30 Aralık 2009 Çarşamba

Zaman’dan Sansürlü Le Monde Çevirisi

Paris’deki Gülen Okulu hakkında Le Monde’un Istanbul muhabiri bir yazı yazmış. Orijinal metin iyi bir gazetecilik çalışması sayılır. Zaman gazetesi ise, Le Monde’daki haberi aktarırken, orijinal metinde Gülen Cemaati hakkındaki tüm eleştirel, olumsuz ve sorgulayıcı bölüm, cümle ve deyimleri temizlemiş. Ne gerek var?




İnternet’de 29 Aralık tarihli Le Monde’da ‘Les eclaireurs de l’islam suscitent la controverse’ başlıklı bir yazı yayınlandı. (Bkz. http://www.lemonde.fr/societe/article/2009/12/29/les-eclaireurs-de-l-islam-suscitent-la-controverse_1285751_3224.html). Bu başlığın çevirisi ‘İslami Aydınlatmacılar tartışma yaratıyor’. Le Monde’un Istanbul’da mukim Türkiye muhabiri Guillaume Perrier, zahmet edip Istanbul’dan kalkıp Paris’in banliyösüne gidip, oradaki Fetullah Gülen cemaatinin okulu hakkında bir inceleme yapmış ve sonuçlarını ‘Enquete’ (Araştırma) üst başlığıyla yayınlamış. Belli ki, Perrier davetli olarak Paris’e gidip kendi çalışma alanının dışında bir röportaj yapmış. Le Monde’un Paris’te herhalde yeterli eğitim muhabiri vardır!
30 Aralık tarihli Zaman gazetesinde de Paris mahreçli, Emre Demir imzalı ‘Türkler, Fransa'da göçmenlerin eğitim sorununa çözüm sağlıyor’ başlıklı bir yazı yayınlandı. (Bkz. http://zaman.com.tr/haber.do?haberno=933864&title=turkler-fransada-gocmenlerin-egitim-sorununa-cozum-sagliyor&haberSayfa=1)
Bu yazı sözümona Le Monde’daki yazıyı aktarıyor. Atlaya zıplaya yapılmış bir çeviri. Le Monde’daki yazıda Fetullah Gülen cemaati hakkında ne kadar kuşku uyandıran cümle varsa ya olduğu gibi es geçilmiş ya da tahrifatlı bir şekilde çevrilmiş. Mesele, teknik bir çeviri hatası ya da çeviride özensizlik değil. Le Monde’da çıkan bir yazıyı tahrif etmek…Bunu yapanlar kendilerini çok uyanık sanıyorlar. Çünkü hiç kimse, özellikle Fransa’da yaşayan Türkiyeliler ya da Fransızca bilen Türkiyeliler, hem Zaman’ı hem de Le Monde’u okumayacaklar değil mi? Muhabir Perrier orijinal haberinin Zaman’daki Türkçe çevirisini okuyunca Gülen Cemaatine daha fazla güven duyacak değil mi?

Zaman’ın çeviri sansürüne tuttuğu birkaç bölümü aktarayım:

• Le Monde’daki orijinal yazıda, en az iki kez, okulun mali ve esin kaynağı konusunda yetkililerin ‘discret’ (kapalı, ağzı sıkı) davrandığı yazılı. Türkçe metinde bunlar hiç yok.
• Okuldaki disiplinden sözederken Fransızca metinde , öğrenciler için ‘Sigara içmek, tükürmek, küfür etmek, telefon etmek sözkonusu olduğunda cezalar yağıyor’ cümlesi Türkçe namevcut.
• Okuldaki Fransız öğretmenlerin Katolik okullardan geldiğini belirtmiş Le Monde. Zaman, bu bilgiyi nedense yazmamış.
• Fransa’daki Gülen okulunun yetkilileri yerel yöneticilerle temasa geçtiğini Zaman yazıyor da, Le Monde’un ‘Yerel yetkililer mesela komünist belediye okul yöneticilerine pek güven duymuyor’ cümlesi yok.
• Zaman, ek bilgi ya da reklam amacıyla herkül.org sitesinden bahsediyor,Le Monde ise sadece ‘Bir internet sitesi diyor’.
• Le Monde Gülen tarikatinden sözederken ‘Bu tartışmalı tarikat Türkiye’de toplumu İslamlaştırmakla itham ediliyor’ diyor. Zaman da bu cümle yok.
• Zaman, Le Monde’da yayınlanan okul yetkilisi Nihat Sarıer’in şu cümlesini de beğenmemiş olsa gerek ki Türkçe haberine koymamış:
‘Bizim amacımız farklı. Biz iyi yurttaşlar yetiştirmek istiyoruz, İslamiyetin promosyonu yapmak istemiyoruz’.

• Le Monde’daki orijinal metinde yer alıp Türkçeye aktarılırken pas geçilen bazı cümle ve deyimler de şunlar:
- Okul, her türlü cemaatçi girişimi redediyor
- Okullar, Gülen Cemaatinin vitrini
- Muhafazakar Zaman gazetesi
- Örgüt (Cemaat) özellikle ABD’de kök salmış durumda, oradaki okulların Amerikan hıristiyan üniversiteleri ile yakın bağları var
- Amerikan Adliyesinin bir raporuna göre Cemaatin 25 milyar dolar…
- Cemaat, laik cumhuriyetin sürekliliğini tehdit ediyor…
- Cemaat mensupları, Türkiye’de bürokrasinin ve polisin içine sızıyor
- Mali kaynakları bir sır
- Cemaat, ABD dış politikasının Orta Asya ve Orta Doğu’da sıradan bir piyonu
- Işık Evleri…


Bu cümle ve deyimler çeşitli kaynaklara atfediliyor orijinal metinde. Zaman ise bu hassas(?) konulara hiç girmemeyi tercih etmiş.
Zaman’ın çaresizliği ortada: Paris’deki okulun tanıtımını yapmak için Istanbul’dan koca Le Monde’un muhabirini davet edeceksin, ağırlayacaksın. Onun yazdığı yazı tam istediğiniz gibi çıkmıyor. İçinde hatta başlıkta bir sürü ‘olumsuzluk’ var. Açıkça aleyhimize bilgi ve görüşler var ayrıca da Cemaatimiz hakkında kuşku yaratacak yargılar var. Ne yapalım? Koskoca Le Monde bizden sözediyor. Biz bu yazıdaki olumlu bölümleri alalım, olumsuzları görmezden geliriz.
Zaman’ın gazeteciliği işte bu!
Tabusu olan doğru dürüst gazetecilik yapamaz.
İşin içine Gülen, cemaat, Işık Evleri vs… girince Le Monde da tahrif edilir, New York Times da. Sonra da televizyon reklamlarında ‘Önyargısız olalım, etiket takmayalım’ muhabbetleri. ‘Sahtekar ve sansürcü Zaman’ desek şimdi, kültürlerarası diyaloga ihanet mi etmiş olacağız!

29 Aralık 2009 Salı

Mors mirabilis *


Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet’ten ayrılması şahsi bir sorun değil. Siyasi iktidar ile Medyatik iktidar arasında bir süredir kızışan kavganın bir yan etkisi (Lateral Damage). Erken ve mutlu bir ölüm…

Özkök’ün Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmenliğinden ayrılması önemli.
Kişisel nedenlerini bilemeyiz. Belki yazar. Ama yazdıklarına inanmamız zor.
Özkök, aslında bir süredir ‘günah çıkarma ile vasiyetname’ arasında bir şeyler yazıyordu. Ayrılma kararının yeni olduğunu iddia etmek doğru değil.
Özkök’ün ayrılmasında üç önemli neden olabilir:
- Maliye’nin Doğan Holding’e kestiği vergi cezası ile medya grubunun mali açıdan çok güç duruma düşmesi hatta bazı gazete ve televizyon kanallarını satmak zorunda kalması
- AKP iktidara geldiğinden bu yana, özel olarak da Gül’ün Çankaya’ya çıkmasından sonra AKP ile Hürriyet arasındaki gerginlik had safhaya ulaştı
- Hürriyet, bu ilk iki boyutta köşeye sıkışınca, geleneksel kimliği (Devlet gazetesi) ile benimsemesi gereken yeni kimliği (Popüler, siyasi iktidar yanlısı) arasında bocaladı. Sonuç olarak, medyatik iktidarın en güçlü sesi olarak, Hürriyet, (Kendilerine Amiral Gemisi diyorlar), siyasi iktidar ile askeri iktidar arasında sıkışıp kaldı.

Her üç boyutta da Amiral Gemisinin Kaptanının sorumluluğu var. Gemiyi kurtaramadı. Üstelik de şimdiye kadar rotayı o çiziyordu. Gemi belki batmak üzere, ya da korsanlar tarafından ele geçirilecek. Göreceğiz…
Özkök, kendisine ‘Avustralyalı’ sıfatını uygun görür. Kanguru ülkesinin bozkırından gelip Londra’da, İmparatorluğun başkentinde önemli bir iş yapan, hırslı, saldırgan insanlar için kullanılır bu benzetme. İngilizcede ‘Avustralyalı’ sıfatı aslında daha çok, ‘kaba-saba’, ‘köylü’, ‘görmemiş’ ya da Özkök’ün yanlış kullandığı deyimlerden biri olan ‘sonradan görme’ anlamına gelir.
Özkök, şimdi Avustralya bozkırına dönmek durumunda.
Ayrılırken de 20 yılını anlatmak için İngilizce bir cümle kurmuş: That was a good life! Kuşkusuz kendisi son 20 yıl çok güzel (Ayrıca da zengin!) bir hayat yaşamıştır herhalde. İyi de bunu neden İngilizce söylüyor?
Bu arada Üsküdar’daki mahkemede Emin Çölaşan’ın kazancı konusunda TL ve dolar üzerinden ayrıntılı bilgiler veren sabık yönetmen, acaba kendi maaşı ve yan gelirleri hakkında da okurlarını bilgilendirecek mi?
Kabul etmek gerekir, 20 yıl boyunca Hürriyet’in başında kalmak gazeteciliğin ötesinde, hatta dışında beceriler ister. Çünkü o koltuk medyatik iktidarın tahtıdır. Doğru. Ama Özkök’ün tahttan devrilmesi, aslında biraz da siyasi iktidarın medyatik iktidara vurduğu bir fiskedir.
Özkök, Doğan ve Doğan’ın kızlarıyla da artık uzlaşamaz hatta anlaşamaz hale gelmiş durumda. Ama bu tali bir faktör.
Özkök, Hürriyet gazetesinin başında, benim izleyip az çok bildiğim, Nezih Demirkent ve Çetin Emeç’in dönemlerine oranla farklı bir liderlik geliştirdi. Evet, Hürriyet, başlı başına bir kurumdur, yani temel kurumsal ilkeleri/özellikleri vardır. Ama başındaki insan da o kurumu belirli ölçüde etkiler, biçimlendirir, rengini vermeye çalışır. Özkök bu konuda başarılı sayılabilir. Kesin olarak ne kadar başarılı olduğunu önümüzdeki 1-2 yıl içinde daha net görebileceğiz. Küçük Özkök bey ve Özkök hanımların, ustaları gittikten sonra, neler yapacaklarını izlemek lazım.
Özkök’ün gazetecilik/habercilik tarzı ve bu konulardaki anlayışı çok tartışmalı. Üstelik yüzeysel ve uçucu. Gazeteciliğin temeli olan habere muhalefet ediyor. Gazeteciyi, yazarı, röportajcıyı haberin ana öznesi haline getiriyor/getirdi. Aklınca yıldızlar yaratıyor/yarattı. Gazetecilik gibi çok kolektif bir uğraş alanında, meslekte bireyi(olabilir) ve bireyciliği (olamaz ve zaten de olmuyor) önplana çıkarmaya çalışıyor. TÜSİAD üyesi ama Gazeteciler Cemiyet’ine üye değil, magazin muhabirleri derneğine üye. Belki de bundan sonra Kelebek ekinde okuruz yazılarını.
Özkök’ün etkisi, Doğan grubu ile sınırlı değil. Tüm egemen medyada bir rol model oluşturdu. Aslında çok orijinal bir mesleki şahsiyet değil. Benim izlediğim ülkelerde de, yani Fransa’da, İngiltere’de, ABD’de de medya alanında ve diğer alanlarda çeşitli boylarda ve renklerde Ertuğrul Özkök’ler var.
Mesela Le Monde’un eski Yazı İşleri Müdürü Edwy Plenel, Özkök’ün Troçkist versiyonu sayılabilir. Şimdilerde İnternet’de faaliyet gösteriyor ama tabi ki arkasında Le Monde olmayınca Plenel’in Plenelliği kalmıyor.
Bu grup şahsiyet, işte Baby Boom denilen kuşağa mensup. Yani 2. Dünya savaşının bitiminden sonra doğmuşlar. Çoğunlukla orta ve alt gelir sınıflarından yola çıkmışlar. 20’li yaşlarında genellikle solculuk dünyasına girmişler. 80’lerden bilhassa 90’lardan sonra ‘Solculuktan bir hayır gelmeyeceğine’ inanıp (Çünkü onlar solculuğu kendi hayırlarına bir şey sanıyorlardı) neo-liberal düzenin sözcüsü, uygulayıcısı olup , iş ve medya dünyasında enerji-sinerji-vizyon-misyon cikletiyle adı sanı bilinen kişiler haline geldiler. Ayrı bir mesele…
Özkök, bugün hala 12 Eylül’ü ve Kenan Evren’i savunuyor. Sadece bu özelliği bile yeteri kadar olumsuz.
Medya dışı alanlardan milyonlarca dolar gelir sağlarken, koalisyon hükümetleri ya da tek parti döneminin ilk başında, yani siyasi iktidar ile medyatik iktidar iyi anlaşırken (İkinci birinciye uyum sağlayıp boyun eğerken ya da Paşa Paşa geçinirlerken) Hürriyet’i yönetmek nispeten kolaydı. Şimdi ise muhalefet etmek istiyorsun, edemiyorsun. Başında Maliye’nin kılıcı sallanıyor. Ergenekon’u ürkekçe savunacaksın, onu da tam yapamıyorsun.

Sonuç olarak, ben bir medya eleştirmeni olarak üzgünüm. Özkök’ün Hürriyet’i, bana ve benim gibi düşünenlere sürekli eleştiri malzemesi sağlıyordu. Artık sadece E.Ö imzalı köşe yazılarına kaldık.
Okur olarak ise, Özkök’ün gidişi, erken ama mutlu bir ölümdür. Çünkü bizzat kendisi, emeklilik için, yarı şaka yarı ciddi, 2020/2030 gibi tarihler telaffuz etmişti. Kendini ve star muhabirlerini haber yapan yönetmenin gidişi, gazetecilik/habercilik açısından müjdedir. Artık şaçma sapan şarap muhabbetleri okumayacağız; yönetmenin ilk gençlik anıları, eşi, kızı, torunu ve yakın arkadaşlarının kamuyu , okuru ilgilendirmeyen maceralarından da mahrum kalacağız. Yerine Enis Berberoğlu’nun gelmesi, Berberoğlu’nu tanıyanlar için sevindirici ve olumlu. Cumhuriyet kökenli bu meslekdaşımız, şimdiye kadar ciddi gazetecilik yaptı. Bundan sonra da yapmasını beklemek en doğal hakkımız. Berberoğlu’nun Hürriyet’i Özkök’ün yaptığı Hürriyet’ten mutlaka farklı olacaktır. Ancak bir sorunun yanıtını henüz bilmiyoruz: Berberoğlu’nun Hürriyet’i hala Aydın Doğan’ın Hürriyet’i mi olacak?

•Şahane Ölüm

DURUM VAHİM UMUT AZALIYOR…


Fransa’da da, Türkiye’de de, ABD’de de, kısacası bütün dünyada medya vahim bir bunalım geçiriyor. Varoluşsal/yapısal bir bunalım, diyor uzmanlar. Neden acaba? Ve ne yapmalı ?

‘’Her şey kötü. Basın da. Bu arada, hem okur, hem meşruluk, dolayısıyla da geleceğini yitiren medya hakkında kolokyumlar, sempozyumlar yapılıyor, raporlar yayınlanıyor. Gerçek anlamda varoluşsal bir bunalım yaşıyor medya.(…) Haber konusunda yoksul, ama alışkanlıklar konusunda zengin olan medya organlarını satın alanlar da bıktı ve artık başka alanlara bakıyorlar. Bu eski medyanın hiçbir işe yaramadığını görüp, İnternet sayesinde artık ‘Gazeteci-Yurttaş’ olan insanlar, ‘Bir Başka Basın’ı düşlüyor. Herkes için herkes tarafından yapılan bir gazeteciliği…(…) Habercilik yaparken; doğrulamak, çaprazlama bilgileri denetlemek, önem sırasını düzgün belirlemek, kısıtlayıcı bir sürü kurala uygun davranmak, yazdığı haberi kendisinden daha akil, daha kıdemli bir meslekdaşına okutmak, haberin cereyan ettiği sahaya gidip inceleme yapmak, hüküm vermeden önce dinlemek…Tüm bunlar İnternet muhabbetlerinde, Facebook’larda, Twitter’larda yok tabi.(…) Gazeteci/haberci, kesin olmalı, özenli olmalı ve mütevazı olmalı. Değerlerimize, yaşam tarzımıza, fikirlerimize yabancı da olsa, ötekiyle empati kurmaktır iyi gazetecilik. (…) Beklenmedik karşılaşmalar olsa, anlam yaratan şoklar yaratsak, hem farklı hem de rahatsız edici fikirleri sahneye çıkarsak, rahatsızlığı ve beklenmediği seçsek…esas gazetecilik işte bu’’
Paris’te aylık yayınlanan ‘Medias’ dergisinin 22. sayısının giriş yazısından aldım bu satırları.
Bu dergi, öyle küçük solcu bir grubun ya da alterküreselcilerin yayın organı filan değil. Kuşe kağıda basılı şık bir meslek dergisi. Fransa’da ana akım medya profesyonellerine sesleniyor. (Meraklısı www.revue-medias.com sitesinden ayrıntılara bakabilir).
Biz Türkiye’de, genellikle, kendimizi çok sevdiğimiz, başkalarıyla da pek ilgilenmediğimiz için, yabancı ülkelerde olup bitenleri pek bilmeyiz. Merak eksikliği nedeniyle de kimse kendi alanında dış dünyadaki gelişmelerden pek haberdar değildir. Yabancı dil bilen insan sayısı, teorik olarak yüksek olabilir ama, ilgi ya da uzmanlık alanındaki mesleki yayınları, dergi ve kitapları okuyan sonuç olarak bir avuç insandır. Aslında bir Avrupa İmparatorluğu olan Osmanlı’nın yıkılmasından neredeyse Özal dönemine kadar çok içe kapanık bir siyasal-ekonomik-kültürel yaşantısı oldu bu memleketin. Ben bile hatırlıyorum, 70’li yılların başında, yurtdışında Üniversite eğitimi görmek için özel dövizli öğrenci burs sınavına girmek zorunda kalmıştım. Döviz yetersizliği gerekçesiyle, bir aralar yurtdışına çıkış hakkı, yanlış hatırlamıyorsam, iki yılda bir kez ile sınırlanmıştı.
Artık bu tür kısıtlamalar yok, üstelik de İnternet var. Ama merak olmayınca, profesyonellik olmayınca üstüne para da verseniz ‘Adam sen de…’ciler, ‘İşim gücüm yok Fransız medya dergisi mi okuyacağım?’ diyor. Hoş, böyle konuşanların, gazeteden başka bir şey okudukları konusunda derin kuşkularım var. Bu tür şahsiyetler, gazete derken, gazetedeki kendi yazısını okur genellikle. Kitapla ilişkisi ise, eş-dost ya da meslekdaşlarının çıkardığı ve kendisine imzalayıp gönderdiği kitapların arka kapak sayfasındaki özeti iktibas edip okurlarına tavsiye etmekle, ya da bir başka deyişle, eşin-dostun kitabının bedava reklamını yapmakla sınırlıdır.
Halbuki bu yazının girişindeki 14 satırda anlatılanlar Türkiye için de bire bir geçerli değil mi?
Üstelik sadece Fransa ve Türkiye’de değil medya bütün dünyada büyük bir bunalım geçiriyor. Klasik medyanın işlevi ve varlığı bile artık tartışma konusu. Medya , Batı ve Doğu ülkelerinde, kamuoyu araştırmalarında, en güvenilir kurumlar listesinde hep en sonlarda.
Kuşkusuz her ülkenin kendine has koşulları nedeniyle medyanın içine düştüğü kriz hakkında araştırmalar, tahliller yapılıyor. Kimisi akademik kimisi mesleki nitelikteki bu çalışmaları gözden geçirdiğimizde, özgün koşul ve nedenlerin tali, genel sebeplerin ise asal olduğunu görüyoruz. Yani medya tüm dünya ülkelerinde, inanırlık, güvenirlik kaybediyor, tirajlar sürekli düşüyor, gazete-radyo-televizyon haberciliğinde ciddiyet ve kalite yerlerde sürünürken, reklam ideolojisinin tüm tezahürleri –magazin, eğlence, özel hayatlar- laubali bir şekilde egemen hale geliyor.
Medya mülkiyeti her yerde ya oligopol ya da monopol haline geliyor. Maliye, sanayi ve büyük ticaret dünyası artık medyayı neredeyse olduğu gibi ele geçirmiş durumda.
Ama örneğin 60’lı yılların basın ortamına oranla en önemli değişiklik, gazeteciliğin/haberciliğin sınıf değiştirdiği. Türkiye için de geçerli bu dönüşüm. Eskiden az da olsa mülksüzlerin, sessizlerin, hiç olmazsa orta gelirli yurttaşın tipik bir aynası olabilen, ya da olmaya çalışan gazeteler, artık gerek içerik gerekse biçim açısından tamamen ve sadece siyasi-ideolojik-ekonomik egemenlerin sesini yansıtıyor. Yoksullar hatta orta sınıf mensupları bile, 3. Sayfalık bir haber konusu olamazlar ise, mesela bir cinayetin öznesi ya da hedefi, sayfalara, ekranlara giremiyor. Çünkü oraları, varsa yoksa, siyasi iktidar, askeri iktidar (Türkiye’de), ekonomik iktidar ve ideolojik iktidarın sözcüleri tarafından işgal edilmiş durumda. Kalitesizliğin önemli nedenlerinden biri bu. Gazetecilik, hem yapılırken çok kolektif bir meslek, hem de yüzbinlere, milyonlara hitap ettiği için çok kitlesel bir alan ve uğraş. Ne var ki, küçük bir azınlık, yani medya elitleri üretiyor, kitleler tüketiyor. Bu da yapısal bir çelişki. Kitle de elitin ürettiği bu mecrada kendisini, kendi çıkarını, sorununu bulamıyor.
‘Mimétisme’ denilen, bir başkasının yaptığını taklit ya da tekrar etmeye dayalı bir refleksle hareket ediyor gazete yöneticileri. Bir gün mesela 5 büyük (Tiraj açısından) gazeteyi alın, tümünü incelemeye gerek yok, sadece birinci sayfalarının haber dökümünü yapın, en az yüzde 70 ortak haber göreceksiniz. Sağcı-solcu, laik-islamcı, liberal-muhafazakar ayrımı yapmadan egemen medya,(Buna kibarca ‘yaygın medya’ diyorlar) aslında asli görevi olan, aynı ideolojik kalıpları, haber temelinde, yenileyip yineliyor hergün. Bu yüzde 70 ortak haberi de, siz zaten bir gün önce akşam izlediğiniz herhangi bir televizyon kanalında görmüşsünüzüdür. Bu haberlerin büyük bir çoğunluğu da ‘Ankara Haberi’ tabir edilen devlet haberleridir. Başbakan dedi ki…Cumhurbaşkanı dedi ki…Genel Kurmay Başkanı dedi ki… A holdingin sahibi dedi ki… Satış açısından ilk beşe giren gazetelerin bir de meşhur ekonomi sayfaları var. Bu bölümün doğru adı da aslında işverenler sayfası olması gerekir. Haberle reklamın tamamen birbirine karıştığı bu ekonomi sayfalarında sokakdaki yurttaşın cebini doğrudan ilgilendiren çok az haber var. Varsa da o da işveren ya da hükümet perspektifiyle veriliyor. Bazen en az üç sayfa borsa çizelgeleri. Sanki Türkiye’de milyonlarca yurttaş her gün borsada aktif.
Saymakla bitmez olumsuzluklar.
Medya mülkiyetindeki köklü değişim, yani aileden gazeteci patronlardan, holding medyasına geçiş, tüm bu olumsuzlukların temel müsebbibi. Gazeteler artık bağımsız değil. Ya büyük bir sinai-mali-ticari holdingin yayın organı ya da hükümete/devlete yakın bir odağın gizli sözcüsü. At sahibine göre kişnediğine göre, basın da esas olarak, yurttaş çıkarı için değil, holdingin, patronun ya da hükümetin/devletin çıkarı doğrultusunda yayın yapıyor. Çünkü gazeteleri mali açıdan, esas olarak okur (Bayi satışı ve/ve ya abonman bedeli) değil, reklamverenler yani işveren dünyası destekliyor. Onların ideolojisi belirliyor yayın politikalarını.
İşin daha da vahim yanı, ne medya patronları ne de üst düzey yöneticiler bu felaketin farkında. Aydın Doğan mesela, hükümetin kestiği vergi cezasıyla meşgul; Ciner, ihaleyi aldıktan sonra zaten pısırık olan AKP muhalefetini iyice zayıflattı; Karamehmet çalışanlarına doğru dürüst maaş ödemiyor; Çalık, iktidar yanlılığı nedeniyle reyting ve tiraj kaybettiğinin bilincinde değil galiba; F tipi gazete, artık doğrudan militan yayıncılığa başladı; Yeni Şafak, sönüyor; Taraf, habercilik değil başka bir şey yapıyor…
Özkökler, Mutlular, Şafaklar, Altaylılar, Dumanlar…vs… medyatik ya da siyasal iktidar konumunun verdiği rahatlık ve mağruriyetle günü kurtarmanın derdine düşmüşler. Meslek, mesleğin içinde bulunduğu gayya kuyusu umurlarında değil.
Gazetelerde ekranlarda, herkes takım tutar gibi bir siyasi odağı övüp meşrulaştırmakla meşgul. Geri kalan sayfa ve zamanlarda da, kim kimle şaapmış, kim nerede ne yemiş-içmiş saçmalıkları. Gazeteci geçinenler, kah soyunup kah örtünüyor, ona buna küfür hakaret, hatıra defterine yazacaklarını köşelerine dolduruyor, anasını-babasını kızını-karısını anlatıyor, umreye gidiyor, aslında sıfır haber değeri olan her şeyi, bu arada kendini haber yapıyor.
Eskiden, çok değil 20-30 yıl öncesine kadar ekmek kazandıran meslekler vardı. Mesela gündelikçi terzi ya da saka, belki de bakkal…İflaslara, periyodik krizlere rağmen bu neo-liberal fırtına karşısında gazeteciliğin/haberciliğin olumsuz dönüşümü engellenip, kamu çıkarını savunan kaliteli gazetecilik canlandırılamazsa, gazeteciler de sakalarla gündelikçi terzilerin safına katılır.

25 Aralık 2009 Cuma

Demokratik Açılım?

Dicle Haber Ajansının 24 Aralık günkü sorusuna yanıt:

Mesleği, adresi belli, dolayısıyla kaçma şüphesi olmayan, seçimle işbaşına gelmiş belediye başkanları ya da benzer konumda olan bir siyasi partinin yerel yöneticilerini yasadışı bir örgüt suçlamasıyla sabahın erken saatinde gözaltına almak, demokratik hukuk devletinde normal bir uygulama değil. Sözkonusu kişiler, eğer herhangi bir suç şüphesi varsa, Savcılığa çağrılır, ifadesi alınır, mahkemeye sevkedilir ya da serbest bırakılır. Perşembe sabahı meydana gelen gözaltılar, hukuk çerçevesinde değerlendirilemiyorsa, siyasi olarak ele alınmalı.

Açılımın yeni bir aşaması mı acaba? Yoksa Ankara’nın, belki de AKP hükümetinin ya da F tipi örgütlenmenin, DTP’nin TBMM’de kalmasına bir yanıt mı? Kürt siyasi hareketini olduğu gibi yasal alanın dışına çıkarma operasyonu mu? Sorunun yanıtı ne olursa olsun, siyasetin hukuktan ağır bastığı bir ülkede insanlar kendilerini güvende hissedemiyorsa vahim bir sorun var demektir. Gözaltı, tutuklama, öldürme, toplu katliamlar şimdiye kadar herhangi bir sorunu çözemedi. Aksine sorunu daha da çözülemez hale getirdi. Bu nedenle hukuk ve yasallık her zamankinden daha önemli bir mücadele alanı.

7 Aralık 2009 Pazartesi

MEDYADA İŞLEV KAYMASI: HABER DEĞİL PROPAGANDA

Today's Zaman gazetesinin, mealen, 'Kafes operasyonuna ilişkin haberler, önce, başta Doğan grubu olmak üzere bazı medya organlarında hiç yer almadı. Savcılar olaya el koyduktan sonra bu kesimin medyası olayı görmeye başladı. Sizce neden?' şeklindeki sorusuna yanıt:

Türk egemen medyası çok uzun bir süreden bu yana, siyasal-toplumsal-ekonomik-ideolojik gelişmeleri, klasik gazeteciliğin gerektirdiği somut temel ölçütler yerine siyasi-ideolojik kıstaslar ile izleyip aktarıyor.
Bugün de, mevcut siyasi iktidar ile statükoyu korumaya çalışan kadim iktidar arasındaki güç mücadelesi, bir ölçüde bu iki iktidar kutbuna yakın medya organları aracılığıyla sürdürülüyor.
AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana netleşen ve giderek de yoğunlaşan kutuplaşma nedeniyle, egemen medya organlarının büyük bir çoğunluğu, okurlarını doğru, çok yanlı, dengeli ve hızlı bir şekilde bilgilendirmektense, tuttuğu kutbun görüşlerini yaygınlaştırmaya ve doğrulamaya çalışıyor. Kısaca İnformation (haber) yerine Formation(eğitim, kamuoyu oluşturma) yapıyor. Gazetecilikten çok siyasetçilik ağır basıyor. Haberciliğe değil ajitasyon-propagandaya yaklaşıyor.
Bu nedenle de, mesela bir kesimin ‘Asrın Davası’ ya da ‘Darbeciliğe Son Veren Büyük Hukuki Hamle’ olarak nitelediği Ergenekon soruşturmasını, rakip kesim ‘ Masum Milliyetçilerin, Atatürkçülerin, Vatanseverlerin, kahraman askerlerin haksız yere suçlanması’ olarak betimliyor.
Kutuplaşma siyasi-ideolojik temelde doğup geliştiği için, olay, olgu ve gelişmeler teknik olarak haber perspektifiyle değerlendirilmiyor.
Doğan grubu mesela, AKP’yi olumlu, haklı gösteren/çıkartan haberleri ya hiç yayınlamıyor, ya çok kısaca veriyor ya da tahrif ederek veriyor. AKP’ye yakın medya organları da, aynı şekilde, siyasi iktidarın olumsuzluklarını sayfalarına aktarmaktan kaçınıyor.
Bu durum ilk başta yurttaşlara, okurlara zarar veriyor. Çünkü yurttaş, hangi kutbun gazetesini okuyorsa, o kutbun haklılığına inanmak durumunda kalıyor. Böylelikle siyasal ve medyatik alandaki kutuplaşma, toplumsal düzeyi de etkilemiş oluyor.
Bu olumsuz durum keza, her iki kutbun medya organlarının güvenirliğini ve inandırıcılığını büyük ölçüde zedeliyor. Çünkü, meraklı ve bilinçli yurttaş, kendi gazetesinin vermediği haberleri, bir şekilde başka medya organlarından öğrendiği gibi, gizlenen ya da tahrif edilen hiç bir gelişme ilelebet gizli ve tahrifli kalmıyor.
Mevcut medya mülkiyet yapısı, devlet-medya, medya-siyaset ilişkileri nedeniyle çeşitli iktidarlar arasındaki çekişmelerde egemen medya organları, gazetecilik işlevi üstlenemiyor, görevlerini yerine getir(e)miyor. Her gazetenin, her televizyon kanalının, her radyo istasyonunun, her İnternet sitesinin tabuları var. Bir de övmekle neredeyse yükümlü oldukları kişi, kurum ve fikirler var.
Türkiye’de, gerçek anlamıyla bağımsız ve özgür, kamu çıkarını savunan bir medya organı, bence, olmadığı için, mevcut iktidarlararası çelişmeleri ve diğer tüm olay ve gelişmeleri doğru dürüst anlayabilmek/kavrayabilmek için yurttaşların iki kutba yakın yayın organlarını izlemesi, bilgi, bilinç ve vicdanını harekete geçirmesi gerekiyor.

LİBERATİON‘DA BİR SABAH YAZI İŞLERİ TOPLANTISI…

1972’den bu yana Fransa’nın en önemli gazetelerinden biri olan Libération’da 37 yılda çok şey değişti. Onlar da gazetecilik/habercilik yapıyor bizimkiler de. Sabah yapılan yazı işleri toplantısı bir gazetenin bir çok boyutunu anlatan bir ayna gibidir. Zamanda ve mekanda bazı kıyaslamalar…


Geçtiğimiz hafta, ‘Fransa’da Türkiye Mevsimi’nin bazı etkinliklerine katılmak için Paris’teydim. Benim Libération’daki şefim, Marc Sémo da, Mevsim nedeniyle, ‘Boğaziçi Devrimi’ başlıklı bir kitap yayınlamış. Kitabı gözden geçirirken anladım ki, yaklaşık 25 yıldır Libération’un Türkiye muhabirliğini yapıyorum. Bu nedenle de ne zaman Paris’e gitsem, gazeteye mutlaka uğrar, merkezde (Evet, ne de olsa ben taşra muhabiriyim) olup biteni öğrenmeye çalışırım. Bu kez sabah erken gittim ve yazı işleri toplantısına da katıldım. En son 4-5 yıl önce Libération’da bir yazı işleri toplantısına katıldığımı hatırlıyorum. Yaklaşık 1.5 saat sürdü ve ben bir sürü not aldım. Hem Libération’un geçmişteki yazı işleri toplantıları, ama daha çok da bizdeki yazı işleri toplantılarıyla kıyaslamaya çalışacağım. Ayrıca Libération yazı işlerinin iç yapısı ve işleyişi hakkında yeni öğrendiğim bilgileri aktaracağım.

Yaklaşık 25-30 kişi katılıyor yazı işleri toplantısına. Genel Yayın Yönetmeni, yazı işleri müdürleri, bölüm şefleri, sayfa sekreterleri, bir-iki uzman, İnternet sayfası editörü, reklam ve satış sorumluları. Saydım, sadece 3 kadın vardı. (Maalesef). Bizim yazı işlerinde, genel olarak, hem de gazete çalışan nufusunda daha çok kadın var. Fransa gibi çok dinli, çoketnili bir toplumda Libération’un yazı işlerinden bir tek Arap, bir tek Afrika kökenli gazeteci göremedim. Marc söyledi, aslında çalışanlar hatta orta düzey yöneticiler arasında varmış ama bugün yoklarmış. Yaş ortalaması bana yüksek geldi. 1-2 stajyeri saymazsak, ortalama 45-46 gibiydi sanki. Belki yaşlı ama Fransa nüfusunun ortalama yaş katsayısına uygun. Haziruna bakınca, gençlerin neden bayiden para verip gazete okumadıklarını anlar gibi oluyor insan. Bizde sanki iki uç yaş grubu, 60 ve sonrası ile 25 grubundakiler, bir masa etrafına dizilir. Gençler ya da juniorlara pek söz düşmez bizim yazı işlerinde.

Toplantı çok rahat bir tartışma havası içinde geçiyor. Toplantıyı her gün üç yazı işleri müdüründen biri rotasyon usulü yönetiyor. İlginçtir, Genel Yayın Yönetmeni, pek müdahale etmiyor. Arada sırada sadece soru soruyor. Bizde ise her şey Genel Yayın Yönetmeninin iki dudağı arasındadır. Gerçi eskiden Libération’da Serge July döneminde de, yazı işleri toplantısı July’nin basın toplantısı gibi geçerdi.
İlk yarım saat, diğer gazetelerin değerlendirmesiyle geçti. Diğer gazetelerden kasıt, sadece Fransız refikler Le Monde, Le Figaro filan değil, önce Batı Avrupa’nın belli başlı büyük gazetelerinin (Guardian, İndependent, El Pais, Manifesto, SDZ, FAZ) sonra da NYT, WP,LAT gibi Amerikan gazetelerinin manşet ve birinci sayfalarının kısa tahlili yapıldı. O gün, Obama’nın yeni Afganistan planını açıklayacağı gündü, bir gün önce de İsviçre’deki minare referandumu sonuçlanmıştı.

Yazı işleri toplantısında bir gün önce kendi yaptıkları Libération üzerine pek tartışma olmadı. Marc’a sordum: ‘İnternet’de okurların eleştirileri değerlendirildikten sonra bazen öğlen toplantısında konuşuruz’ diye yanıt verdi.
İkinci aşamada, ertesi günün gazetesinin ana konularını saptama tartışması başladı. Libération, yeni formülünde birinci sayfadan manşet değerinde en az üç, en çok dört konu/haber/gelişme işliyor.

Bölüm bölüm her sorumlu o gün işleyeceği konuların dökümünü yaptı ama sıradan, bürokratik bir liste sunumu değildi bu. Her konu, hele bazı konular, perspektifi, yani habere bakış açısı itibariyle tartışıldı. Haber politikası ya da editoryal politikanın ne denli önemli olduğu burada ortaya çıktı. Libération 1972’den bu yana yayınlanıyor. Bu gazetede uzmanlığa belirli bir önem verilse de, hiç kimse mevki ve makamında ayrıca uzmanlık alanında kalıcı değil. Bugün iç politika servis şefi beş yıl önce ekonomi servis şefi olduğu için döviz borsasıyla ilgili tartışmaya önemli katkıda bulunabiliyor. Yazı işleri müdürleri ise, geçmişlerinde neredeyse tüm servislerde görev yapmış kıdemli gazeteciler olduğu için her tartışmada söyleyebilecekleri söz ve görüşler var.

Bugün Afganistan ve İsviçre’deki minare referandumu uzun uzun tartışıldı. Tartışma siyasi-ideolojik temelden çok yayın merkezli idi. Neyi nasıl vereceğiz? sorusuna yanıt arandı hep. Libération yazı işleri yüzde 57’lik referandum sonucundan tabi ki kaygılı. Üstelik bu İslam karşıtı atmosferin Fransa’da da çok kolay zemin bulma tehlikesi var. Klasik laik reflekslerin açıklamaya dahası alternatif üretmeye yetmediği bir tartışma. Marc, arslanlar gibi Müslümanlığı, camileri, minareleri, şerefeleri filan savunuyor ama yazı işleri daha temkinli. Bu ara, İslam karşıtlığını körükleyebilecek açıklama ve tutumlara özel olarak dikkat edilmesi gerektiği üzerinde hemfikir oldu herkes. Ekonomi servis şefi, işi estetik ve mimari açıdan değerlendirmeden yana: ‘Kapak sayfasına dünyanın en güzel 57 minaresinin fotograflarını koyalım!’ dedi. Bu öneri pek rağbet görmedi. E Libération ne de olsa uzunca bir zamandan bu yana Sartre’ın değil Rothschild’in Libération’u…

Bizim yazı işleri toplantıları çok teknolojiktir. Katılanların çoğunun önünde lap topları vardır, herkesin görebileceği bir köşede de büyük ekranda fotograflar yansıtılır, bazen de telekonferans yöntemiyle başka büroların şefleri de yazı işleri toplantısına katılabilir. Lİbération, bir yazılı basın kurumu olarak, yazı işlerinde toplantısında, hiçbir teknolojik aygıt-araç kullanmıyor. Bizim eski mizanpaj kağıtları üzerinde hazırlanıyor taslaklar.

İç ve dış siyasetten sonra kültür sanata geçildi. Bizde en sonuncudur. Sonra da televizyon ve radyo sayfasının içeriği tartışıldı.

Büyük toplantı bitti, herkes yerine geçti. Bu sefer küçük toplantılar başladı. Ana manşet olarak Afganistan saptandığı için, dış haberler servisi şefi konumundaki Marc, aşağıya yazı işlerine indi, elindeki malzemeyi, gelecek malzemeyi, birinci sayfa sekreterlerine ve o günkü yazı işleri müdürüne anlattı. Sayfanın esası o sırada çatıldı. Bir ara dikkatimi çekti: Marc, başta Fransızca konuşuyordu sonra o 5 kişilik küçük toplantıdaki 2 kişiye dönüp anlattığı her şeyi bir de İngilizce anlattı. Toplantı bitince sordum.’Onlar bu yeni formülü hazırlayan İspanyol ’ İnnovacion’ şirketinin adamları. Hepsi gazeteci ama hepsi Fransızca bilmiyor. Sayfa düzeni ve gazete içi organizasyon konusunda bize projeler hazırladılar. Uygulayıp anlamaya ve öğrenmeye çalışıyoruz. İçeriğe tabi ki hiç müdahale etmiyorlar ama tecrübeli sayfa sekreterleri ve kıdemli gazeteciler olarak bize katkıda bulunuyorlar’.

Şirket, önce yeni bir formül önermiş, Libération kabul etmiş, uygulamaya başlamışlar, sonra da uygulamanın takibi için şirketin adamları gazete içinde hatta yazı işlerinde danışman gibi çalışıyor.

Bizde tüm gazete yöneticileri bu işi kendilerinden başka kimsenin bilmediğini sandıkları için bu tür dış desteklere ihtiyaç duymaz.

Eskiden her servis kendi sayfalarını yapar ve aşağıya yazı işlerine gönderirdi. Şimdi baktım, aşağıda yazı işlerinde merkezi bir sayfa tasarım/yapım birİmi var. Tüm sayfalar oradaki sayfa sekreterlerinin marifetiyle yapılıyor. Fransız merkeziyetçiliği mi yoksa gazetenin tümünü aynı birim tasarlayıp çizerek hem estetik hem de içerik açısından iç bütünlük sağlama çabası mı?

Libération, Paris’in merkezi semtlerinden République’de 8 katlı bir kule binada faaliyet gösteriyor. Katlar arasında helezoni bir yol var, araba geçecek kadar geniş. İnerken bu yoldan çıkarken asansörle çıkıyorsunuz. Yazı işleri toplantı salonu 8. katta, dış haberlerin hemen yanında, yazı işleri ise 2. katta.

Sonuç olarak, bizdekilere oranla daha demokratik ve kuşkusuz daha profesyonel bir ortam vardı yazı işleri toplantısında. Yine de tartışmalar bizdeki kadar hararetli değildi. Orta yaşlı, oturmuş bir gazeteden de bu beklenir zaten.

19 Kasım 2009 Perşembe

GAZETECİ, NE POLİTİKACIDIR NE DE SAVCI

Askeriye haber üretip AKP karşıtı medyada yayınlatmış. İşin içine Güzin Abla bile girmiş.Medya, iki kutbun en bariz ideolojik çatışma platformu haline geldi. Artık gazeteler ve gazeteciler de çok siyasi, çok ideolojik. Halbuki…

Star gazetesinin İnternet sitesinde 17 Kasım tarihli sayısında yayınlanan -‘Planlı Haberler’ Manşette- başlıklı haber tartışma yarattı. (http://www.stargazete.com/politika/-planli-haberler-mansette-haber-225897.htm).
Gazete haberinin spotuna göre, ‘’Cunta, iktidar ve toplumla mücadele için haber üretmiş, yandaş medya manşet yapmış’’.
Habere göre, ‘’2007 Bilgi Destek Planı’nda medyaya servis edilmesi istenen her haber, planın hazırlanmasından kısa bir süre sonra neredeyse plandaki başlıkla manşetlere çıkmış. Sonucu belli anketler de belli aralıklarla sayfalarda boy göstermiş’’. Haberde çeşitli somut örnekler de veriliyor.
Meseleyi iki düzeyde ele almak mümkün: Siyasi ve teknik/mesleki. Siyasi açıdan bakıldığında öncelikle hatırlanması gereken, iktidarların her zaman her yerde medyayı kendi çıkarları için kullanmaya/yönlendirmeye çalıştığı gerçeği. Siyasi, iktisadi, askeri, ideolojik iktidar odakları, amaçlarına ulaşmak, kendi fikir ve çıkarlarını yaygınlaştırmak/popülerleştirmek yani meşrulaştırmak için medya desteğine her zaman ihtiyaç duyar. Bu nedenle de, medyaya bazen doğru bazen yanlış bilgi ve haberler sızdırır/verir. Bu bilgiler, kelimenin gerçek anlamıyla aslında ‘haber’ değildir. Sözkonusu bilgiler iktidar odaklarını över, rakiplerine kara çalar.
Star gazetesinin haberinde, yetki ve görev sınırlarını aşan Genelkurmay Başkanlığının siyasi iktidara karşı yapay haberler üretip bunları, hükümet karşıtı gazetelerde yayınlattığı belirtiliyor. Yakın zamanda, Ergenekon davasına bakan bazı savcıların ya da Emniyet sorgularını yapan polis yetkililerinin, soruşturmanın gizliliği kuralını da çiğneyerek, henüz avukat ve sanıkların yüzüne okunmamış iddianameden belgeleri bazı gazetecilere ve gazetelere servis ettiğini biliyoruz.
Medya, bu açıdan bakıldığında, aslında iki kutbun önemli bir ideolojik mücadele platformu haline geldi. Kutupların en keskin sözcüleri, mesela (Sarogate) Taraf gazetesi bir iddia ortaya atıyor, Genelkurmay İnternet sitesinden bu iddiaya yanıt veriyor. Diğer medya organları da bir şekilde ya Taraf ya da Genelkurmay’dan yana görüş belirtiyor.
Medyanın genel yayınlarına baktığımızda, kutupların iddialarını neredeyse onaylayarak yaygınlaştırmak için iktibas etmenin dışında, doğruluğu kanıtlanmamış bilgiler ,üzerine yorumlar yazmak hariç, gerçek bir gazetecilik yapmadığını saptıyoruz. Kuru-ıslak imza tartışması hiçbir yeni bilgi ve belge olmadan yaklaşık dört ay sürdü.
Doğru ve ilkeli tutum, AKP yandaşı olup sadece Genelkurmay’ın desinformation/misinformation faaliyetlerine muhalefet etmek değil. Keza, bu kapışmada, askeriyenin tüm kuşkulu operasyonlarını ya destekleyerek ya da susarak geçiştirip, mızrağın sivri ucunu sadece siyasi iktidara ve F tipi cemaate çevirmek de yanlış ve tarafgir bir tutum.
Gerek gazeteci gerekse yurttaş olarak, doğru tutum, olumsuz bir yaklaşıma, eyleme, olguya karşı çıkmayı gerektirir. Bu olumsuzluğu kimin yaptığı çok da tayin edici değildir. Olumsuzluğu, yasadışılığı bir kesim yaptığında susup, diğer kesim yaptığında bağıra çağıra demokrasi bayraktarı kesilip, sivillik nutukları atmak pek içten ve inandırıcı değil. Bunun adı çifte standart. Ergenekon savcılarının hukuku çiğneyen tutumlarını görmezden gelip sadece TSK’nın manüpilasyonlarını manşete çekmek, gazetecilikten çok AKP militanlığı, cemaat misyonerliği anlamına gelir. Seçmenlerin önemli bir çoğunluğunca seçilerek iş başına gelmiş hükümete karşı, askeri darbe planlarını desteklemek, ‘Vatan,Millet,Ordu’ edebiyatı yapmak da askeriyenin sözcülüğüne soyunmak anlamına geliyor.
Yerleşik düzenin eski temsilcileri ile iktidarda yeni söz sahibi olmak isteyen kesimler arasındaki çekişmede/mücadelede, Kemalizmi, laikliği ya da demokratlığı ve seçmen kitlesini koz olarak kullanmak kolaydır. Bu yaklaşımlar kutuplaşmayı yoğunlaştırdığı için, hakiki demokrat tutumun, yani tüm iktidar odaklarına karşı eşit uzaklıkta durup, kamu çıkarını, toplum yararını savunan 3. Yol tezinin güçlenmesini/sesini duyurmasını engelliyor.
Kaba ve basit bir mantık, giderek tüm toplumda egemen hale geliyor: AKP’nin herhangi bir politikasını destekliyorsan, şeriatçı ve gericisin, üstelik de Atatürk düşmanı hatta vatan hainisin! Siyasi iktidarın herhangi bir uygulamasını eleştirdiğin zaman da damgayı hemen yapıştırıyorlar: Darbecisin!
Türkiye’de 1980’den bu yana hakiki bir sol akımın eksikliği nedeniyle, siyasetle uğraşan yurttaş kesimi, bu sakat mantık ayrıca da alternatif eksikliği nedeniyle, AKP ile TSK arasında sıkıştırılmak isteniyor ve mutlaka ikisinden birini tercih etmesi için zorlanıyor.
Bu garip ikilemin doğmasında medyanın da önemli bir payı ve sorumluluğu var.
İşte tam da burada gelelim şimdi meselenin teknik/mesleki yanına:
Türkiye’de uzunca bir süredir gazetecilik/habercilik faaliyeti, klasik/geleneksel ilkelerden azad edilmiş durumda. Gazeteler artık esas olarak somut olgu, bilgi ve gerçek haber temelinde değil, siyasi-ideolojik tercihleri doğrultusunda faaliyet yürütüyor. Bu nedenle de mesela Ergenekon davası, bir kesime göre Yüzyılın Davası ve darbeciliğe vurulan büyük bir hukuk zaferi olarak algılanırken, diğer kesim Ergenekon davasının masum muhaliflerin hukuk dışı yöntemlerle yargılandığı bir dava olarak görüyor.
Habercilik, somut olgu değil, siyasi-ideolojik bağımlılığa göre yapıldığı için de, medyanın bir kesimi esas olarak ve neredeyse sadece TSK’yı eleştiriyor ve kınıyor, rakip kesim de sadece AKP yönetimini itham ediyor.
Oysa ki, yurttaşların ülkede olup bitenler hakkında sağlıklı bilgi ve yorum alma haklarını yerine getirebilecek çeşitli gazetecilik/habercilik teknik, yöntem ve olanakları mevcut.
İlk başta gazeteciliğin ana amacının okura/yurttaşa mümkün olduğunca gerçek bilgileri ve en geniş yelpazeli fikir ve görüşleri aktarmak olduğunu hatırlamakta yarar var. Bu amaçtan yola çıkarak, gazeteciliğin/haberciliğin mesela siyasi parti sözcülüğünden ya da Cumhuriyet savcılığından farklı kural ve mekanizmalarla çalıştığını görmek gerek.
Gazeteci, eğer gerçeği araştırmakla, gerçeğe yaklaşıp onu haber haline getirip kamuya sunmakla yükümlü ise, özel bir sorumluluğu var demektir. Bir siyasi parti sözcüsünün böyle bir yükümlülüğü yoktur mesela. O, kendi partisinin görüşlerini yaygınlaştırmak amacıyla, gerçek olmayan bazı bilgiler temelinde de açıklamalar yapabilir, nutuklar atabilir. Böyle bir durumda gazetecinin görevi, politikacının demecini/açıklamasını olduğu gibi yayınlamak olamaz. Gazeteci düz ayna değildir. Gazeteci açısından, bu demeç ancak bir hammadedir. İşlenmesi gerekir. Yani öncelikle doğruluğu denetlenmelidir. Gazeteci, politikacı gibi bir fikri yaygınlaştırmakla görevli ve sorumlu olmadığı için, bu fikrin karşıtlarını da araştırıp okura iletmek zorundadır. Gazeteci, okura doğru bilgi vermekle yükümlü.
Keza bir Cumhuriyet Savcısı, iddianamesine, sanığı itham etmek amacıyla çeşitli bilgi ve belgeler koyabilir. Adı üzerinde, iddianame de yer alan tüm bilgi ve belgelerin doğru olması şart değildir. Savcı da zaten sözkonusu bilgi ve belgelerin, hakim, sanık ve tanıklar huzurunda, duruşmada doğru olup olmadığını saptamak amacıyla iddianamesini kaleme alır. Gazeteci için durum yine farklı. İddianamede yer alan herhangi bir bilgi ya da belgenin, mahkeme kesin olarak sonuçlanıncaya kadar, yani sözkonusu bilgi ya da belgenin doğru ya da yalan olduğu kesin olarak kanıtlanıncaya kadar, gazetede doğru habermiş gibi yayınlanması tamamen yanlış bir uygulama. Böyle bir yaklaşımı doğru bulmak, Savcı ile gazeteci arasında hiçbir fark olmadığını kabul etmek anlamına gelir. Gazeteci, Savcının iddialarının doğruluğunu duruşma öncesinde, sırasında ya da sonrasında sağlam bilgi ve delillerle kanıtladıktan sonra haber olarak yayınlamalı. Adliye muhabiri ise duruşmaları izleyip aktarırken, tabi ki iddianamenin içeriği hakkında bilgi verecek. Soruşturmanın gizliliği kuralına, kamu çıkarına aykırı bir durum olmadıkça da riayet edecek. Ama bir gazeteci, sanık ve sanık avukatlarından önce, dolayısıyla belki de iddianamenin tümü henüz kaleme alınmamışken, yani yayınlanmamışken, iddianameden elde ettiği- ya da kendisine servis edilen- bilgileri doğru haber gibi yayınlıyorsa, bu gazetecilik değil, savcının hatalı bir sözcülüğüdür.
Sonuç olarak, mesele dönüp dolaşıp medyanın bağımsızlığında ve özgürlüğünde kilitleniyor. Bir medya organı, hem siyasi hem de ekonomik olarak bağımsız ve özgür olabilirse, siyasi iktidarın, askeriyenin, Savcılığın propagandasını değil, olayın, gerçeğin tüm boyutlarını inceleyip yayınlayabilir.
Gazetecinin mesleki olarak sorumlu olduğu üç mecra var: Gerçek, okur ve yöneticisi. Bizde ise kimi gazeteciler mesleklerini icra ederken bu üç temel mecraya değil, kendilerini çoğu zaman, siyasi, iktisadi, askeri ya da ideolojik iktidar odaklarına karşı sorumlu hissedip, bu yükümlülük altında haber ya da yazı yazıyor. Çünkü bugün bir çok ülkede, siyasi-askeri-iktisadi-ideolojik iktidardan tamamen bağımsız ve özgür bir medya organı ya yok ya da çok az var. Keza, tüm kısıtlamalar karşısında, çeşitli iktidarlara karşı, doğru habercilik temelinde gazetecilik yapma yeteneğine ve cesaretine sahip meslekdaş sayısı da ne yazık ki çok az…

17 Kasım 2009 Salı

BAŞKA BİR DERGİNİN FOTOGRAFLARI

Akşam gazetesinin sorusuna yanıt 16 Kasım 2009

Bizde röportaj denen söyleşi (İnterview), bir şahsın haber, yorum, fotograf ya da diğer gazetecilik türleriyle elde edemeyeceğiniz fikir, bilgi, görüşlerini alabilmek için karşılıklı soru-cevap ya da sohbet yöntemiyle gerçekleştirilen bir yazı türü…
Söyleşi yapanın, amacına ulaşabilmesi için, gazetecilik tekniklerini kullanıp, mümkün olduğu kadar geniş ve derin bir hazırlık yapması durumunda ortaya iyi, yeni, farklı bir sonuç çıkabilir.

Tartışılan vakada söyleşinin ana ilkelerinin neredeyse hiç birine riayet edilmemiş.
Söyleşiyi yapan, gazeteci olmadığı için mesleki teknikleri kullanabilme yeteneğine sahip değil. Sorulara ve yanıtlara bakıldığında da, şimdiye kadar yayınlanmamış yeni bir bilgi, yaklaşım ya da fikir de yok.

Fotograflar olmasa büyük bir ihtimalle kimse okumazdı bu söyleşiyi. Ya da bakmazdı…
Gazetecilik-habercilik kamu alanının mecrası olmaktan çıktığından beri, herhangi bir kişi ya da olayı, yeni, ilginç, cazip kılmak için, -buna okunabilirlik ya da tiraj kaygısı da diyebiliriz- çoğu zaman mesleğin temel ilkeleri çiğnendiği gibi, mevzu dışı, mantık dışı, saçmalık oranı yüksek yaklaşımlar da benimseniyor. Kamu alanı kasıtlı olarak ihlal edildiği için, özel hayat-mahremiyet özenle ve çoğu zaman fütursuz ve çirkince vurgulanıyor.

Tartışılan vakada üç sorumlu var:

Söyleşiyi yapan, söyleşi yapmak istediği kişiyle ilgili fantezilerini, okurla fotografik olarak paylaşmak zorunda değil. Bu tür bir röportaj, bir sonraki röportajın reklam panosu mu acaba?

Söyleşi yapılan kişi, eğer fikir kendisinden gelmediyse, böyle bir öneriyi kabul ederek, hem bu garabete alet olmuş hem de ciddi siyasi köşe yazarlığı kulvarından magazin kulvarına geçtiğini açık-saçık ilan etmiş oluyor.
Ben sözkonusu iki kişinin de sonuç olarak belki de masum bile olabileceklerine inanmak isterim. Nihayet genç insanlar, şan şöhret peşindeler, kendilerinden sözedilsin istiyorlar, kendilerine göre samimi, ilginç hatta sıcak bir söyleşi yapmak istemişler. (Gazetecilik jargonuna ‘hot news’dan sonra ‘hot interview’ deyimi de böylece eklenmiş oldu)

Esas sorumlu bu söyleşiyi bu şekilde yayınlayan editördür. ‘Bu resimler başka bir dergi için mi çekildi?’ diye tereddüt etmez mi insan? ‘Nedir sizin amacınız?’ diye sormaz mı?

Yozlaşma/çürüme bir başladı mı nerede duracağı belli olmaz.

16 Kasım 2009 Pazartesi

AKP’nin Ürkek Açılımı

Dicle Haber Ajansının sorusuna yanıt:
14 Kasım 2009

Kürt meselesinin TBMM çatısı altında tartışılması önemli ve anlamlı. Ne var ki AKP’nin hazırlıksız ve beceriksiz bir şekilde gündeme getirdiği Kürt meselesi vesilesiyle, CHP ve MHP’nin ırkçı-devletçi özelliklerinin bir kez daha ve bariz bir şekilde ortaya çıkmasının yanı sıra Türk resmi ideolojisinin yani Kemalizm görüntülü milliyetçi militarizmin saldırgan niteliği ve mevcut gücünün ortaya çıkması sağlanmış oldu. Sadece Batılı milletvekillerinin değil, Türk aydın ve yurttaş nufusunun önemli kesiminin Kürt meselesi konusunda hem ne kadar bilgisiz hem de –dolaylı olarak- ne kadar önyargılı olduğunu anladık.
AKP kurmayları ise, ciddi, ayrıntılı, uzun vadeli bir planları olmadığı için, ayrıca belki de daha önemlisi, Kürt meselesini çözebilecek demokratik ve entelektüel birikim ve yeteneğe sahip olamadıkları için TBMM oturumunu muhalefetle uğraşma arenası haline getirdi.
Kürt meselesini çözmek için sorunun köken, neden, tarihçe, aktör ve dinamiklerini incelemek/irdelemek/tartışmak gerekirken, İç işleri Bakanının koordinatörlüğünde sanki sıradan bir asayiş sorununu çözmeye yönelik zayıf bir proje dosyası oluşturan AKP, bir yandan DTP/PKK/İmralı öte yandan TSK/MHP/CHP’nin arasında sıkışıp kalmışa benzer. Bu nedenle de bir yandan meseleyi çözmek için ‘gerekirse 550 milletvekilini feda ederiz diyor’, Habur karşılamasının ardından da efelenip ‘İlk başa geri döneriz’ tehdidini savuruyor. AKP çelişkiler denizinde boğulma tehlikesiyle karşı karşıya: Hem Kürt sorununu çözecek hem de 1982 Anayasa’sına dokunmayacak; Hem Kürtlerin taleplerini karşılayacak hem de üniter devlet, milli birlik beraberlik, arslan ordumuz sloganlarından vazgeçmeyecek.
Açılım fikri çok iyi. AKP’nin açılım uygulaması çok kötü.

1 Kasım 2009 Pazar

Mizah, siyasi bir araç değil midir?


Serdar Turgut gerçekten mizah mı yapıyor? Öyleyse bu mizah kimin mizahı? Ne taraftan kime vuruyor? Herkes gerzek bir tek Turgut ve 2-3 yandaşı mı anlıyor bu mizahı? Kadınları aşağılama ve şiddet ne zamandan beri mizah oldu acaba?

Türk medyasının gevşeme/liberalleşme sürecinin Birikim kökenli Amerikan hayranı Beyaz Türk halkalarından biri olan Serdar Turgut, dağdan dönüş konusunda yazdığı bir yazıyla ortalığı karıştırdı.
Yüksek düzeyde megalomanisiyle mizah yaptığını yazan Turgut, kırdığı potu düzeltme gayreti içindeyken, yazdıkça battı aslında pek farkında değil. Belli ki kendisi de rahatsız, gelen tepkilerden sonra kendini aklamaya çalışıyor. Çuvallıyor. Çünkü, mesela ‘seks köleliği’ konusunda çevir kazı yanmasın yapmaya çalışırken, ‘O benim değil, ben onun seks kölesi olmak istiyorum’ cümlesiyle, farkında değil herhalde, insanların esas olarak sekse değil köleliğe karşı çıktığını görmezden geliyor. Zaten ‘kölelik övgüsü’ egemenlerin sözlüğünde yer alır. Ezilenlerin değil.
Bu aklama faaliyeti içinde de muhaliflerini gizli açık aşağılıyor: Ben mizah yapıyorum ama sizin düzeyiniz benim mizahımı anlamaya müsait değil! Neyse ki Turgut’un düzeyini kavrayabildiğini sanan bir kaç kişi çıktı: Akşam gazetesi yazarını tekzip edip özür dilerken, Akşam’da köşe sahibi bir-iki kalem, bu garip meslekdaşlarını savunmaya çalışan yazılar yayınladı. Son olarak Pazar günü Hürriyet’de Ertuğrul Özkök de, ‘25 yıldır tanıdığı’ (Bu kadar uzun süre nasıl tahammül etmiş hayret? Belki de tahammül eden de bir sorun vardır!) arkadaşını Rojin’e karşı savunmaya çalışıyor. Bir iletişim hocası da, Turgut’un yazısının içeriğine pek bakmadan/değinmeden, bu tür yazıların Playboy-Hustler türü pornografik dergilerde yayınlanabileceğini ama popüler gazetelerde yayınlanmaması gerektiğini savundu. Yayın organları, kadın ve Kürt düşmanlığına müsamaha eden ve etmeyen yayınlar olarak ikiye ayrılmaz. İletişim hocasının söylediği, pornografik mizah yazıları için geçerli olabilir ama Turgut’un ki aslında ne porno ne de mizah!
Turgut’u eleştiren, kınayan kesim ise yazarın gerek kadınları aşağılayan gerekse Kürt konusundaki iktidar yanlısı, erkek egemen ve şoven yanını vurguluyor. Hiç kuşku yok ki haklılar…
İstesen istemesen de…
Turgut aslında Türk medyasında siyasi, ideolojik ve ‘editorial’ düzeyde sabıkalı bir yazar. Penisi Türk medyasının gündemine sokmakla övünen yazar, aynı zamanda absürd, sürrealist ve mizahçı olarak tanımlıyor kendini. İki de bir eşinden de yine erkek egemen-maço bir tarzda söz eden yazar, belli ki sağlıklı bir akıl ve ruh dünyasına sahip değil. Bu bakımdan Serdar Turgut belki de masum hatta acınası bir kişilik. Cezai ehliyeti bile olmayabilir. Bu durumda Turgut’tan çok, önce Hürriyet sonra da Akşam gazetesinin sorumlularını kınamak gerek. Orijinal diye, ilginç diye, komik diye, dış görünümü normal diye, akli ve ruhi dengesi konusunda kuşkular yaratan, bir yazdığı bir yazdığını tutmayan bir şahsa köşe hatta gazete yönetimini teslim etmek doğru bir tutum mu acaba? Ben Türkiye’de hep egsantrik adam/kadın aramışımdır, her seferinde karşıma egosantrik şahsiyetler çıkmıştır maalesef!
Her sözcük, her satır siyasidir, ideolojiktir. Yazar, bilinçli ya da bilinçsiz (Yani şuursuz olarak, ki Turgut bu son yazısında öyle değil!) bir şekilde sözcük seçerken, cümle kurarken, bir fikri/bir tutumu savunur ya da bir duruma karşı kendini konumlandırır. Her yazı bir çıkar kavgasının kağıda dökülmesidir. Kimse sütun doldurmak için yazı yazmaz. Yazdığını sansa bile, okur o metni kendi ideolojik gözlüğüyle okur.
Mizah da, yansız/tarafsız bir uslup, yaklaşım, format değil tabi. Mizahda, mızrağın sivri ucunu kime/nereye yönlendireceğiniz önemli. Birisini, bir fikri, bir grubu, bir kurumu zaaflarını sergileyerek, komik duruma düşürmek, onu güç duruma sokmak, mizah kapsamına giriyor. Ama mizah yapanın burada sorup yanıtlaması gereken kilit sorular var:
- Ben kimi komik duruma düşüreceğim?
- Hangi zaaflarını keşfedip sergileyeceğim ?
- Neden?
- Nasıl?
Biliyorsunuz, patronların, zenginlerin anlattığı her fıkra komik, her espri müthiştir(!). İster istemez gülersiniz, gülmek zorundasınız. Bazen de nezaket gereği… Bir mülksüzün, zenginler ortamında patlattığı bir espri ne kadar kaliteli olursa olsun hemen damgayı yer: Pot kırdı!
Nasıl bir mizah?
Gelelim bu çerçevede Sedar Turgut’a. Şimdiye kadar okuduğum yazılarında cinsellikle ilgili yatılı ortaokul düzeyini geçemeyen bir performans sergilemişti. (Ben Galatasaray’da yatılı okudum, az çok hatırlıyorum ortalama düzeyi. Bizimkiler çok daha klastı!). Aslında en kolay mizah cinsellik ve engelliler konusundaki mizahtır ki, gerçek profesyoneller bu alanlara girmeye bile tenezzül etmez. Popülerdir, kolay güldürür, dinleyeni güçlü hissettirir, maktul aşağılanır, böylelikle siz de kendinizi matah bir insan sanırsınız. Tıpkı engellilerle alay eden mizah örneklerinde olduğu gibi…
Aslında istinasız her alanın, her konunun mizahı yapılabilir. Mizahda sınır ya da tabu olmaması gerekir. Ama gizli-açık, şiddet içeren, kadınları hor gören cinsel fanteziler yazmak, Kürtleri küçümsemek, terörist dediği insanları aşağılamak mizah olmasa gerek.
Mizah, tarih boyunca çoğunlukla egemenlere, zenginlere, gaddarlara karşı bir muhalefet silahı olarak kullanıldı/gelişti. Her mizah ürününün ille de muhalif olması gerekir, diye bir kural yok tabi ki. Ama bir kural varsa o da, mizah ürünün, akıl dolu olması gerektiği, haksızlığı adaletsizliği değil hak ve adaleti güçlendirmesi gerektiğidir. İçinde komik unsurlar da bulunsa, kadınları, azınlıkları aşağılama, cinsel tahakküm planlarına göz kırpma mizah kategorisine giremez.
Turgut, egemen medya dağdan dönüş sürecine ‘PKK teslim oldu’ teranesiyle taş koymaya çalışırken o da aynı frekanstan PPK ve kadın düşmanı perspektifle sözümona komik bir katkıda bulunuyor. Turgut’un rahatsızlığı, egemenlerin rahatsızlığı, ifadesi kendi tarzı. Dikkat edin mesela, MHP, CHP ya da askeriye kanadından Turgut’a yönelik bir itiraz yok. Serdar Turgut, işte o cenahın mizahını yapıyor.
Mizah ince zeka gerektirir. Yetmez, cesaret gerektirir. Taşı gediğine oturtmak her babayiğidin harcı değil. Turgut’un yaptığı kolaydır. Egemenlerin cephesinden, maçoların tribününden Habur-Diyarbakır hattındaki çoşkuyla alay etmeye kalkışmış. Yanıtını aldı.
Bir çözüm önerisi
Turgut’tan zaten beklemezdim ama, ‘Son terörist ölene kadar mücadeleye devam’ diyen üniformalıların dönüş manzaraları karşısındaki hayal kırıklıklarıyla dalga geçebiliyor musun mesela?
Ya da dönüşün ertesi günü medyada yer alan ‘Istanbul’da 10 PKK’lı, dağa adam gönderme suçlamasıyla gözaltına alındı’ haberiyle gırgır geçebiliyor musun?

Medyada özelleştirme, life-style (Aslında ‘my life-style’) yazarları modasının varacağı yer belli idi. Turgut ne ilk ne de son örnek. TV ekranları, radyo mikrofon ve hoparlörleri, gazete sayfaları, kamu çıkarının savunulduğu alanlar olmaktan çıkıp, özel saçmalıkların mecrası haline gelince, ilkesiz-kuralsız yazıcıların kalesi haline geldi. Bunun da en asal sorumlusu medya mülkiyetidir.
‘Mad’ kültürü yetmiyor Türkiye’de mizahçı olmak için. Uzatmayayım, Serdar Turgut’un da mizah yazması şart değil ki… Kendine başka bir meşgale arasın bence. Mümkünse medya dışında.

29 Ekim 2009 Perşembe

SİYASET HUKUKU ALTEDİNCE BÜYÜK RESİM?

Bugün gazetesinin sorularına yanıt


Soru: Albay Dursun Çiçek tarafından hazırlandığı belirtilen ve 'İrticayla Eylem Planı' olarak nitelendirilen ıslak imzalı belgenin ortaya çıkması sonrasında, Genelkurmay Başkanlığı internet sitesi aracılığıyla bir açıklama yaptı. Üç maddelik kısa açıklamada şu ifadeler yer alıyordu;

1. Bugün, bazı gazetelerde yer alan bir ihbar mektubu ve mektubun odağındaki gelişmelerin öncelikle medyada yer almasının sağlanması, hukuk devleti adına kaygı verici ve çok düşündürücüdür.
2. Benzerlerine sıklıkla rastlanan ihbar mektubu haberinin medyada veriliş biçimindeki ölçü ve duyarlılık derecesinin yayın organlarına göre gösterdiği farklılık da hayli dikkat çekicidir
3. Hukuk devletinde her şeyin yasalara uygun olarak yürütülmesine hiçbir kimsenin ve hiçbir kurumun itirazı olamaz.


Genelkurmay Başkanlığı, topu medyaya atarak bazı güçler tarafından haberin yayımlatıldığını ifade ediyor. Yine, haberin veriliş biçimi ile ilgili olarak gazetelerdeki farklılıklara dikkat çekiliyor. Belgede yer aldığı belirtilen iddiaların vahameti ortadayken 'belge neden 4 ay sonra sızdırıldı' veya 'gündem saptırması' gibi değerlendirmelerin amacı ne olabilir? Bazı gazeteler haberi '5 soru' şeklinde değerlendirirken, bazıları ise belgede yer alan ifadelere atıfta bulunmuştu bu açıdan bakıldığında neden günah keçisi suçu işleyenler değil de medya ilan ediliyor? Özellikle madde 1 ve 2 ile ilgili genel değerlendirmelerinizi de bizimle paylaşmanızı rica ediyorum.


Yanıt: Genelkurmay Başkanlığının İnternet sitesinde yayınlanan 24 Ekim ve 26 Ekim tarihli 106 ve 108 sayılı ‘Bilgi Notları’nı, sadece TSK-medya ilişkileri çerçevesinde ele almak yeterli olmaz. Kuşkusuz, TSK, Genel Kurmay Başkanını istifaya çağıran, ‘kağıt parçası’ hatırlatmasını yapan medya organlarından rahatsız ve şikayetçi. Sözkonusu ihbar mektubunun Askeri Savcılık yerine Ergenekon Savcılarına iletilmesi, ihbarcının bir TSK mensubu olması, ihbarın Orgeneral Başbuğ’un eski açıklamalarını tekzip etmesi Genel Kurmay Başkanlığını kuşkusuz güç durumda bıraktı. Siyasi iktidar ile askeri iktidar arasındaki güç kapışması genellikle medya üzerinden yürütüldüğü için TSK, bazı medya organlarına karşı tutum almış durumda. Siyasetin hukukdan daha etkin bir konuma geçmesi, halen TSK’yı mağdur duruma düşürdüğü için TSK, ‘hukuk savunuculuğunu/sözcülüğünü’
üstlenmiş görünümde.
Olayın özü konusuna ancak 108 sayılı bildiride giren TSK, 106 sayılı bildiride ince ince medya eleştirisi yapmaya çalışıyor. Gazeteciliğin/haberciliğin birinci asli görevi, kamu adına ve kamu çıkarı için, mümkün olduğunca gerçeği ortaya çıkarmak ve aktarmaktır. Bu çaba gerçekleştirilirken, hukuk ve yasalar zaman zaman engel teşkil etse de, gazetecilik, devletin ya da siyasi iktidarın koyduğu çeşitli sınırları zorlamak durumundadır. Aksi takdirde sadece resmi gazetecilik (Ya da Devlet gazeteciliği belki de siyasi iktidar gazeteciliği) yapılabilir.
Yine de yaygın medyanın bugün gerçeğin tüm boyutlarını okura, kamuya, topluma henüz aktaramadığını da saptamak gerekir. Olgusal düzeydeki bu eksikliğin yanı sıra, mevcut kapışmanın tarihi, siyasi, ekonomi-politik güç dengeleri, ulusal, bölgesel ve uluslar arası köken, altyapı ve nedenleri konularında da Türkiye okuru henüz yeterince bilgilendirilmedi. Sorunu, tartışılan bir belgenin kuru ya da ıslak imzası üzerinden yola çıkarak polisiye/hafiye düzeyde ele almak, büyük resmi görmemize engel oluyor. Kadim Kemalist elitist iktidar ile yeni, halkçı görünümlü siyasi iktidar arasındaki çekişmeyi, her iki tarafın, kitlesel katılımlı, açık siyasi-ideolojik mücadele yerine, Osmanlı hatta Bizans mirası kısa vadeli, kurnaz ama akıllı olmayan yöntemlerle sürdürmesi demokrasi açısından çok olumlu değil.

27 Ekim 2009 Salı

Batman ve Kars İzlenimleri

Batman Gazeteciler ve Yayıncılar Derneğinin lokal açılışı ve ‘Güneydoğu’da Gazetecilik’ paneli ile Kars’ta Umut Vakfının ‘Bireysel Silahsızlanma ve Şiddet Haberleri’ konulu semineri boyunca gerek mülki amirler gerekse yerel gazetecilerin yeni konumlarını öğrenme fırsatım oldu. Bir alt-üst oluşun kaygı verici girişimleri…


Geçtiğimiz on gün içinde, ayrı ayrı, önce Batman sonra da Kars’da gazetecilikle ilgili iki toplantıya katıldım. Her iki kentde de yerel medyada görev yapan meslekdaşların yanı sıra mülki amirlerin yeni, farklı, ilginç davranış ve portrelerine rastladım. Liberal kesimlerde, dillere pelesenk olmuş ‘Türkiye değişiyor, devlet değişiyor, toplum değişiyor’ sloganının somut uygulamasını görme/yaşama imkanına kavuştum. Gerçi Ece Ayhan da, vakti zamanında, ‘Evet, Istanbul ‘da çok değişim var ama gelişim yok’ demişti…Bu nedenle özellikle Valiler, Emniyet Teşkilatı ve Basın-Yayın Genel Müdürlüğü camiasında saptadığım değişimlerin aslında pek de hayırlı değişimler olmadığını baştan belirtmem gerek.
Batman’da yılların gazetecisi, Çağdaş Batman gazetesinin yöneticisi, önceleri Cumhuriyet şimdilerde Doğan Haber Ajansının yerel temsilcisi Arif Arslan , diğer yerel medya organlarındaki arkadaşlarıyla birlikte sabırlı bir çalışma sonucunda, Belediye’nin de katkılarıyla, gazeteciler için güzel bir lokal yaratmışlar. Hem Batman Gazeteciler ve Yayıncılar Derneği lokalinin açılışı, hem de ‘Güneydoğu’da Gazetecilik’ konulu panele katılmak için Batman’a geldiğimde, öncelikle Mecburiyet Caddesindeki gençlik, canlılık, dinamizm dikkatimi çekti. Gerçi artık birkaç istisna dışında bütün Anadolu kentleri , galiba Özal döneminde başlayıp sonra da AKPli belediyeler, müteahitler ve kent planlamacıları sayesinde, birbirinin aynısı yerleşim merkezleri haline geldi: Alış-veriş merkezleri, yerli-yabancı ünlü markaların dükkanları, beş yıldızlı oteller, kafeler, İnternet ve oyun salonları, dershaneler, özel sağlık kuruluşları kent merkezlerinin vazgeçilmez mobilyaları haline geldi. Kentlerin tarihi ve orijinal dokusu, semtleri, yapıları, Özal-AKP’nin temsil ettiği yap-satçı, TOKİci, kısaca işportacı/tacir zihniyetin/uygulamanın kurbanı olmuş. Otomobil plakaları olmasa, bugün bir çok Anadolu kentinin ana caddesinde gezinirken, buranın hangi kent olduğunu, bilmeyen zor çıkarır.

Batman batmıştı ama çıkmış mı?


Batman, bir milletvekilinin, çok sayıda gazetecinin ve yurttaşın ‘faili meşhur’ cinayete kurban gittiği bir kent aslında. Hizbül-Kontranın da önemli bir üssü idi. Genç kız intiharlarıyla adı anılmıştı bu kentin yakın geçmişte. Neyse ki bu kabuslu geçmiş büyük ölçüde ortalarda görünmüyor. Sanki unutulmuş. Unutmak her zaman çok iyi bir şey mi? ‘Meşhur’lar yargılanıp mahkum edilmezse bu acılar yeniden hortlamaz mı?

Lokalin açılışı güzel oldu. Vali, Belediye Başkanı, Emniyet Müdürü hep beraber güzel bir açılış töreni yaptık. Gerçi Nazım Alpman ayrıntılı bir şekilde İnternethaber.com’da yazdı : Mülki amirlerin neredeyse STK söylemini benimseyen, İnsan Hakları ve Demokrasi sözcülüğüne soyunmaları ilk başta müspet bir görünüm yaratıyor. ABD’de doktora yapıp Emniyet Teşkilatının kilit noktalarına yerleştirilen şahsiyetlerin, Şeyh Said, Dersim İsyanları çerçevesinde Kürt meselesini bizle tartışmaları da önemli bir gelişme. Çünkü eskiden Valiler, gazetecilerin ellerini acıtmak için sıkarlardı, Emniyet Müdürleri de habercilik faaliyetlerimizi kısıtlamak için görev yaparlardı. Şimdilerde kent dışından gelen gazetecilere olağanüstü bir şekilde her bakımdan iyi muamele ediyor mülki amirler. Çok parlak, çok ilginç fikirler öne sürüyorlar. Aslında onların söylemlerinin tümü 657 sayılı kanuna muhalefet kapsamına giriyor. Ben bu maddeyi savunmuyorum ama dışarıdan gelen gazetecilere sevimli görünme çabaları içindeyken yürürlükte olan hükümleri hiçe saymak hoş değil. Ama bu tutum bilinçli ve kasıtlı. Çünkü böylelikle bu kişiler arkalarındaki gücün ne denli kuvvetli olduğu mesajını da vermiş oluyorlar. Zaten boş yere iki de bir ‘Sayın Cumhurbaşkanımız da böyle düşünüyor’ demiyorlar herhalde. Zaman zaman da bu yeni durumun ‘Hükümet politikasıyla’ ilgili olduğunu açıkça söylediler. Söylemi olumlu ama çok siyasallaşmış bir mülki amir kadrosuyla karşılaştık Batman’da. ‘Aman ne iyi, galiba devlet artık nihayet demokratikleşiyor’ diye düşünmeye başlıyordum ki, İHDlisi, Mazlum-Derlisi, Batmanlı yerel medyadaki arkadaşlar dahil, kentte yaşayan insanların neredeyse hepsi, ‘ Hocam, bakmayın böyle konuştuklarına, en küçük barışçı eylemde bile hepimizi karakola çekip sorguya alıyorlar hala. Yasal gösterilerde coplamalar, su sıkmalar da cabası…’ deyince, F tipi örgütlenmenin foyası ortaya çıkıverdi birdenbire. Hakikaten demokrat olmakla demokrat görünmeye çalışmanın ne kadar farklı şeyler olduğunu bir kez daha öğrendik. Kravat takmakla medeni olunamayacağı gibi…

Devlet-millet el ele ama nereye?


Neyse…Benzeri ama biraz farklı bir manzarayla Kars’da da karşılaştım. Umut Vakfının Türkiye’nin dört bir yanında yerel medya için düzenlediği ‘Bireysel Silahsızlanma’ seminerlerinin Kars durağında medyada şiddet haberleri bağlamında ‘Nefret Söylemi’ gündeme geldi. Kars seminerinde mülki amirlerle gazeteciler arasında yeni ve gerçekten pek orijinal bir ilişkiye tanık olduk. Kars ve çevre illerden gelen yerel medya mensuplarının yanı sıra Umut Vakfı , Vilayetlerin Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlerini de seminere davet etmiş. Böylelikle devlet memuru statüsündeki kişilerin de ‘Bireysel Silahsızlanma’ gibi hayati bir konuda bilgi sahibi olmaları ve onların da bu konuda katkı sunmaları beklenmiş. Yerel medyadan kıdemli bir arkadaş, günlük habercilik faaliyeti sırasında Valiliklerin çıkardığı engellerden sözedince, 35-40 kişilik salonda arkalardan davudi bir sesle ayrıca pek nazik olmayan bir uslupla bir uyarı geldi: Genelleştirme! Neyse, ben tartışma oturumu yöneticisiydim, itiraz eden kişiye, ‘Evet şimdi sözü arkadaşa veriyorum' diyerek mikrofonun ona iletilmesini sağladım. Yanımdaki birisi alçak sesle ‘O, arkadaş değil, Valiliğin müdürü’ dedi. Müdür bey, Ağrı’daki uygulamayı anlattı: ‘Biz birlik beraberlik içinde çalışıyoruz yerel medyadaki arkadaşlarla. Bakın mesela buraya da Vali Bey araç verdi onunla hep beraber geldik. Günlük çalışmada da Ağrı’daki gazeteci arkadaşlar haberi çıkarmakta zorlanınca biz hemen yardım ediyoruz, onlar da bize yardım ediyor tabi. Haberleri birlikte hazırlıyoruz.’.Dinlerken, adam sanki 30’lı yılların sonunda İtalyanca ya da Almanca konuşuyormuş gibi geldi. Kendinden son derece emin, her türlü eleştiriye kapalı ve sürekli olarak ‘birlik ve beraberlik’ mesajı veriyor, biraz da dayılanıyor sanki. Salonda birkaç kişi ‘Ya işte sorun tam da bu!’ derken tartışma ortamı gerginleşti. Panelde yer alan TGC’den Dr.Recep Yaşar, neyse ki kapanış oturumunda söz alıp, son derece didaktik ve nazik bir uslupla ‘Vilayetin Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü ile gazeteciliğin farklı makam, işlev ve görevler olduğunu, bunların birbirine karıştırılmaması gerektiğini’ anlattı. Anlayana tabi…

Bu olaydan önce kahve molası sırasında, konu açılmış olduğu için, biraz da benim patavatsızlığımdan ben uzun uzun F tipi örgütlenmenin iki yüzlülüğünden ve tehlikelerinden sözederken karşımdaki takım elbiseli efendi görünümlü birkaç kişi pek tepki vermeden dinliyorlardı. Eleştirilerim herhalde belirli bir noktaya gelmiş olacak ki, ‘Hocam isterseniz içeri geçelim seminer başlıyor’ diye nazikçe uyardılar beni. Oysa ki galiba tam da mecrasına çatmıştım, yüzlerindeki pek de içten olmayan gülücükler, yakalarında eksik olan F tipi rozetleri gizlemeye yetmiyordu.

Kafalar aynı, şapkalar değişiyor!


Kısacası her iki kentde de gazeteciler açısından olumlu, mülki amirler açısından garip, tartışmalı, sıkıntılı karelere tanık oldum. Bugün Türk Silahlı Kuvvetlerine ya da genel olarak devlet aygıtına çeşitli gerekçelerle (Ki bence çoğu doğru ve haklı) itiraz eden kesimlerin, iktidara geldiklerinde hatta yaklaştıklarında, mevcutlardan pek de farklı olmadıklarını gördüm, anladım. Çünkü onlar ne içten anti-militarist ve demokrat, ne de uzun vadede halkçı bir projeye sahipler. Gazetecilere yardım kisvesiyle daha bugünden basını kıskaç altına almaya çalışanlar, yarın total iktidara kavuştuklarında herhalde her sabah bize Ekrem Dumanlı’nın makalelerini ezberlettirecekler.

Batman ve Kars’da gerek toplantı süresince gerekse özel görüşmelerde yerel medyadaki arkadaşların, ki bazıları aynı zamanda ulusal medyanın yerel temsilciliğini/muhabirliğini de yapıyor, temel şikayeti Istanbul’daki yazı işlerinin tutumu idi. Istanbul’da masa başında, yerel muhabirin haberini edit eden kişinin genelde hayatında gördüğü en doğudaki vilayetin büyük bir ihtimalle Ankara olması nedeniyle sıkıntı yaşanıyor. Yerel muhabirler hala ve yine haberlerinin edit edilmenin ötesinde tahrif edildiğini belirtiyorlar. ‘Yeni’ mülki idare amirlerinin bir başka ‘yeni uygulamasından’ da örnek verdiler: Artık yerel muhabiri tamamen devre dışı bırakmak için, kimi yerde Vali bazen Emniyet Müdürü ya da bir başka yetkilinin, İç İşleri Bakanlığı aracılığıyla ya da onun üzerinden doğrudan Istanbul’daki üst düzey gazetecilerle temas kurup, bir haberi yayınlattıklarını ya da yayınlatmadıklarını da anlattılar. Gazetecilik o kadar popüler bir meslek/uğraşı haline gelmiş ki, mülki amirlerin bir kısmı işi gücü bırakıp haber yazıp tanıdık gazeteci dostlarına geçmeye başlamışlar. Mesela siz Istanbul’da spor muhabirisiniz, Fenerbahçe takımını izliyorsunuz , ama haberleri siz değil Aziz Yıldırım yazıp gazetelerde ya da televizyonlarda yayınlatıyor. Basın özgürlüğü ve demokrasi anlayışlarında totalitarizm olan her kesimin hevesle, severek üstelik yararlanarak yapacağı bir iş, değil mi? Zaten Özkök’e göre, gazetelerin temel işlevi de artık haber vermek olmadığına göre, habercilik işini de, yap-işlet-devret modeli uyarınca merkezi ya da yerel idareye verdiğinizde sorun kökten çözülmüş oluyor. Böylelikle medyada can sıkıcı olumsuz ve muhalif haberler de hiç çıkmaz. Birlik ve beraberlik içinde gül gibi geçinip gideriz. Şaka değil, bir süredir çok sayıda medya mensubu, devlet ya da hükümet sözcüsü gibi davranıp haber ve yazılar yazıyorsa, ki yazıyor, e devletin de gazetecilik yapması işin olağan/kaçınılmaz sonucu değil mi? ‘Sen benim yapmam gereken işi yaparsan, ben de senin yapman gereken işi yaparım!’.

Yalnız burada küçük bir sorun var: Gazetecilik ve habercilik yurttaşlar, kamu ve toplum için yapıldığına göre, ve esas amaç gerçeği ortaya çıkarmak olduğuna göre, bu toplumda da her şey pek düzenli işlemediğine göre, yurttaş gazetede okuyup televizyonda gördüğüne mi inanacak, yoksa bizzat günlük yaşamda karşılaştığı sıkıntı ve sorunlara mı? Herhangi bir mesele, medyada öyle yazıldığı için öyle olmuyor. Gazetedeki yazı/fikir yani medyatik gerçek sadece belirli ve kısıtlı bir süre ve sadece belirli ve sınırlı bir kesim yurttaş için gerçek anlamına gelebilir. Hayatın kendisi şu veya bu şekilde, bir süre sonra hakiki gerçeği mutlaka herkesin yüzüne vurur. Mesela soramadım ama içimde kaldı: Ağrı’daki Vilayet Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü, Vali’nin bir usulsüzlüğünü ortaya çıkarmak gerektiğinde, yerel medyadaki ‘arkadaşlarını’ birlik ve beraberlik içinde, araçlara bindirip olay yerinde gerekli inceleme ve araştırmaları yapmalarına yardımcı olabiliyor mu?

19 Ekim 2009 Pazartesi

Hem çapsız hem de megalo!


Yeni Şafak’ın sorusuna yanıt

Son günlerde “Gazetecinin kendisi haber olur mu, olmaz mı” konusu tartışılıyor. Cengiz Semercioğlu köşesinde “Hepimiz kağıttan para kazanıyoruz” başlığı ile bunun gerekliliğinden bahsetti:

“Gazetecinin kendisi haber olur mu, olmaz mı diye tartışılıyor...Buna itiraz eden
arkadaşlar, haber olduğu için eleştirdikleri gazeteciler sayesinde para kazandıklarının farkındalar mı? Ertuğrul Özkök, Ahmet Hakan umreye gidiyor, Ayşe Arman seksi pozlar veriyor, Hıncal Uluç ellerini
kelepçeletiyor, ünlü gazeteciler Hasankeyf’te kafalarına poşu takıyor... Haber oluyorlar...
Günlerce gazetelerde, televizyonlarda, internette ,radyolarda konuşuluyor,tartışılıyorlar. Kendisi haber olan gazetecilerin hepsini medyadan kovduğumuz düşünün... Allah’ınızı severseniz gazeteyi
eğlenceli kılacak, okunur yapacak neyiniz var elinizde? Elbette haber, fotoğraf, yazı, yorum bu kağıdın
en önemli malzemesi, oradaki kaliteyi artırmamız lazım... Ama internetle, televizyonla rekabet eden günümüz gazetelerine bu kadarı yetmez, daha fazlası gerekli. İlan paylarını sürekli artıran internetin,
televizyonun karşısında kağıdın başka meziyetleri olmalı. Kendisini konuşturacak... Gündemde kalacak meziyetler... Bunun tek yolu da daha cesur köşe yazarlarından geçiyor. Haber olmaktan korkmayacak köşe yazarlarından...”

Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sizce gazeteci haber olmalı mı? Bu durumu nasıl karşılıyorsunuz?




Hem çapsız hem de megalo!


Eskiden bir haberde hatta köşe yazısında gazetecinin/habercinin kendisinden bahsetmesi ayıptı, hoş karşılanmazdı. Çünkü, bir gazeteci/haberci kamuda sözedilecek bir şey yapmışsa, hele de olumlu bir iş başarmışsa, bu başarıyı zaten başkaları algılar ve över(di). Şimdilerde, ‘Kimse benden bahsetmiyorsa ben kendimi yazarım’ modası revaçta.
Haberci, kendisine tanınan olanak/imtiyazdan yararlanarak (Köşe ya da ekran süresi), haber değeri olan olayları yansıtacağına, kendini ve kendi dar çevresini ‘haber’ yapar hale geldi ki bu zaten habercilik değil.
Haber olan habercilerin işledikleri konulara da bakmak lazım: Bir hafta kapanıp ertesi hafta soyunan kadın, umre izlenimleri, bir takımın formasını giyip haber okumalar, poşu takmalar filan falan…Hepsi de kişiye özel, şahsi öyküler. Kamuyu, kamu çıkarını ilgilendiren konular değil.

Semercioğlu’nun yazısı aslında ilginç, bir o kadar da cahilce bir itiraf. Kendisi ‘gazeteyi eğlenceli kılmak’tan, ‘okunur yapmak’tan sözediyor, ayrıca da gazetenin İnternet ve televizyonla olan rekabeti nedeniyle ‘haber olan habercileri’ övüyor. Neresinden tutsanız yanlış bilgi ve yaklaşımlar: Gazete esas olarak eğlence üreten bir mekanizma değil. Okunur haber yapmak yerine kendini okutmaya çalışan habercinin ana mecrası da gazete değil. Haber olan haberciler bu bencil dışavurumu sanki sadece gazetelerde yapıyormuş gibi İnternet ve televizyonla rekabet bahane edilmiş.

Bir de köşebaşındaki esnaf ağzıyla ‘para kazanmaktan’ sözediyor kendisi. Parayı çok seviyorsa darphaneye memur olsun!

Cesur gazeteci, yasaklanan ve zor gerçekleri yazabilen gazetecidir. Özel hayatını değil.

Semercioğlu’nun ve benzerlerinin bilmesi gerekir: Gazete, kamusal alanın bilgi ve fikir mecrası. Ama bugün iktidarları eleştir(e)meyen, sessizlerin/mülksüzlerin sorunlarını haberleştir(e)meyenler yediklerini içtiklerini, gezip gördüklerini, analarını babalarını, eşlerini dostlarını, en çok da kendilerini anlatıyor. Oysa ki maalesef haber olan bu haberciler(!) için uygun mecralar da var: Hatıra defteri tutsunlar, öykü, deneme ya da roman yazsınlar. Sonra da aynanın karşısına geçip, ‘Söyle ayna söyle/Var mı yazan böyle’ desinler.

2 Ekim 2009 Cuma

Ayakkabı (Bis) !

Bağdat’tan sonra Istanbul’da da bir gazeteci bir iktidar temsilcisine ayakkabı fırlattı. Gazeteci esas olarak ne iş yapar? Yapmalı? Son dönemlerde gazeteciler haber yapmak yerine neden daha çok haber olmayı tercih ediyor acaba?

Birgün gazetesi politika editörü Selçuk Özbek’in 1 Ekim Perşembe günü Bilgi Üniversitesindeki bir toplantıda İMF Genel Müdürü Dominique Strauss-Kahn’a (DSK) ayakkabı fırlatması hem siyasi hem de gazetecilik etiği açısından tartışmaya yol açtı.

Siyasi açıdan bakıldığında, şiddet içermeyen her türlü tepkinin, protestonun demokratik ortamda hoşgörüyle karşılanması, bunun doğal, olağan, hatta yasal ve meşru olduğunu kabul etmek gerekir.

Dünyada her gün bu tür eylemler yapılıyor. Muhalifler, protestocular karşı oldukları kişi ya da kurum temsilcilerine kremalı pasta, çürük yumurta ya da boya atıyor. Özellikle Batı ülkelerinde bu tür eylemler bazen haber bile olmuyor. Eylemci, mağdur tarafından şikayet edilmezse gözaltına bile alınmıyor. Protestoya uğrayan da, üstünü başını temizleyip işine devam ediyor.

Ne var ki, bu son olayda, ‘Türk misafirperverliğine yakışmadı’, ‘Bu bir saldırıdır’, ‘DSK aslında sol kökenli bir yöneticidir’ ya da ‘Global bir başkent olarak Istanbul’un imajı bozuldu’ gibi itirazlar öne sürenler, milliyetçi ve muhafazakar görüşleri ya da garip solculukları nedeniyle demokratik bir hakkı görmezden geliyor.

Kimi yorumlarda, protesto eyleminin yeteri kadar orijinal/yaratıcı olmadığı hatta taklit olduğu hatırlatılıyor. Bazıları ise bu tür bireysel ve kahramanvari eylemler yerine kitlesel protestoların önemine dikkat çekiyor. Bence haklılar.

Gelelim şimdi işin gazetecilik etiği açısına:
Ayakkabıyı fırlatan kişinin gazeteci olması konuyu farklı ele almamızı gerektiriyor. Birgün gazetesi Yazı İşleri Müdürü Selami İnce, Perşembe akşamı TRT 1’de yayınlanan ‘Medya Müfettişi’ programında, protesto eylemini gazete olarak da onaylayıp desteklediklerini söyledi. İnce, ‘Selçuk Özbek’in politika editörü olmasına rağmen, bu toplantıyı bizzat izlemek istediğini’ söyledi. Bir başka haberde ise Özbek’in iki gündür izinli olduğu belirtiliyordu. Selçuk Özbek, olaydan sonra yaptığı açıklamada, olayın ‘spontane olarak’ geliştiğini belirtti. Önceden bir hazırlığı olmadığını söyledi. Ne var ki, salonda, ayakkabı fırlatma olayının hemen ardından, bir genç kızın pankart açmaya çalıştığını gördük. Genç kız ile Özbek’in aynı siyasi grubun üyeleri olduğunu da öğrendik.
Bir başka ayrıntı da, Selçuk Özbek’in öğrenci kimliği. Açık Üniversite öğrencisinin bir gazetede ya da herhangi bir işyerinde çalışması kadar doğal bir şey olamaz. Ancak İnce’nin açıklamalarından, Özbek’in bu toplantıya, öğrenci kimliği ile değil, gazeteci hatta muhabir olarak gittiğini anlıyoruz. Zaten, Birgün yetkilileri de olayla ilgili haberleri ajanslardan ve başka gazetelerdeki meslekdaşlardan alıp yayınladıklarını söylediler. Bu ayrıntı önemli. Böylelikle Selçuk Özbek’in bu toplantıya Birgün gazetesi muhabiri kimliği ve gazetecilik yapmak amacıyla gitmiş olduğu teyid edilmiş oluyor.

Kendimi tutamadım!

Bu araya bir parantez açmak istiyorum:
1978 ya da 79 yılı olmalı. Aydınlık gazetesindeyiz. Istanbul’da bizim de çok önem verdiğimiz bir ‘Ne Amerika Ne Rusya’ yürüyüşü var. Hem haber hem de fotograf için muhabir bir arkadaş görevlendirilmiş. Atılgan, heyecanlı ama genç ve tecrübesiz bir arkadaş. O zaman cep telefonu filan yok. Biz gelişmeleri haber merkezindeki polis telsizinden izleyebiliyoruz. Yürüyüş başlamadan önce genç muhabir ön haberini geçti. Yürüyüş başladı, devam etti ve bitti. Ama ne yazık ki bizim muhabirden ses seda yok. Gazeteye gelip haberini yazması, fotograflarını banyo etmesi gerek. Sayfa bağlandı bağlanacak. Ajanslardan, sağdan soldan bilgiler toplayıp haberi yazdık. Arşivden eski bir yürüyüş fotografı bulup birinci sayfayı çattık, pikaj-montaj derken sayfa kalıba gitti. Hatları kaçırmayacak şekilde sayfayı yetiştirdik. Saat ilerlemişti. Bizim muhabirden hala ses seda yok. Aradık taradık yok. Sonunda akşamın ilerleyen saatlerinde, Genel Yayın Yönetmenimiz Oral Çalışlar Emniyet’i aradı ve bizim muhabirin karakolda alıkonduğunu öğrendi. Çalışlar birkaç arkadaşla gitti ve muhabir arkadaşımızı karakoldan aldı, gazeteye getirdi. ‘Ne oldu?’ diye sorduk. Biraz mahçup biraz kızgın anlattı: ‘Yürüyüşün bir aşamasında polis göstericilere müdahale etmeye kalktı. Oradaki arkadaşlar da slogan atarak polise direndi. Ben de kendimi tutamadım. Gruba katılıp slogan atarak polise direnince bizi yaka paça aldılar’.
Gazetede o anda bir tartışma başladığını hatırlıyorum. Çoğu arkadaşımız muhabir arkadaşı haklı buldu. Polisin tutumunu kınadı. Az sayıda arkadaşımız ise, muhabirin yürüyüşe slogan atıp polise direnmek için değil haber yapmak için gittiğini söyleyip, görevin, siyasi katılımdan daha önemli olduğunu söyledi. Hatta biz bu polis müdahale girişiminden habersizdik. Hem yürüyüşün tümünü hem de bu ayrıntıyı atlayabilirdik.

Gazetecilik kaçınılmaz olarak çok siyasi bir meslek. Siyaset de bir süredir belki de esas olarak medya/gazetecilik üzerinden yapılıyor. Ama siyaset ile medya örtüşen alanlara sahip olsalar da, iki farklı alan. İkisinin ayrı amaçları, yöntemleri, kuralları, ayrı işleyiş mekanizmaları var. Gazeteci, siyasetçi/militan gibi davranamaz, davranmamalı. Keza siyasetçi de gazetecilik yapmamalı. Bizim sol gelenekte ve Kürt medyasında da ne yazık ki bu ayrım her zaman net bir şekilde yapılamadı, yapılamıyor.

Istanbul Bağdat mı?

Selçuk Özbek açıklamasında, Bağdat’ta Bush’a ayakkabı fırlatan gazeteci El Zeydi’den ilham aldığını söylüyor. Ne var ki bu iki eylem benzerlikler taşımasına rağmen önemli farklı niteliklere sahip. Bağdat, işgal altındaki Irak’ın başkenti. Irak basını üzerinde ağır bir sansür var. Iraklı gazetecinin ayakkabı fırlattığı kişi de işgalin bir numaralı siyasi sorumlusu ABD Başkanı Bush. Muntazır El Zeydi’nin eylemi bence etik kurallara pek uymasa da meşru bir eylemdi. O koşullarda hem siyasi hem de mesleki alanlarda protesto kanalları açık olmadığı için ayakkabı fırlatmak anlaşılır, kabul edilir bir eylemdir bence. Eylemi gerçekleştiren bir gazeteci olsa dahi...
Istanbul ise IMF’nin işgali altındaki bir ülkenin kenti değil. Türk basınının tamamen özgür olduğunu kimse iddia edemiyor ama Irak basını kadar sansür altında değil. Üstelik Istanbul, IMF’ye karşı çeşitli kitlesel protesto eylemlerinin yapılabildiği bir kent.

Kimlik bozulması

Bu olayı aslında tek başına ele almamak gerekir. Uzunca bir süredir, bazı gazeteciler haber yapmak yerine haber olmayı tercih eder hale geldi. Amaçları, nitelikleri farklı olsa da birkaç örnek sayayım: Bosna Savaşı sırasında Türkiye gazetesinin bir muhabiri, fotograf makinası ya da kamera yerine omzuna bir makineli tüfek alıp, cepheye gidip, fotograf çekeceğine silahın tetiğine basmıştı. Bu yetmiyormuş gibi kendi gazetesi de haberi manşetten verdi: Bir Sırp’ı vurdum!
Amerikan Fox televizyon kanalının bir muhabiri de, 11 Eylül’den sonra Afganistan’a saldıran Amerikan ordu birlikleriyle birlikte elinde yine otomatik tüfekle poz verip ‘Bin Ladin’i öldürmeye gidiyorum’ demişti.
Her iki gazetecinin de gazetecilikle hiçbir ilgisi olmayan hatta gazetecilik ruhuna, felsefesine, anlayış ve pratiğine tamamen aykırı işler yaptığını belirtmeye herhalde gerek yok.

Gazeteciliğin sağladığı imtiyaz ve kolaylıklardan yararlanarak askerlik yapmak pek matah bir işlev olmasa gerek.

Daha yakın bir geçmişte Türkiye’de de benzeri vakalara tanık olduk. Birkaç Genel Yayın Yönetmeni başyazı ya da haberle hiçbir bağlantısı olmaksızın, işverenlerinin ticari-mali sorunlarını çözmek için, hafif medyatik tehditler eşliğinde iktidar sözcüleriyle görüşmeler yaptılar. Kimisi Belediye’den ruhsat istedi kimisi mukavva fabrikası için kredi teşviki. Bu iki olay belgelendi ama utanma/sıkılma Türk egemen medya yönetici ve mensuplarının sözlüğünden uzunca bir zamandır çıkmış olduğu için, bu kişiler hala köşelerinde kalem oynatıyorlar.

Bir hafta çarşafa bürünüp ertesi hafta soyunan kadın gazeteci konusu da tartışılmıştı. Ardından bu konuda sabıkalı bir ‘gazeteci’ kişisel bir Hac magazin dizisiyle yeniden haber oldu.

Haber yoksa ben haber olurum

Tüm bu sapkınlıkların son dönemde artması tesadüf olmasa gerek. Son yıllarda gazeteciliğin işlev ve konumunun değişmesiyle, kamu çıkarı, muhalefet, sorgulama, irdeleme gibi asli değerler rafa kaldırıldı. Yerine, özel çıkar savunusu, iktidar yanlılığı, yüzeysellik, egemenleri onama ve rıza yaratma/üretme gibi amaçlar uygulamaya girdi. Gazeteci, esas olarak medya mülkiyetinden kaynaklanan engel ve nedenler yüzünden, bu tür haberler yapamaz hale gelince, en iyi bildiği konuyu, yani kendisini yazmaya başladı. Buna da ‘Life Style’ gibi parlak bir etiket buldu. Yanlış tabi. Doğrusu ‘My Life Style’ olacak. Gazetecilerin bazıları, ‘olanı biteni aktarmak, yorumlamak’ alanından çıktı, ‘olması gerekeni bakın ben nasıl yaparım’ aşamasına geldi.

Birgün gazetesi editörü de, aslında ve sonuç olarak, egemen medyadakilerin benimsediği yöntemi benimseyerek kendi ideolojisi doğrultusunda hayata geçirmiş görünüyor.

Ben bu arkadaşın siyasi niyetinden ve kişisel samimiyetinden asla kuşku duymuyorum. Aynı eylemi gazeteci kimliği taşımayan birisi yapsaydı bu yazıyı bile yazmazdım. Keza, koşullara uygun ama mümkünse yenilikçi, orijinal ve tercihen kitlesel bir protesto eylemi sanırım herkes açısından daha ilginç olurdu.

Egemen medyanın yaygınlaştırmaya, kabul ettirmeye çalıştığı bir başka yaklaşım da, ‘Ancak medyaya girebilirsen ciddiye alınırsın’ anlayışı. Hele bir de medyaya manşetten, ilginç bir eylemle girebilirsen neredeyse yasal ve meşru olursun! Halbuki doğru, ciddi, özellikle de kamu çıkarı açısından bir eylemin niteliğini ölçecek, ona adeta kalite belgesi verecek kurum/makam egemen medya değildir. Medyaya girmek – ki kimi zaman doğru bir şekilde ‘medyaya düşmek’ deniyor- her zaman doğru ve iyi bir şey değil. Hele herhangi olumlu bir kınama/protesto/eylem planlarken, bunun özel olarak medyaya göre tasarlamak/düşünmek medyanın egemenliğini güçlendirmekten başka bir işe yaramaz.

Bir gazete ya da bir gazeteci, IMF’nin yani kapitalizmin önemli kalelerinden biri olan bu kurumun, milyonlarca insanı açlık, işsizlik ve sefalete nasıl mahkum ettiğini en iyi bir şekilde herhalde ayakkabı fırlatarak kanıtlayamaz. Ben gazetecilerin, yazı/haberin yanı sıra fikir, görüş ve tutumlarını ifade edebildikleri yöntemleri kullanabileceğine inanıyorum. Bir basın konferansını boykot etmek akla ilk gelen mesleki protesto şekli. IMFzede insanların dev posterlerinin sergilenmesi, Fransa’da ATTAC grubunun gerçekleştirdiği bir eylem türü. Gazeteci esas olarak, derin bilgi veren, perspektif sunan bir haber ya da analiz-sentez yazısı, düşündüren hatta bilinci ve vicdanı açan bir manşet yaratmakla yükümlü. Olumsuzluğa muhalefet ederken olumlu, doğru öneriler geliştirenleri sahneye çıkaran bir aktör. Bunları es geçip, protesto için sadece ayakkabı fırlatırsan, emperyalizm pek de yara almaz. Maalesef!

29 Eylül 2009 Salı

AKP'NİN KÜRT AÇILIMI

Express Degisi/Mavi Daktilo


Elinin beceriksiz muhafazakarlığı ile Kürdî işlere karışınca...



* Özal, Demirel, Yılmaz ve Çiller'den sonra Erdoğan da Kürt Meselesini çözmek istediğini beyan etti. Oysaki AKP iktidara geldiğinden bu yana hiç bir soruna adil ve kalıcı çözüm üretemedi. Üstelik Kürt Meselesi, iç ve dış aktörleri, jeo-coğrafyası, tarihi ve çok sayıda boyutuyla öyle kolay kolay, hazırlık, plan-program yapmadan, demokratik siyasi irade olmadan çözülebilecek bir mesele değil...Çok fazla iyimser olmamakta yarar var.




2005'de Diyarbakır'da 'Devlet hata yapmıştır' demişti. Doğru ve güzel şeyler söylemişti. Bir hafta kadar sonra Milli Güvenlik Kurulu toplantısında o konuşmayı tekzip ettirdiler. Bir süre sonra da zaten 'İstemeyen çeker gider' demek zorunda kaldı. 'DTP, PKK'ya terörist demediği sürece onlarla görüşmeyeceğim' demişti. DTP'nin tutumu ve söyleminde bir değişikilik olmadı. Ağutos başında DTP Başkanı Ahmet Türk'ü kabul etti, nispeten olumlu açıklamalar yaptılar. Ardından 'yanlış anlaşılmasın diye', Başbakan olarak değil AKP Genel Başkanı sıfatıyla görüştüğünü söyledi. Sanki iki tane farklı Recep Tayyip Erdoğan var! (Aslında bir tane bile var mı?).



Adı önce açılımdı sonra süreç oldu. Yakında yine değişebilir.

Kürt meselesine Türkiye Çözümü, Demokratikleşme gibi parlak sözler uçuştu havalarda. Çözümün koordinasyonu da İç İşleri Bakanına verildi. Fransızcada İç İşleri Bakanına '1 Numaralı Polis' denir. Bu zat da sıfatına uygun bir mekanda, Polis Akademisinde, Kadri Gürsel'in pek hoş bir tanımlamasıyla 'ortak noktaları hükümeti eleştirmekten özenle sakınıp kaçınan' bir grup gazeteci ve akademisyeni kolektif danışmanlık hizmeti için topladı. Bu konuda 'Gazeteci Devlete Danışmanlık Yapabilir mi ?' başlıklı bir yazı yazdım (Bkz. http://www.apoletlimedya.blogspot.com/ 3 Ağustos 2009). Cengiz Aktar, bu davet için 'Türkiye'de kimse doğru dürüst kitap filan okumuyor, herhangi bir konuda kimsenin doğru dürüst bilgisi yok. Bu yoklukta gazeteciler, işte az çok hem mürekkep yalamış insanlar, hem elleri kalem tutuyor, ağızları da laf yapar. Onun için onları çağırmışlardır herhalde' demişti.

Çalıştay'ın Önemi!


Davetliler arasında hem köşe yazarı hem de rektör bir hanım dikkatimi çekmişti. Öyle Kürt meselesinden filan anlayan bir şahsiyet de değil. Katılımcılardan biri de merak edip araştırmış. Meğerse, ev sahibi konumundaki Polis Akademisinin Müdürü mü Başkanı mı, her kimse, hanımefendinin eski bir öğrencisi imiş. 'Hocamı da çağıralım' demiş. Ne büyük ve ne ciddi bir organizasyon değil mi?



İmralı'da röportaj yapma isteğini açıkça beyan eden (Bu talebin gazetecilik dürtüsüyle filan ilgisi yok. Adam resmen gazeteci ama gayrıresmi olarak iktidarcı, siyasetçi, arabulucu, kurye...Ya da tersi) E.Özkök de davetliymiş ama 'mazaret beyan edip' gitmemiş Polis Akademisine. Ben önce gazeteci kimliğini mi korumak istedi acaba diye düşündüm. (yok öyle bir sorunu çünkü olmayan kimlik korunmaz!). Sonra sağa sola sordum. İki yanıt geldi. Bir katılımcı 'O gelmez, çünkü kamuoyu önünde bizimle birlikte görünmek istemiyor' dedi. Gazetesinden bir meslekdaşın açıklaması daha şahsi: 'Ertuğrul Bey, kolektif etkinliklere pek katılmaz'. Gerçekten de, mesleki olarak o meşum toplantıdan bir süre sonra Özkök, köşesinde, İç İşleri Bakanı ile özel bir görüşme yaptığını iki satır arasına sıkıştırıverdi.



Bahçeli, popüler olabilmek için reklam sloganlarından faydalanarak ürettiği '12 kötü adam' ibaresi benim tanıdıklarım açısından herhalükarda insani olarak geçersiz. Kim kötü? Hasan Cemal mi? Cengiz Çandar mı? Oral Çalışlar mı? Mithat Sancar mı? Ruşen Çakır mı? Hiç biri kötü adam filan değil. Ama bence yine de daha içeriği, rengi, şekli şemali belirsiz projeyle süreç, açılımla plan arasındaki bu AKPli (İn Washington English) faaliyete paydaş olmamalıydılar. Gazetecilik açısından kesinlikle yanlış bir tutum. Duydum, ilkeye kimse karşı çıkmıyormuş ama Kürt meselesi hayati bir meseleymiş, biz gitmesek ayıp olurmuş...vs...

Ne yapmak istediklerini biliyorlar mı?

Meclis'deki siyasi partilerden önce, açılımın lansmanını en küçük devlet çağrısına lacileri çekip koşuşturan gazeteci ve profesörlerle yapanların acaba bir plan ya da projesi var mı? İmralı'nın 15 Ağustos açıklamasını gölgede bırakmak gibi bir niyetleri olduğu kesin. Son olarak yerel seçimlerde bölgedeki gerilemeyi durdurmak gibi bir amaç da mutlaka var. Ama henüz teşhis aşamasına bile gelmemişken bu büyük sözler, göz yaşartan konuşmalar da ne oluyor? Aram'ın cenazesini Diyarbakır'a neden sokmuyorsunuz ki? Taş atan çocukların mağduriyetini unutacak mıyız? Halen cezaevlerinde kaç DTPli tutuklu var? Sonra, insan hükümet partisi olarak, DTP'den biraz ders alır. Bakın Başbakan onlara randevu verdi, onlar da hemen TBMM Başkanlık seçimlerinde AKP adayını desteklediler. Tabi bu arada Ağustos'un ilk haftasının sonunda Diyarbakır'da bir grup genç 'Kendine gel' mitingi yaparak AKP'nin Kürt operasyonuna dikkat çekti.



Benim yurtiçinde ama daha çok yurtdışında görüştüğüm, Kürt siyasetçiler, PKK'ye yakın ya da uzak olsalarda, öyle pek de hevesli umutlu görünmüyorlardı. Kürt medyasında da kuşkulu bir umut ya da endişeli bir yarı mutluluk var sanki. Tabi ki hiç kimse bu girişimden CHP ya da MHP gibi gayrımemnun değil. En önemli kazanım: Kürt meselesi, PKK, İmralı, Kandil, anayasa, azınlık/çoğunluk, federasyon, özerklik, güçlendirilmiş yerel yönetimler gibi şimdiye kadar çok rahat konuşamadığımız, tartışamadığımız sorun ve konular eskiye oranla daha özgür ve daha geniş bir şekilde tartışma gündemine giriyor.



Ne var ki çok fazla handikap var. Bu nedenle de ben fazla ümitvar değilim. Ama Kürt meselesinin gökten zembille inercesine çözülmeyeceğini, bunun bir süreç olduğunu da tabi ki biliyorum. İnişler-çıkışlar, engebeler, düz geçitler, kesintiler, molalar, intikalar olacak.

Engeller engeller

Handikapları sıralamaya çalışayım:



· ' Tarihi fırsat' demekle tarihi fırsat yaratılmıyor. Hele bu parlak ibarenin içini dolduramazsan, devamını getiremezsen hiç bir anlamı yok.

· Jakoben ve elitist yöntem: AKP tepeden inmeci bir şekilde, yeterli ve gerekli hazırlığı yapmadan bu işe koyulmuşa benzer. Erdoğan uzlaşma arayışı yerine kendine yakın danışman-gazeteci-akademisyenlerle işe başlayarak ilk potunu kırdı. AKP'nin içtenliğini sorgulamak gerek çünkü iktidara geldikleri günden bu yana hiç bir büyük krizi yönetemediler, hiç bir önemli sorunu çözemediler. (Başörtüsü, Dink Cinayeti, Cumhurbaşkanlığı Seçimi, AB süreci vs...). Teşhis aşamasını geçip çözüme kilitlenmiş gibi bir halleri var. Oysa ki çözümün en önemli anahtarı teşhis. 'Kürt meselesi nasıl çözülür' sorusuna doğru yanıt verebilmek için öncelikle 'Kürt meselesi nedir? Neden ve nasıl bu boyuta ulaşmıştır' sorularına cevap bulmak gerek.

· Başta AKP olmak üzere Türk siyaset sınıfında, ayrıca da maalesef akademi ve medya dünyasında, Kürtçe bilen, Kürtlerin 'İnsider İnformation'ına vakıf olan hakiki, güvenilir uzman sayısı pek azdır. Konuyu gerçekten bilen, tüm boyutlarını incelemiş/irdelemiş kişi sayısı da gerçekten çok az. Yasaklar, engeller, duyarsızlık, ilgisizlik, korku gibi nedenlerle Kürt meselesi bir çok kesimde gizli bir tabu olarak kalmıştır. Şimdilerde yeni yeni eriyor, sulanıyor. Kürt kesiminde pratik deneyimi olmasa da, devleti bilen/tanıyan, siyasi tecrübesi olan, teorik birikime sahip kadrolar da sayıca yetersiz. Ümit Fırat ile Altan Tan'ın (Ki her TV programında onlar var) altından kalkamayacakları kadar derin bir problem Kürt meselesi.)

· Türk kesiminde, okumuş-yazmış ahali dahil, Türk milliyetçiliğinin Kürt karşıtlığı vahim bir düzeyde. Sadece MHP ve CHP'den sözetmiyorum. AKP'nin bu son çıkışı bile oldukça geniş kesimlerde 'Vatana ihanet', 'Atatürk'ü öldürmek', 'Ulus-devletin sonu', 'Bölücübaşını affetmek', 'ABD ve AB'nin taleplerine boyun eğmek' gibi tahlillerle değerlendirildi, algılandı. Kürt kesimi genel olarak siyasi açıdan hem daha olgun hem de daha ileride. Ama TSK'nın tutumu, henüz resmen açıklanmamış olsa da bu girişimin arkasında durmayacağı belli. AKP ile TSK arasındaki Ergenekon+Askerlerin sivil mahkemelerde yargılanması vs...gibi gerginlikler, Kürt meselesinin çözümü için müsait bir atmosfer yaratmıyor. Keza AKP ile muhalefet arasındaki derin çekişmeler de çözümü daha da güç hale getiriyor. Devlet kurumları arasında mutabakat filan yok. (İlginçtir 'Devlet kurumu' denince akla sadece Çankaya, Hükümet, TSK, Emniyet ve MİT geliyor).

· Kürt meselesi belki de bugün dünya siyasetindeki en karmaşık sorunlardan biri. En az 80 yıllık geçmişi var. Doğrudan dört devleti, dolaylı olarak en az on devleti ilgilendiren bir sorun. ON devletin de farklı hatta çelişkili jeo-stratejik ve siyasal çıkarları var. Sorun salt siyasi de değil. Tarihi, kültürel, lengüistik, psikolojik, ideolojik, güvenlik, ekonomik, toplumsal...vs... boyutları var. Araya kan girmiş. Ve sorun öyle bir aşamaya gelmiş ki, es kaza Ankara ile PKK kendi aralarında oturup anlaşsalar bile (Bugünün senaryosu değil bu), sorun yine de çözülmüş sayılamaz. ABD'nin bugünkü nispeten açık desteği çözüm için önemli hatta gerekli ama yeterli bir faktör değil. İran'ın tutumu unutulmamalı. Irak'da da Kürt-Arap çekişmesinin boyutları derinleşiyor.



Tüm bu engeller, AKP'nin bugünkü konumu, durumu, kapasite ve becerisi ile aşabileceği türden engeller değil. Azadiya Welat gazetesinin sorularını yanıtlarken bu konuları biraz daha açmaya çalıştım. (Bkz. http://apoletlimedya.blogspot.com, 11 Ağustos 2009, Ya Tabu ya Barış!)

Keza işin PKK tarafı ve bölge halkının tutumu (ki İrfan Aktan'ın gözlem ve tahlilleri genelde doğru) da, kaçınılmaz olarak çözümün önemli bir ayağı. O tarafta da tüm iyiniyet ve iradeye rağmen her an tuz buz olabilecek incecik camdan inşa edilmiş yapılar, yapılanmalar, hassasiyetler mevcut.

Yeterli hazırlık yapılmadan başlayan tartışma sürecinde bile hemen sakatlıklar belirdi. Emekli Büyükelçi yeni Akil Adam Ümit Pamir, belki iyi niyetle, tartışma özgürlüğünün sınırlarını genişletmek amacıyla söylemiş olsa bile, referandum ve ayrılma meselesini, daha işin başında gündeme getirince, bölünme/parçalanma fobisini de istemeden de olsa alevlendirmiş oldu. Zamanlama ve siyaset hatası...

Temkinli Umut

Sonuç olarak, geleneksel alaturka metodlarla başladık işe. 'Cin şişeden çıktı', 'Diş macunu tüpünü sıktık artık bir daha içeri sokamazsınız' türünden gözlemler henüz doğru değil. Özal'dan (1992) Demirel'e, Mesut Yılmaz'dan Çiller'e kaç Başbakan Kürt açılımı yapmıştı hatırlıyor musunuz? Peki PKK kaç kez ateş-kes ilan etti bugüne kadar? Geçmişdeki 27 isyanın ayrıntılarını anımsayan var mı?



AKP'den radikal bir siyasi/barışçı çözüm önerisi bekleyen yok. Adil, kalıcı bir barış istiyoruz hepimiz değil mi? Ama yine de ulus-devlet, Kemalizm, Cumhuriyet'in kuruluş felsefesi Kürt meselesiyle ilişkili konular değil mi?



(*) Bu yazı Öcalan'ın Yol Haritasını açıklamasından önce kaleme alındı.RD

10 Eylül 2009 Perşembe

Bir Gazete Nasıl Yenilenir? Libération Örneği


Libération, bu haftadan itibaren hem içeriğini hem de biçimini büyük ölçüde değiştiren yeni bir gazete yayınlamaya başladı. Nasıl ve neden?


Yazılı basın, sadece Türkiye’de değil bütün dünyada kriz geçiriyor. Reklam gelirlerinin azalması, İnternet’in yarattığı rekabet, okur sayısındaki azalma, habercilik maliyetlerinin artması gibi çeşitli nedenlerle günlük gazetelerin neredeyse tümü tiraj kaybediyor ya da yeni girişim ve yatırımlara rağmen satışlarını artıramıyor.

Gazetecilik meslek kuruluşları, işveren kesimi, akademisyenler ve profesyoneller bu olumsuz gidişatın çeşitli boyutlarını irdeleyip çözüm/tedavi üretmeye çalışıyor. İlginçtir, benim izlemeye çalıştığım, Fransız, Anglo-sakson ve Amerikan medyasında, krizden çıkış formülü olarak ‘daha çok magazin’, ‘daha fazla popüler habercilik’ tercihlerini benimseyen pek yok. Star(?) kadın muhabirlerini bir hafta soyup ertesi hafta çarşafa sokan Batılı gazeteye de rastlamadım. Hele Genel Yayın Yönetmenlerinin dini içerikli yapay maceralı gezilerini tefrika halinde yayınlayan bir tek ciddi gazete yok. Batı basını henüz bu tür atraksiyonları keşfedememiş durumda!

Eylül‘ün ilk haftasının sonunda Fransız Libération gazetesi önemli bir değişim/gelişim süreci başlattı.
Fransa’da 68 Mayıs’ının en tipik medyatik ürünü olan Libé, 1970’li yılların başından bu yana bir dizi temel değerini savunmaya çalışmakla birlikte, sermaye yapısı yani medya mülkiyetindeki değişimler nedeniyle, çalışanların denetiminden büyük ölçüde çıktı ve sermayenin ağır bastığı sıradan bir düzen gazetesi haline gelir gibi oldu. Hatta kimilerine göre büyük ölçüde geldi… (Bkz. Sartre’dan Rotschild’e). Ama yine de o eski geleneğini yaşatmaya çalışırken, özellikle de Sarkozy’nin iktidara gelmesinden bu yana acımasızca uygulanan neo-liberal politikalara karşı iyi habercilikle kararlı bir muhalefet geliştirmeye çalışıyor.

Libé’nin yeni formülü hem içerikte hem de biçimde önemli farklılıklar yaratmaya aday. ‘Habercilik Bir Mücadeledir’ sloganıyla yola çıkan Laurent Joffrin yönetimindeki gazete bu değişim/gelişim hamlesini şu cümlelerle açıklıyor:
‘’Libération bir kez daha evrim yapıyor. Fransız toplumundaki değişimleri önceden saptama ve teşvik etme misyonunu üstlenmiş olan gazetemiz, okurlarının beklentilerini daha iyi karşılayabilmek için, sürekli olarak kendini tazeliyor. Giderek daha fazla konformist olan bir medyatik akım karşısında Libération, bir yurttaşlık görevi yerine getiriyor. Mesele, değişmekte olan dünyada, kriz sonrasının Fransa’sını anlamak ve yaratmak. İktidarların değil toplumun gazetesi olan Libération, daha adil ve daha özgür bir toplumun değerlerini savunuyor. Hem heyecan verici hem de risklerle dolu medyatik devrim döneminde, iletime(*) karşı gazeteciliğin, fikriyatın biçimlendirilmesine karşı yazı ve düşüncenin itibarını yükseltmek istiyoruz. Libération ekibi her gün bağımsızlığını kanıtlıyor. Bizim gibi bir gazetenin iyi gazetecilikten başka satacağı bir şey yok.’’
Kısa ya da orta vadeli bir manifesto olarak algılanabilecek bu satırlarda vurgulanması gereken birkaç nokta var: Libé, Fransız medyasındaki mevcut konformist yapı ve manzarayı saptadıktan sonra bir gazetenin öncü rolünü hatırlatıyor, toplum ve yurttaşla ilişkisini vurguluyor. Kilit cümle
‘’İktidarların değil toplumun gazetesi olan Libération, daha adil ve daha özgür bir toplumun değerlerini savunuyor.’’ olsa gerek.
Genel Yayın Yönetmeni Laurent Joffrin’in kaleme aldığı manifesto-makalede Libé, kendisine asli görev olarak ‘Her gün aktüalitenin gerçek romanını yazmaya çalışmak’ı belirliyor. Bu da tartışılması gereken, irdelenmesi icap eden bir tanım: Hem roman, yani kurgu ama hem de gerçek! Çelişkili gibi görünse de olumlu ve önemli bir hedef. Çünkü Joffrin gibi gazeteciler, bir gazetenin gerçek değerinin, şarap gibi zamanla ortaya çıkacağını, gazeteyi gazete yapan en önemli unsurlardan birinin de arşiv yani koleksiyon olduğunu biliyor. 10, 20 hatta 30 yıl sonra arşive girip bugün yayınlanmış olan Libération’u incelediğinde tarihçiler, uzmanlar, okurlar, gazetenin toplumda güçlenen eğilimleri ne derece isabetli bir şekilde ve ne kadar erken saptadığını anlayabilecekler. Burada da Fransız ve Türk medyasını kıyasladığımızda, egemen medyamızın hem geçmiş hem de gelecek hakkında ne denli çarpık, yanlış ve isabetsiz tesbitlerde bulunduğunu, bugün arşivlere girerek kolaylıkla görebiliriz.

Libé’nin yeni döneminde, haberin derinlemesine, ayrıntılı incelenmesi, irdelenmesi ve sunumu ön planda. Tabloid boydaki gazetede eskiden ‘afiş-manşet’ tabir edilen kapakta büyük fotograflı tek bir haber işlenirken, bundan böyle, her gün en az beş manşet haber olacak ve bu haberlerin her biri, içeride en az ikişer sayfada işlenecek. Televizyonun ve İnternet’in rekabetine karşı akıllı bir önlem. Yurttaşlar/okurlar gün boyunca radyo, televizyon ve İnternet’ten, güncel gelişmelere ilişkin haber ve bilgileri zaten edinebiliyorlar. Ne var ki radyo, televizyon ve İnternet gibi medya organları, doğaları gereği, belki biraz da rekabetin körüklemesiyle, haberin ayrıntılı içeriği ve özellikle de yorumu/değerlendirmesine girmiyor/giremiyor. Kaçınılmaz olarak gereksiz yere süratli ve yüzeysel bir bilgi sağlıyor bu üç medya organı. Okurlar/Yurttaşlar, ertesi sabah gazetelerini açtıklarında, okumaya başladıklarında, bir gün önce meydana gelen ve aslında içeriğinden/özünden az-çok haberdar oldukları konular/haberler/gelişmeler hakkında derinlemesine, ayrıntılı ve farklı bakış açılarıyla yorumlu bilgiler edinebilecekler. Artı, çeşitli nedenlerle bir gün önce radyo-televizyon-İnternet’de duyup göremedikleri haberleri de okuyabilecekler.
Libération’un habercilik anlayışında en sık kullandığı sözcüklerden/kavramlardan biri, hatta neredeyse anahtar sözcük, ‘Décrypter’ (Şifresini çözmek). Çünkü, yoğun ve ilk başta çok farklı ve çok renkli gibi görünen medyatik bombardıman nedeniyle, okura net, sağlam, şeffaf, açık, kolay anlaşılır bilgi vermek için gelişmelerin/haberlerin şifresini çözmek gerekiyor. Bu da somut, açık bir yazımın yanı sıra, sağlam bir arka plan bilgisi ve mevcut olasılıkların sergilenmesiyle mümkün.
Habercilik anlayışını betimlerken Libé’nin ön plana çıkardığı bir başka husus da haberlerin hiyerarşisi. Yani haberlerin değerine göre sıralanması. İşte tam da bu alanda, kamu çıkarı önem kazanıyor. Çünkü yaklaşık 15 saat boyunca bir gazetenin yazı işlerine düşen on binlerce haber, bilgi, duyum, söylenti, bildiri, açıklama, demeç arasında bir sınıflandırma ve bir sıralandırma yapmak tayin edici. Hangi bilgi gerçekten haber değeri taşıyor? Bu haberi neden yayınlamalıyız? Ya da neden yayınlanmaya değer bir haber değildir? Hangi haber(ler)i manşete çekeceğiz? Hangi haberleri içeriden göreceğiz? Hangi habere fotograf kullanmamız gerekir? Hangi haberi kaç sütundan vereceğiz? İşte tüm sorulara yanıt arayan Yazı İşlerinin baştan, ilke olarak saptadığı en önemli birkaç kriter arasında ‘Kamu Çıkarı’ var. Kuşkusuz haberin yeniliği, ilginçliği, özelliği (Exclusivité/Scoop), ne kadar geniş bir okur kesimini ilgilendirdiği de, haber seçerken (Sınıflandırırken ve sıralarken) dikkate alınan kriterler.
Tek manşetten beş manşete (Belki de daha doğru bir deyişle beş ana habere) geçerken okur kitlesinin çeşitliliği ve talebi de önemli bir rol oynamışa benzer. Libé, diğer tüm medya organları bir tek gelişmeyi ön plana çıkartırken, beş olayı kapağa/ana sayfaya koyarak haberciliğin zenginliğini sergilemek amacında.
Bir başka yenilik eskiden bir tek sayfaya sığdırılan ‘Tartışma’ bölümünün üç sayfaya çıkarılması. Böylelikle gerek uzmanların gerekse okurların gazeteye katkısı artırılırken, yurttaş/okurun kamusal tartışmaya daha geniş ve sık bir şekilde katılması da sağlanıyor. Ekonomi sayfaları da güçlendirilirken, çevreciliğin haber ve yorum olarak işlendiği yeni bir bölüm açılıyor. ‘Ekran’ üst başlığı altında medya ve dijital kültür dünyası da her gün üç sayfada irdelenecek.

Yeni Libé’nin bir başka yeniliği de Cumartesi günleri (Fransa’da günlük gazeteler Pazar günleri yayınlanmaz- Gazetecilerin de izin günü var) verilen dergi. Yine gazete boyunda yani tabloid olarak yayınlanacak dergi, hafta sonunun yumuşak atmosferine de uygun olarak hafif konuları içerecek, esas olarak da bir sonraki haftanın kültür (Sinema-Televizyon-Tiyatro-Gösteri-Kitap) ve eğlence programını sunacak.

Fransa’da 1995 yılından bu yana İnternet sitesinde yayın yapan gazete, ‘İnternet çağının günlük gazetesini yeniden yaratmak amacıyla gazeteciliğin artı değerini sanal ortamda da gündeme getirecek’. Libé, gazeteye İnternet üzerinden ulaşmak isteyen okurlara üç formül öneriyor:
- Basılı gazetenin yaklaşık olarak yüzde yetmişini içeren bir versiyon gün boyunca yenilenecek ve okura tamamen bedava olarak ulaştırılacak
- Ayda 6 Euro abonman ücreti karşılığında karşılığında, okurlara arşivden yararlanma, bloglara katılma gibi kolaylıkların sağlandığı bir formül
- Ayda 12 Euro abonman ücreti karşılığında akşam 19.30’dan itibaren ertesi günün gazetesinin yapım aşamalarının da izlenebileceği bir formül

Gazetenin İnternet sorumlusu Ludovic Blecher, bu yeni tür iki abonelik formülü sayesinde 20 bin kadar yeni okur kazanacaklarını tahmin ediyor. Genel Yayın Yönetmeni Joffrin ise, gerek kağıda basılı versiyonda gerekse İnternet’de Libération’u ‘ Ajans haberlerini süsleyip püsleyip sunmanın ötesinde gazetecilik/habercilik çalışmasıyla kaliteli bir gazete yapmak’ istediklerini belirtiyor.

Değişikliğin ilk aşamasında okurlardan gelen tepkiler genelde olumlu. Mesela bir okur ‘Derinlemesine işlenmiş haberler, muhabirlerin uzaklardan gönderdiği yazılar, piyasadaki ak/kara mantığını/yaklaşımını bertaraf ettiği için çok önemli. Tebrikler’ diyor. Joffrin bir okura yanıt verirken ‘Kamusal tartışmayı canlandırmak istiyoruz.Araştırmacı Gazetecilik, iyi yazılmış haberler, röportaj ve söyleşiler ve açık tartışma ile mevcut egemen konformist ortama karşı mücadele etmek istiyoruz’ görüşünde.
Fransa’da da, her yerde olduğu gibi, başkentin medya üzerindeki egemenliğine karşı çıkan okurlar, yeni Libé’den ‘Sadece Paris ve kendilerini beğenmişlerin haberleri olmayacak artık, değil mi?’ diye soruyor.
Bir başka okur, gazeteciliğin üstlenmesi gereken işlevlerden birini de çok iyi anlatmış: ‘ Merakımızı gıdıklayacak, kendimizi daha fazla sorgulamaya teşvik edecek haber ve yazılar okumak istiyoruz’.
Libé’nin gerek yöneticileri gerekse okurları, bizdekinden hem teorik hem de pratik olarak oldukça farklı bir gazetecilik anlayışını savunuyor, uyguluyor ve talep ediyor. Kuşkusuz bu durum, Libé’ye has bir vaka değil. Militan gazeteciliğin (Pamphlet), fikir tartışmalarının, entelektüel münakaşaların kadim ülkesi Fransa’da, bir günlük gazete, kendisini yenilerken, geleneksel değerlerini inkar etmeden (Haber öldü, diye bir cümleye rastlamak mümkün değil mesela) mevcut dünyanın koşullarına da ayak uydurarak (İnternet) hala haberciliğin mücadelesini sürdürüyor. Tek fark, yeni bir ritmle…


(*) Communication sözcüğü, Fransız medya jargonunda, iki ortam arasındaki mesaj alış-verişi anlamındaki ‘İletişim’ yerine, özel olarak iktidardaki siyasi partinin, büyük şirketlerin ve diğer iktidar odaklarının tek yanlı bir şekilde, bizatihi ya da Halkla İlişkiler Ajansları aracılığıyla bilgi, fikir ve görüşlerini kamuoyuna aktarması anlamında kullanılıyor. Mesela Ignacio Ramonet’nin ‘La Tyrannie de la Communication’ Türkçe’ye ‘Medyanın Zorbalığı’ başlığıyla çevrildi. Bense buradaki ‘Communication’ sözcüğüne Türkçe karşılık olarak ‘Medya’ yerine ‘İletim’i,- yani tek yanlı bir bilgi/mesaj gönderimi- öneriyorum/kullanıyorum.