16 Ağustos 2009 Pazar

AKŞAM 'ın Medya Soruşturmasına Yanıtlar

Akşam gazetesinin sorularına yanıt. Bu metnin, yanıtlayan tarafından kısaltılmış bir versiyonu 16 Ağustos 2009 tarihli Akşam gazetesinin ekinde yayınlandı.


1) Ergenekon davası gazeteciliğimizin tarihi açısından önemli bir yere sahip midir? Nasıl bir önemi vardır? Günümüzün gazeteciliği Ergenekon davası testinden başarıyla geçmiş midir? Kimler testi başarıyla geçmiş, kimler geçememiştir?

• Ergenekon Davasının izlenmesi ve aktarılması, Türk basın tarihi açısından ancak olumsuz yüzlerce örnekten biri olarak kayda geçebilir ve arşivlerde yerini alır. Bu soruşturmada, medyada yayınlanan tüm bilgi ve haberlerin hiç biri somut bir gazetecilik çalışması ile su yüzüne çıkmamıştır. Siyasi iktidara yakın medya organlarına kah Emniyet'ten kah Savcılıktan servis edilen söylenti, duyum, doğrulanmamış bilgiler bazen de bu iki mecranın belgeleri haber olarak manşetlere çıkarıldı. İktidara yakın medya organlarının yöneticileri de, bu 'bilgileri', haberciliğin en temel ilkelerinden biri olan 'en az iki kaynaktan doğrulama' ihtiyacını hissetmeden sayfalarına yerleştirdiler, radyo ve televizyonlarının birinci haberi yaptılar. Çünkü söz konusu 'bilgiler', siyasi ve ideolojik olarak iktidarın, dolayısıyla bu yayın organlarının çıkarına uygundu. Ergenekon'un 'iktidar komplosu', 'hukuk katliamı' olduğunu savunan medya organlarının da çok farklı davrandığını söyleyemeyiz. Onlar da, somut bilgi ve haber yerine, yine siyasal ya da ideolojik tercihlerine uygun olarak Ergenekon soruşturmasını izleyip aktardılar. Bu kesim, hukuk dışı uygulama ve yaklaşımları teşhir ettiği, polis ve adli makamlara daha eleştirel yaklaştığı için belki daha olumlu davrandı. Ama yine de doğru dürüst habercilik yaptığını gösteren somut bir örnek yok.
Türkiye'de hiç yaşamamış, mesela Arjantinli bir Türkologu düşünün. Bu adam her gün Buenos Aires'deki evinde iktidar yanlısı ve diğer gazetelerin tümünü okuyor. Sorun bu Türkologa 'Ergenekon nedir? Ne oluyor?' diye size tatmin edici, bilgiyle donanmış bir yanıt veremez. Arjantinlinin kafası tamamen karışmıştır. Bir ihtimal şöyle konuşur:
- Star, Zaman, Yeni Şafak, Taraf, Vakit'i okuyup TRT ve Samanyolu'nu izlediğimde Ergenekon Türkiye tarihinin en önemli davasıdır izlenimi ediniyorum. Darbecilere karşı demokrasinin ve toplumun hukuk aracılığıyla yürüttüğü müthiş bir kampanya gibi geliyor bana. Ama Doğan grubu gazeteleri, Cumhuriyet, Akşam gibi gazeteleri okuyup Star TV, Kanal D, Show TV'yi izlediğimde ise, Ergenekon'un, AKP ve F tipi (Tam anlamadım ne demek?) polislerle savcıların, Türk Silahlı Kuvvetleri ile iktidar karşıtlarını, öyle pek de hukuki ve meşru olmayan yollardan yıpratma harekatı olarak görüyorum...
Arjantinli Türkolog haklı. Çünkü bir ülkenin farklı medya organları aynı soruşturmayı bu kadar zıt bir şekilde algılayıp yansıtmaz. Siyasal alanda, AKP iktidarından bu yana yoğunlaşan kutuplaşma, kaçınılmaz olarak medyada da yansımasını buldu.Üstelik bu kutuplaşma, gazetecilik alanında, habercilik/zengin yorum temelinde değil tamamen ve sadece siyasi-ideolojik kriterlerle oluşturuluyor.
Gazeteciliğin özü, toplum/kamu adına devletin üç temel faaliyetini (Yasama/Yürütme/Yargılama) izleyip olumsuzlukları düzeltmeye çalışarak aktarmak, olağandışı olumlu gelişmeler hakkında da yurttaşı bilgilendirmekse, Ergenekon sürecinde hiç bir medya organının bu işlevi/görevi hakkıyla yerine getirdiğini öne süremeyiz. Gazeteciliğin olmazsa olmaz bir başka koşulu da bağımsızlık (Tüm siyasi/askeri/ekonomik/ideolojik iktidarlardan bağımsızlık) olduğuna göre, medya organlarının tüm iktidar odaklarına eşit uzaklıkta olması gerekir. Ergenekon sürecinde bir grup gazete ve televizyon AKP'yi kayıtsız şaratsız destekleyip Ergenekon'un korkunç bir terör örgütü olduğunu ispatlamaya çalışırken, muhalif konumda olanlar da özenle sadece AKP iktidarını eleştirip Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik pek eleştirel bir tutum içine girmedi.
2) Türk basınında köşe yazarlarının çok olması sizce bir sorun mudur? Politika yazarlarının ve haberlerinin ağırlığının azalıp magazin yazarlarının ve haberlerinin öneminin artacağını düşünüyor musunuz? Bu durumu olumlu buluyor musunuz?
Evet, Türk basınında gereksiz sayıda köşe yazarı var. Aslında köşe yazarlığı adı verilen kurum bence öyle pek de gerekli bir kurum değil. Çünkü her köşe yazısı, bilgi içermesi gereken haber yerine şahsi mütalaalar temelinde her zaman pek de tutarlı olmayan yüzeysel kanaatler demeti olarak sayfaları işgal ediyor. Her Allahın günü her konuda kalem oynatmak özel bir maharet ister. Hem çok yüzeysel olacaksınız, hem de çok derinmiş izlenimi vereceksiniz. Her konuda uzmanmış gibi davranacaksınız ama aslında her konuda cahil olacaksınız. Yurttaşın/okurun yapması gereken analizi/sentezi siz hazırlayıp, loop diye yutturacaksınız. Hem iktidar partisine akıl hocalığı yapacaksınız hem de muhalefeti yönlendireceksiniz. Köşe yazarları, bir kaç istisna hariç, hayatta en çok kendilerini seven, iktidar (Her türlü) hayranı, cehalet doktorası yapmış kimselerden oluşuyor. Siyasi haber/magazin meselesine gelince; Evet 'Türk basınında fazla siyasi haber var' deniyor. Aslında bu fazla olan siyasi haber değil, bunlara 'Ankara haberi' ya da 'Devlet haberi' demek daha doğru olur. Siyaseti, Çankaya, hükümet, Meclis'ten ibaret görmemek gerekir. Türk medyasına daha fazla toplum haberi, insan haberi gerek. Bütün gazeteler birbirlerine çok fazla benziyor. Hepsi yerleşik düzenin, mevcut sistemin sözcüleri gibi davranıyor. Magazin haberleri konusunda, TÜSİAD ve Magazin Gazetecileri Derneği üyesi E.Özkök çok ümitvar. Tezlerini kanıtlamak için elinden geleni yapıyor. İtiraf da etti 'Hürriyet sit com gibidir' türünden bir cümle yumurtladı. Bence ilkokul müsameresi ile 3. sınıf pavyon gösterisi arası bir şeyler yapıyorlar orada.
3) Medyadaki lakap takma durumunu (hem yazarların birbirilerine lakap takarak hitap etmesini, hem de genel olarak medyanın ‘yandaş’ lakabıyla tanımlanmasını) ve bu şekilde yazmanın cazibesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu hep böyle miydi, yoksa günümüze özgün bir yanı var mıdır?
Yazarlar arasındaki polemiklerin tarihi eskidir. Nazım Hikmet-Peyami Sefa polemiği hakkında bir kitap çıkmıştı vakti zamanında. Keza Bedii Faik ve başka eski gazeteciler anılarında bu tür takışmaları anlatır. Gazeteler de, çıktığından bu yana tuttukları safa göre bizzat kendileri ya da rakipleri tarafından çeşitli isimlerle etiketlendi. Temel ayrım çoğu zaman iktidar yanlısı/muhalefet olarak tezahür etti. Zaten medya mülkiyeti de bir gazetenin yayın politikasını, rengini, eğilimini belirlemek için yeterli bir ölçüt.
4) ‘Tanrı yazar’lık döneminin kapandığını düşünüyor musunuz? Her şey hakkında yazmanın, fikir söylemenin dönemi kapandı mı? Artık okura cazip gelmeyecek mi?
Mesleki ya da akademik literatürde 'Tanrı Yazar' sözcüğüne rastlamadım. Hele Türkiye gibi 'halkının yüzde 99'unun Müslüman olduğu bir ülkede', 'Tanrı Yazar' hele bir de...tövbe tövbe... 'Tanrı yazar' döneminin kapanması diye bir konuyu konuşmak bile caiz değildir. Açıkça günahtır.(Gülüşmeler). Benimse Tanrı'yla ya da herhangi bir dinle hiç bir ilişkim olmadığı için bu konuda sanırım görüş belirtebilirim: Tanrı Yazar'dan kasıt, her şeyi bildiğini iddia eden ama aslında hiç bir şeyi bilmeyen, sırasıyla devlet, hükümet, holding ve kendi özel çıkarlarını her şeyin üstünde tutan, haftanın 7 günü 7 farklı konuda kahve sohbeti yapan, birinci tekil şahısla yazıp farklı olduğunu sanan, karısını, anasını, babasını, arabasını, yazlık evini, yatını katını, Paris ya da Los Angeles'de yediği kalamar ızgarayı dahası binbir mahremini sergileyen Tanrı ve Tanrıça Yazarlar dönemi henüz yeni açılıyor. Ama Tanrı'nın bizatihi varlığı, ateizmi teşvik eden bir unsurdur.
Bu medya işi, çok siyasal ve çok toplumsal bir mecra. Bizim 1923'de kurulduğunu sandığımız Cumhuriyet -ki Cumhursuz kurulmuştur- Ece Ayhan'ın deyimiyle 'İmparatorlukla iki kaşık gibi henüz ve halen içiçedir'. Siyasette ve toplumda İmparatorluklar, İmparatorlar ve İmparatorcuklar olduğu müddetçe, medyada kendini Tanrı sanan yazarlar olacaktır. Okur da, ancak bilinçli ve hakiki bir yurttaş olunca ve siyasetin yanısıra medya alanına da ağırlığını koyunca bu mecrada önemli değişimler meydana gelebilir.
5) Bütün bunların yanında, sizin tasfiye edileceğini düşündüğünüz başka bir gazetecilik tarzı ve bunun temsilcisi gazeteciler var mıdır?
Şahıslar üzerinde durmak istemem. Bu işi bazı İnternet siteleri yeteri kadar yazıyor zaten. Normalde emekliliği gelenin şapkasını alıp bir Ege sahil kasabasına yerleşmesi beklenir. Bizde çok emeklilik düşmanı var. Zamana direniyorlar. Koltuklarıyla bütünleşmiş bir durumdalar (Ankastre Gazeteci). Kızılderili kabilelerinde en yaşlı adam en akil adamdır. Çok yaşlı olmak her zaman çok iyi bir şey değil. Medya, siyaset/ekonomi/toplum/kültür dünyasından tamamen bağımsız bir mecra değil.Bu nedenle bir tasfiye olacaksa bu öncelikle medyada olmaz bence. Siyasal/ekonomik/toplumsal düzlemdeki değişimler medyaya da yansır. Ama bizim medya çakalları, adı/rengi/eğilimi değişse de hep iktidar yanlısı olmayı becerdikleri için aslında öyle kolay kolay da tasfiye filan olmazlar. Mesut Yılmaz zamanında mesela Güneri Cıvaoğlu'nun yıldızı parlamıştı, Demirel döneminde Yavuz Donat onun sözcüsü gibiydi, Özal zamanında Cengiz Çandar önemli bir gazeteciydi. Şimdi AKP devrindeyiz. Bu gazeteciler tasfiye filan olmadı.
6) Geçen hafta hükümetin gazetecilerle yaptığı çalıştay vesilesiyle, acaba özel olarak bu çalıştayı ve genel olarak da gazetecilerin devlete danışmanlık yapmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu konuda 3 Ağustos tarihinde 'Gazeteci devlete danışmanlık yapabilir mi?' başlıklı bir yazı yazdım. (http://apoletlimedya.blogspot.com/). O yazıya ekleyecek bir tahlilim yok.
7) Gazetecilerin işlerini 'businessman' (Ekrem Dumanlı'nın yazısında geçiyor)olarak yürütmeleri, bu işi bir ticari faaliyete dönüştürmeleri hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Siyaset-medya-ticaret üçgeninde, gazete, bir üstyapı organı olarak kıymetini yitirip paranın en önemli ve neredeyse tek değer haline geldiği neo-liberal düzende, Genel Yayın Yönetmeni biraz da doğal olarak ve mecburen bilgi ve fikir üreten bir entelektüel olmaktan çok, pazarlamacı konumuna düşüyor. Daha çok ilan/reklam almak, daha çok satış yapmak temel motivasyon haline geliyor. Piyasa ekonomisini bu kadar fazla benimseyince ve kurallarına uymak durumunda kalınca, editoryal politikayı da, demokrasi, özgürlük, bağımsızlık, kaliteli haber, kamu çıkarı gibi değerler/ölçütler yönlendirmiyor. Kapitalist rekabet, borsa ve para, yayının içeriğini biçimlendiriyor/yönlendiriyor. Başarının kriteri de ilan/reklam gelirleri ve tiraj olunca, gazete yurttaştan, toplumun büyük kesiminden kopuyor. İşte bu nedenle Genel Yayın Yönetmeninin biri, bir bakanla holdinginin karton fabrikası yatırım için teşvik yatırımı talep ederken telefonda yakalanabiliyor. Gazete, kamuyu bilgilendiren bir araç olmaktan çıkıp, holdingin mali/ekonomik çıkarlarını kollayan bir silah hatta bazen de tehdit/şantaj aracı haline gelebiliyor.
Ekrem Dumanlı güzel yazmış. Ama Mehmet Tezkan daha da güzel yazmış.
Medya yöneticilerinin aylık net gelirleri şeffaf değil. Mal varlıklarını da ve bunu nasıl edindiklerini herkes bilmiyor. Bu rakkamlar ve bu bilgiler listeler halinde yayınlansa, okurun medyaya olan güveni herhalde tamamen biter. Bazı medya yöneticilerine Türkiye ölçülerine göre olağanüstü yüksek ücretler ödeniyor. Bu paralar bu gazetecilere çok iyi habercilik yaptıkları için ödenmiyor. İşverenin ve yerleşik düzenin çıkarlarını iyi savundukları için ödeniyor. Yazdığı ve sayfaya koyduğu haber ve yazılardan çok, yazmadığı ve sayfaya koy(a)madığı haber ve yazılar çok pahalı.

Hiç yorum yok: