görünmüyor. Sanki unutulmuş. Unutmak her zaman çok iyi bir şey mi? ‘Meşhur’lar yargılanıp mahkum edilmezse bu acılar yeniden hortlamaz mı?

Lokalin açılışı güzel oldu. Vali, Belediye Başkanı, Emniyet Müdürü hep beraber güzel bir açılış töreni yaptık. Gerçi Nazım Alpman ayrıntılı bir şekilde İnternethaber.com’da yazdı : Mülki amirlerin neredeyse STK söylemini benimseyen, İnsan Hakları ve Demokrasi sözcülüğüne soyunmaları ilk başta müspet bir görünüm yaratıyor. ABD’de doktora yapıp Emniyet Teşkilatının kilit noktalarına yerleştirilen şahsiyetlerin, Şeyh Said, Dersim İsyanları çerçevesinde Kürt meselesini bizle tartışmaları da önemli bir gelişme. Çünkü eskiden Valiler, gazetecilerin ellerini acıtmak için sıkarlardı, Emniyet Müdürleri de habercilik faaliyetlerimizi kısıtlamak için görev yaparlardı. Şimdilerde kent dışından gelen gazetecilere olağanüstü bir şekilde her bakımdan iyi muamele ediyor mülki amirler. Çok parlak, çok ilginç fikirler öne sürüyorlar. Aslında onların söylemlerinin tümü 657 sayılı kanuna muhalefet kapsamına giriyor. Ben bu maddeyi savunmuyorum ama dışarıdan gelen gazetecilere sevimli görünme çabaları içindeyken yürürlükte olan hükümleri hiçe saymak hoş değil. Ama bu tutum bilinçli ve kasıtlı. Çünkü böylelikle bu kişiler arkalarındaki gücün ne denli kuvvetli olduğu mesajını da vermiş oluyorlar. Zaten boş yere iki de bir ‘Sayın Cumhurbaşkanımız da böyle düşünüyor’ demiyorlar herhalde. Zaman zaman da bu yeni durumun ‘Hükümet politikasıyla’ ilgili olduğunu açıkça söylediler. Söylemi olumlu ama çok siyasallaşmış bir mülki amir kadrosuyla karşılaştık Batman’da. ‘Aman ne iyi, galiba devlet artık nihayet demokratikleşiyor’ diye düşünmeye başlıyordum ki, İHDlisi, Mazlum-Derlisi, Batmanlı yerel medyadaki arkadaşlar dahil, kentte yaşayan insanların neredeyse hepsi, ‘ Hocam, bakmayın böyle konuştuklarına, en küçük barışçı eylemde bile hepimizi karakola çekip sorguya alıyorlar hala. Yasal gösterilerde coplamalar, su sıkmalar da cabası…’ deyince, F tipi örgütlenmenin foyası ortaya çıkıverdi birdenbire. Hakikaten demokrat olmakla demokrat görünmeye çalışmanın ne kadar farklı şeyler olduğunu bir kez daha öğrendik. Kravat takmakla medeni olunamayacağı gibi…

Devlet-millet el ele ama nereye?


Neyse…Benzeri ama biraz farklı bir manzarayla Kars’da da karşılaştım. Umut Vakfının Türkiye’nin dört bir yanında yerel medya için düzenlediği ‘Bireysel Silahsızlanma’ seminerlerinin Kars durağında medyada şiddet haberleri bağlamında ‘Nefret Söylemi’ gündeme geldi. Kars seminerinde mülki amirlerle gazeteciler arasında yeni ve gerçekten pek orijinal bir ilişkiye tanık olduk. Kars ve çevre illerden gelen yerel medya mensuplarının yanı sıra Umut Vakfı , Vilayetlerin Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlerini de seminere davet etmiş. Böylelikle devlet memuru statüsündeki kişilerin de ‘Bireysel Silahsızlanma’ gibi hayati bir konuda bilgi sahibi olmaları ve onların da bu konuda katkı sunmaları beklenmiş. Yerel medyadan kıdemli bir arkadaş, günlük habercilik faaliyeti sırasında Valiliklerin çıkardığı engellerden sözedince, 35-40 kişilik salonda arkalardan davudi bir sesle ayrıca pek nazik olmayan bir uslupla bir uyarı geldi: Genelleştirme! Neyse, ben tartışma oturumu yöneticisiydim, itiraz eden kişiye, ‘Evet şimdi sözü arkadaşa veriyorum' diyerek mikrofonun ona iletilmesini sağladım. Yanımdaki birisi alçak sesle ‘O, arkadaş değil, Valiliğin müdürü’ dedi. Müdür bey, Ağrı’daki uygulamayı anlattı: ‘Biz birlik beraberlik içinde çalışıyoruz yerel medyadaki arkadaşlarla. Bakın mesela buraya da Vali Bey araç verdi onunla hep beraber geldik. Günlük çalışmada da Ağrı’daki gazeteci arkadaşlar haberi çıkarmakta zorlanınca biz hemen yardım ediyoruz, onlar da bize yardım ediyor tabi. Haberleri birlikte hazırlıyoruz.’.Dinlerken, adam sanki 30’lı yılların sonunda İtalyanca ya da Almanca konuşuyormuş gibi geldi. Kendinden son derece emin, her türlü eleştiriye kapalı ve sürekli olarak ‘birlik ve beraberlik’ mesajı veriyor, biraz da dayılanıyor sanki. Salonda birkaç kişi ‘Ya işte sorun tam da bu!’ derken tartışma ortamı gerginleşti. Panelde yer alan TGC’den Dr.Recep Yaşar, neyse ki kapanış oturumunda söz alıp, son derece didaktik ve nazik bir uslupla ‘Vilayetin Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü ile gazeteciliğin farklı makam, işlev ve görevler olduğunu, bunların birbirine karıştırılmaması gerektiğini’ anlattı. Anlayana tabi…

Bu olaydan önce kahve molası sırasında, konu açılmış olduğu için, biraz da benim patavatsızlığımdan ben uzun uzun F tipi örgütlenmenin iki yüzlülüğünden ve tehlikelerinden sözederken karşımdaki takım elbiseli efendi görünümlü birkaç kişi pek tepki vermeden dinliyorlardı. Eleştirilerim herhalde belirli bir noktaya gelmiş olacak ki, ‘Hocam isterseniz içeri geçelim seminer başlıyor’ diye nazikçe uyardılar beni. Oysa ki galiba tam da mecrasına çatmıştım, yüzlerindeki pek de içten olmayan gülücükler, yakalarında eksik olan F tipi rozetleri gizlemeye yetmiyordu.

Kafalar aynı, şapkalar değişiyor!


Kısacası her iki kentde de gazeteciler açısından olumlu, mülki amirler açısından garip, tartışmalı, sıkıntılı karelere tanık oldum. Bugün Türk Silahlı Kuvvetlerine ya da genel olarak devlet aygıtına çeşitli gerekçelerle (Ki bence çoğu doğru ve haklı) itiraz eden kesimlerin, iktidara geldiklerinde hatta yaklaştıklarında, mevcutlardan pek de farklı olmadıklarını gördüm, anladım. Çünkü onlar ne içten anti-militarist ve demokrat, ne de uzun vadede halkçı bir projeye sahipler. Gazetecilere yardım kisvesiyle daha bugünden basını kıskaç altına almaya çalışanlar, yarın total iktidara kavuştuklarında herhalde her sabah bize Ekrem Dumanlı’nın makalelerini ezberlettirecekler.

Batman ve Kars’da gerek toplantı süresince gerekse özel görüşmelerde yerel medyadaki arkadaşların, ki bazıları aynı zamanda ulusal medyanın yerel temsilciliğini/muhabirliğini de yapıyor, temel şikayeti Istanbul’daki yazı işlerinin tutumu idi. Istanbul’da masa başında, yerel muhabirin haberini edit eden kişinin genelde hayatında gördüğü en doğudaki vilayetin büyük bir ihtimalle Ankara olması nedeniyle sıkıntı yaşanıyor. Yerel muhabirler hala ve yine haberlerinin edit edilmenin ötesinde tahrif edildiğini belirtiyorlar. ‘Yeni’ mülki idare amirlerinin bir başka ‘yeni uygulamasından’ da örnek verdiler: Artık yerel muhabiri tamamen devre dışı bırakmak için, kimi yerde Vali bazen Emniyet Müdürü ya da bir başka yetkilinin, İç İşleri Bakanlığı aracılığıyla ya da onun üzerinden doğrudan Istanbul’daki üst düzey gazetecilerle temas kurup, bir haberi yayınlattıklarını ya da yayınlatmadıklarını da anlattılar. Gazetecilik o kadar popüler bir meslek/uğraşı haline gelmiş ki, mülki amirlerin bir kısmı işi gücü bırakıp haber yazıp tanıdık gazeteci dostlarına geçmeye başlamışlar. Mesela siz Istanbul’da spor muhabirisiniz, Fenerbahçe takımını izliyorsunuz , ama haberleri siz değil Aziz Yıldırım yazıp gazetelerde ya da televizyonlarda yayınlatıyor. Basın özgürlüğü ve demokrasi anlayışlarında totalitarizm olan her kesimin hevesle, severek üstelik yararlanarak yapacağı bir iş, değil mi? Zaten Özkök’e göre, gazetelerin temel işlevi de artık haber vermek olmadığına göre, habercilik işini de, yap-işlet-devret modeli uyarınca merkezi ya da yerel idareye verdiğinizde sorun kökten çözülmüş oluyor. Böylelikle medyada can sıkıcı olumsuz ve muhalif haberler de hiç çıkmaz. Birlik ve beraberlik içinde gül gibi geçinip gideriz. Şaka değil, bir süredir çok sayıda medya mensubu, devlet ya da hükümet sözcüsü gibi davranıp haber ve yazılar yazıyorsa, ki yazıyor, e devletin de gazetecilik yapması işin olağan/kaçınılmaz sonucu değil mi? ‘Sen benim yapmam gereken işi yaparsan, ben de senin yapman gereken işi yaparım!’.

Yalnız burada küçük bir sorun var: Gazetecilik ve habercilik yurttaşlar, kamu ve toplum için yapıldığına göre, ve esas amaç gerçeği ortaya çıkarmak olduğuna göre, bu toplumda da her şey pek düzenli işlemediğine göre, yurttaş gazetede okuyup televizyonda gördüğüne mi inanacak, yoksa bizzat günlük yaşamda karşılaştığı sıkıntı ve sorunlara mı? Herhangi bir mesele, medyada öyle yazıldığı için öyle olmuyor. Gazetedeki yazı/fikir yani medyatik gerçek sadece belirli ve kısıtlı bir süre ve sadece belirli ve sınırlı bir kesim yurttaş için gerçek anlamına gelebilir. Hayatın kendisi şu veya bu şekilde, bir süre sonra hakiki gerçeği mutlaka herkesin yüzüne vurur. Mesela soramadım ama içimde kaldı: Ağrı’daki Vilayet Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü, Vali’nin bir usulsüzlüğünü ortaya çıkarmak gerektiğinde, yerel medyadaki ‘arkadaşlarını’ birlik ve beraberlik içinde, araçlara bindirip olay yerinde gerekli inceleme ve araştırmaları yapmalarına yardımcı olabiliyor mu?

Hiç yorum yok: