16 Aralık 2008 Salı

BİR ÇİFT PABUÇUN ETTİKLERİ

(15-16 Aralık günleri Birgün gazetesi ve İzmir Demokrat Radyonun sorularına verilen cevapların geliştirilmiş, yazıya dökülmüş versiyonu)

Iraklı gazeteci Muntazar El Zeydi’nin , Bağdat’ta ABDBaşkanı George W. Bush’un Irak Başbakanı ile birlikte düzenlediği basın toplantısı sırasında ayakkabılarını çıkarıp Bush’a fırlatması gazetecilik etiği ve felsefi açıdan tartışılması gereken bir olay.
Bir kaç madde halinde bu protesto yöntemini irdeleyelim:

• Gazetecilerin, muhabirlerin esas görevi, bir olayı, bir olgu ya da gelişmeyi haber yapmaktır. Bu nedenle gazeteci/muhabir olaya müdahale etmez, sadece bir gözlemci olarak olayı izler, tarafların görüşlerini alır, arkaplan bilgiyle besleyip haberini yazar ve okura/yurttaşa ulaştırır. Gazeteci/muhabir, bir olayın kahramanı olamaz, olmamalıdır. Gazeteci/muhabir, kahramanın açıklama ve tutumlarını izleyip, kaydetmek bunları bilahare haber haline getirmekle yükümlüdür. Evrensel, genel, yani her yerde kabul edilen ilke/kural budur.
• Ne var ki, tüm kural ve ilkeler belirli bir ortam, mekan ve zaman için geçerlidir. Kural/ilke Tanrı kelamı olarak algılanamaz. Kural ve ilkeler ‘normal’ olarak nitelenen ortam/mekan/zaman bağlamında bir anlam taşır. Dolayısıyla Bağdat’daki basın toplantısında El Zeydi’nin Bush’a ayakkabı fırlatma olayının yaşandığı ortam/mekan/zamanın normal olup olmadığına bakmakta yarar var.Çünkü burada bir ilke/kural çiğnenmiştir ancak bu ihlalin hangi koşullarda, nasıl gerçekleştiğine bakalım.
• Hemen ters bir örneği aktarayım. Önceki gün galiba Ülke TV kanalında bir konuşmacı güzel bir örnek verdi: 99 Depreminin ardından dönemin ABD Başkanı Clinton, Türkiye’ye başsağlığı/geçmiş olsun/dayanışma ziyaretine gelip deprem bölgesinde incelemeler yapmıştı. Hatta o sırada depremzede bir çocuğu kucağına alarak da şirinlik gösterisi gerçekleştirmişti. İşte mesela tam o sırada, ya da Clinton’un o Türkiye ziyareti dönemindeki bir basın toplantısında, bir gazeteci ayakkabılarını çıkarıp Clinton’a atsa bunun kabul edilebilir hatta hoş görülebilir bir yanı yoktur. Ortam/Mekan/Zaman normaldir, dolayısıyla ilkenin kuralın da doğru dürüst hayata geçirilmesi gerekir.
• Kıyaslama yapacak olursak, Clinton’un sözünü ettiğim Türkiye ziyareti ile Bush’un son Bağdat gezisi birbirinden neredeyse her açıdan farklıdır. Clinton, büyük bir devletin, depremzedelerle dayanışma göstermek isteyen bir Başkanı olarak Türkiye’ye gelmişti. Amaç barışçı idi, dayanışma göstermek hatta yardım etmekti. Bush ise Bağdat’ta işgalci bir gücün en üst düzey siyasi temsilcisi olarak bulunuyordu. Amaç barışçı değildi. Çünkü Bush’un son açıklamalarını hatırlayacak olursak, Irak’ın işgalinin hala doğru bir eylem ve politika olduğunu savunuyordu. Bush, 2001’den bu yana Irak’ta öldürülen yüzbinlerce insanın siyasi sorumlusu idi.
• Bağdat’daki Iraklı meslekdaşımız, basın toplantısında Bush’u siyasi olarak son derece güç duruma sokabilecek bir soru sorabilirdi. Ne var ki bu soru, fırlatılan ayakkabıların yarattığı etkiyi yaratmazdı. Belki etik kurala uymuş olurdu, ancak bu kadar büyük sempati kazanamazdı.
• Kimileri, mesleki düzlemde kalmak adına, muhabirin ayakkabı yerine kalem fırlatmasını önerdi. (Bizde akıldane çoktur, biliyorsunuz). Kalem sivri bir nesne olarak Bush’un gözüne girebilir, beklenmedik bir zarar verebilirdi. Irak’ta ayakkabı/terliğin yerel/geleneksel anlamını da öğrendikten sonra muhabirin kendi bağımsız tercihi ile ayakkabıda karar kıldığını anlıyoruz. Muhabir, bir radyo ya da televizyon kanalında ya da bir internet sitesinde çalışıyorsa, fotograf makinesi, kamera ya da bilgisayar da f ırlatabilirdi. (Ecevit döneminde bir esnaf başbakanlık binası önünde yazar kasa fırlatmıştı. Demek ki her memleket ve her meslek erbabı fırlatacak uygun bir nesne buluyor).
• Meslek ahlak ya da etik ilkeleri adaletsizliği, haksızlığı maruz göstermez. Gösteremez. Bush’un sorumluluğunda Irak’a atılan tonlarca bombanın yanında bu çift ayakkabının ancak sembolik bir anlamı vardır.
• Efsane midir doğru mudur bilinmez, ancak bizde de Ege bölgesinde bir gazeteci Hasan Tahsin olayı var. İşgalciye ilk kurşunu sıkan kişi olarak tanıtılır. Şimdiye kadar kimse de çıkıp Hasan Tahsin’e ‘Kardeşim ne işin var senin silahla külahla, haberini yaz, işgale kaleminle karşı çık, etik ilkeyi ihlal etme’ dememiştir. Hasan Tahsin de, anlatılanlar/yazılanlar doğru ise, normal olmayan koşullarda gazeteciliği bir kenara bırakıp işgalciye karşı aktif mücadele yöntemini seçmiştir.
• Dünya literatürü, Fransa’da Direniş zamanında çok sayıda gazetecinin silahlı eylemlere giriştiğini, keza Vietnam’da, Afrika’da eski ve yeni sömürgeciliğe karşı savaşta çok sayıda gazetecinin, yazarın, fikir adamının karşı-şiddet içeren eylemler gerçekleştirdiğini yazan haber ve öykülerle dolu. Kılıçla kalem arasındaki ilişki paradoksaldır. Kimi zaman zıtlık, kimi zaman tamamlayıcılık arzeder.
• İşin felsefi yanı da bence ilginç. Basın hürriyetinin olmadığı bir kentte, tankların-tüfeklerin konuştuğu bir yörede, işgale/şiddete karşı bir çift ayakkabının ne kadar değerli ve anlamlı olduğunu anladık.
• Basın toplantısı henüz bitmeden bir kaç Iraklı gazetecinin Bush’a gidip özür diledikleri yolunda bir haber okudum. Bu özür geçersizdir. Çünkü ayakkabılarını fırlatan gazeteci tarafından değil, Bush yanlısı gazeteciler tarafından ifade edilmiştir. Geçersizdir, çünkü olaydan sonra binlerce Iraklı, özür dileyen gazetecileri değil, ayakkabılarını fırlatan gazeteciyi benimsemiş, onunla dayanışmasını göstermiş, protesto yürüyüşü düzenlemiştir.
• Tıpkı bu Bushsever gazeteciler gibi, Bush’un yanındaki Irak Başbakanı Nuri El Maliki de, ikinci ayakkabı fırlatılırken, body-guard gibi davranıp ayakkabının Bush’un suratına gelmesini önlemeye çalıştı. İşbirlikçilik nelere kadirmiş meğer...
• Bush’un olaydan sonra yaptığı açıklama ilginç. Ayakkabının 42 numara olduğunu söylüyor sırıtarak, bir de gazetecinin neden böyle bir eylemde bulunduğunu anlamadığını itiraf ediyor. Bu anlayışsızlık, bir Halkla İlişkiler taktiği mi yoksa samimi bir itiraf mı, bunu da ben pek anlamadım. Ama hangisi olursa olsun, durum vahim. Bush açısından.
• Bu tür protestolar yeni değil. Normalde gazeteciler mesleki sınırlar içinde kalmak adına, basın özgürlüğü ya da insan hakları açısından tamamen olumsuz buldukları siyasi yetkililerin basın toplantılarında protestolarını, haberi izlemeyerek gerçekleştirir. Biri hariç, tüm foto muhabirleri fotograf makinelerini topluca görülebilir bir alana bırakır. Kameramanlar da aynı işlemi yapar. Bu da, gazetecilerin kimsenin karşı çıkamayacağı demokratik bir protesto yöntemidir.
• Batı’da gazeteci ya da muhabirler tarafından yapılmasa da, siyasilere yönelik geleneksel bir protesto yöntemi de, siyasilerin yüzüne bol kremalı pasta fırlatmaktır. Hoş, komik bir protesto yöntemi daha...Batı’da ben bu pastacıların gözaltına alındığını duymadım hiç.
• Benzeri ilginç, anlamlı ve devamı da öğretici bir protesto eylemini burada hatırlatmakta yarar var: Filistinli düşünür Edward Said, işgal altındaki topraklarına geldiğinde, ölmeden bir-iki yıl önceydi galiba, Arafat’ın Küçük Generalleri ile birlikte işgalci İsrail mevzilerine taş atmıştı. Televizyonlarda ve gazetelerde de yayınlanmıştı bu görüntü. New York’da Columbia Üniversitesinin profesörüne karşı siyonistler ayaklanmış, hazırladıkları dilekçe ile Said’i okul yönetimine şikayet edip, Üniversiteden atılmasını talep etmişlerdi. Koskoca profesör taş mı atarmış! Üniversite yönetimi tarihi ve örnek bir karar ile mealen ‘Profesör Said’in ülkesinin geleneklerine ve koşulların yarattığı şartlara uyarak bir protesto yöntemi benimsemiş olduğunu’ bunun da Profesör Said’in şahsi ya da akademik kimliğine halel getirmediğine karar vermişti.
• Sonuç olarak, Iraklı meslekdaşımız siyasi olarak haklı, mesleki olarak da hoşgörülmesi gereken bir ihlale rağmen doğru bir eylem gerçekleştirmiştir. Kendisinin bir an önce serbest bırakılmasını talep eder, ilk ayrıntılı haberinde bu protestosunun köken, neden, motivasyonlarını aklı ve hissiyatıyla birlikte ayrıntılı bir şekilde açıklamasını bekleriz. Şükran Muntazar!

ÖZÜR DİLİYORUM KAMPANYASI


1915'te Osmanlı Ermenileri'nin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor.
Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.


İmza kampanyasına katılmak için
www.ozurdiliyoruz.com

Taraf’ın Koması


• Sürpriz yapması beklenemezdi. Yayın politikaları eleştirilebilir ama içtendiler, batmaya doğru bile mizahı elden bırakmadılar. Hala kapitalizmden medet ummak nasıl bir duygu acaba?



Taraf gazetesi ilginç, dolayısıyla irdelenmesi/tahlil edilmesi gereken bir süreç yaşıyor. Taraf’ın başına gelenler, Türk egemen medyasının bir dizi başat niteliğini/özelliğini sergilemesi açısından da değerlendirilebilir.

Bu yazıda esas olarak üç soruya yanıt aramaya çalışacağım:
- Taraf’ın genel yayın politikası/ideolojisi ile uyguladığı gazetecilik yöntemleri kendi içinde tutarlı mı?
- Taraf kiminle neden iyi geçindi? Kiminle nasıl kavga etti?
- Taraf, içine düştüğü güç duruma karşı ne yaptı? Ne yapmadı?

Gazetenin sahibi, yöneticileri, çalışan ve okurlarının hemfikir olduğu bir terminoloji ile ifade ettiğimiz zaman, Taraf gazetesinin genel yayın politikası/ideolojisi hatta alamet-i farikası ‘liberalizm’ ya da ‘liberal’.
Bu sözcük/kavram kullanıldığı mekana ve zamana göre farklı anlamlar içerse de liberalizm, esas olarak bir ‘serbest pazar ekonomisi’ ideolojisi. Liberalizm, doğrudan kapitalizmle ilişkili. Liberalizm, iş adamları, iş dünyası, şirketler mecrasıyla ilgili bir kavram, bir uygulama. Hele Doğu toplumlarında liberalizm nispeten yeni ve hem sözcük hem de uygulama olarak sokaktaki yurttaşın öyle derinlemesine bildiği/sezdiği/benimsediği bir fikir akımı ya da sistem değil.
Liberalizmin klasik şiarı ‘Bırakınız yapsınlar/Bırakınız geçsinler’, Tarafça da benimsenmiş durumda. Ancak onlar, iyi niyetli bir yaklaşımla, ekonomik alandaki liberalizmin siyasal alanda da özgürlüğü getireceğini/güçlendireceğini sanıyorlar.
Türkiye’de ve Taraf gazetesi somutunda liberal olma hali, aslında klasik liberalizmden daha da ileri bir içerik ve yaklaşım ifade ediyor. Kemalist ceberrut devlete karşı, sivil toplumcu tezlerle, asker-sivil bürokrat nomenklaturanın diktatörlüğüne karşı, toplum da daha fazla özgürlük talep ediyor Tarafgil liberallere göre. Belki de bu nedenle AKP’nin, Amerikancılığına (Hem politik hem de ticari olarak), hakiki laisizmi (Kemalist/Jakoben olanı değil) ihlal eden, siyasal/ideolojik/toplumsal gericiliğine, hukuk tanımaz fütursuzluğuna kolayca göz yumabiliyorlar. Taraf ve AKP’ye göre, AKP, son seçimlerde oy kullananların yüzde 47.6’sının desteğini aldığına göre, toplumu temsil ediyor ve dolayısıyla bu çoğunluğun tüm taleplerini yerine getirmek istiyor ne var ki çoğu zaman Türk Silahlı Kuvvetleri kimi zaman da Anayasa Mahkemesi, Danıştay ya da bazen AB gibi bazı kurumlar, siyasi iktidarı engellemeye çalışıyor.
Taraf’ın kısaca bu şekilde betimleyebileceğimiz bu genel yayın politikası/ideolojisinin, gazetecilik açısından çok önemli bir mahsuru/kusuru var: Liberalizm, gerek köken gerekse somut uygulama ve en önemlisi çıkar açısından esas olarak toplumun değil iktidarın ideolojisidir. Liberalizm, mülksüzlerin, yoksulların, ücretlilerin, sıradan insanların değil, şirket sahibi ya da yöneticisi, ev-bark, yazlık-yat sahibi insanların çıkarlarını savunan bir ideoloji. Bir iktidar ideolojisi ile, esas amacı/işlevi hatta varlık nedeni toplumsal muhalefet olan gazetecilik çelişir.
Hele Taraf’ın yaptığı kampanya gazeteciliği ile bu liberal ideoloji de tenakuz halinde. Her içeriğe uygun/uyumlu bir biçim/biçem vardır değil mi? Liberalizm, öyle militanca hele toplumun muhalif kesimlerince savunulacak, uygulanabilecek, hele hele gazeteciliğe/haberciliğe uyarlanabilecek bir ideoloji değil. Liberalizm gevşek bir ideolojidir. Orta yolcudur, radikal değildir. ‘Sıkı liberal tedbirler’ cümlesi mesela kendi içinde çelişkilidir.
Bu temel çelişki/uyumsuzluğa rağmen, Taraf’ın TSK aleyhinde yaptığı yayınlar esas olarak başarılı.Ne var ki, salt TSK karşıtlığı, bir günlük gazetenin genel yayın politikası olamayacağı için, Taraf, askeri iktidara karşı başarılı bir muhalefet yaparken, siyasi/ekonomik/ideolojik iktidara karşı çok zayıf bir muhalefet fısıltısı çıkarabildi. Bu eksiklik ya da bu çelişki de bir süre sonra zaten fena bir şekilde su yüzüne çıktı. Taraf’ın TSK muhalefetine rağmen, Başbakan, sessiz kalmak varken, Taraf/TSK çatışmasında kimse ona bir şey sormazken ‘Biz doğru yerdeyiz’ deyip Orgeneral Başbuğ’u destekleyince, Taraf’tan hakettiği cevabı aldı: Paşasının Başbakanı! İpler geç de olsa çözülmüştü. Taraf, bir başka deyişle, Ahmet Altan-Alev Er-Yasemin Çongar üçlüsü TSK’ya karşı muhalefetlerinde köklü ve içten olduklarını kanıtlayınca, siyasi iktidarla aralarındaki köprüleri atmak zorunda kaldılar. Bu yüzük atmanın faturası ağır oldu. Askeriyeye karşı çıkarken sırtınızı sıvazlayanlar, siyasi iktidara karşı çıkmak zorunda kaldığınızda okur desteğini de keser, reklamı da. Mahçupyan-Bumin-Karakaş’dan başka liberal aydın kaldı mı hala AKP’yi destekleyen?

İkinci mesele/soru/sorun, yakın zamana kadar, yani yalnızlaşana kadar Taraf’ın dostları ve karşıtlarıydı. Tiraj raporlarını ciddi ve kıyaslamalı bir şekilde izleyenler, Taraf’ın başarılı kampanyaları sırasında (Dağlıca ve Aktütün), Zaman/Yeni Şafak okurlarının ikinci gazetesi olarak temayüz ettiğini çıkarsayabilir. Bu flört ‘Paşasının Başbakanı’ manşetine kadar devam etti. Yayın politikaları ve özellikle haber içerikleri açısından da kuşbakışı bir inceleme, Taraf’ın siyasi iktidara, genel olarak İslamcı akımlara pek toz kondurmadığını gösteriyor. Özellikle çeşitli çevrelerin israrlı taleplerine rağmen, Fetullah Gülen cemaati konusunda açık ve net bir tutum takınamadı Taraf.

Taraf, belki manşet ve başyazarı aracılığıyla olmasa da, önce somut olarak Birgün gazetesi daha sonra Ergenekon davası nedeniyle solla giriştiği çatışmalarda Batılı, modern bir liberalin çok gerisinde bir tutum sergileyerek sol karşıtlığını gizleyemedi. Hele halen liberal ‘aydın’ kanadın en keskin AKP savunucusu Etyen Mahçupyan’ın cepheden, dolayısıyla da koyu sağcıların yaptığı türden sol düşmanlığı Taraf’ın makus ideolojik konumunu biraz daha ortaya çıkarttı. Keza, sadece feministlerin değil tüm demokrat ve solcuların kınadığı bir eylemin olumsuz kahramanı olan Sevan Nişanyan’ın adeta ödüllendirilerek köşe sahibi yapılması da, sıradan bir yazı işleri düzenlemesi olmasa gerek. Taraf, meslekte kıdemsiz ama ukelalıkta pek yetkili bir-iki yazarı ile Deniz Gezmişlere, solcu sanatçılara ve bazı temel sol değerlere de çok sağcı sözler etmeyi ihmal etmedi.

Geldik şimdi de üçüncü aşamaya/soru/soruna: Taraf son dönemlerde, ağlama devrine girdi. Mağdurları oynamaya başladı. ‘AKP’ye karşı çıktığımız için reklamlarımız kesildi.’ temasını işlemeye başladılar. Taraf’ın sahibi Alkım Yayınevine Sabah gazetesi tarafından sipariş edilen hediyelik kitaplar bile Sabah tarafından alınmamış, o kitaplarla Taraf son bir promosyon kampanyası da düzenledi. Taraf’a destek veren okurların halet-i ruhiyesi pardon halet-i ideolojisi de garip. ‘Bu gazeteye reklam veren şirketlerin ürün ve hizmetlerini kullanacağım’ diyorlar. Yani umut yine iş dünyası, büyük şirketler...’Kapitalizmden, liberalizmden vazgeçmeyiz’ diye slogan atıyorlar adeta. E gazetenin yöneticisi çıkışı/kurtuluşu liberalizmde görürse, okur ne yapsın. Ben bir Canard Enchainé okuru olarak utandım vallahi büyük şirketleri okuduğu gazetesine reklam vermeye çağıran okurlardan... Cumhuriyet gazetesi ne zaman tiraj kaybetse Alevi dizisi başlatırdı. Promosyon kültürü de, hem de entelektüel bir ürün/armağan olan kitaplı promosyon, zora düşen bir gazeteyi kurtarabilir mi?


‘Kervan yolda düzülür’ deyişi en az bir gazete için geçerlidir. Bir gazetenin ilk sayısı ile son sayısı arasında haber kalitesi, mizanpaj, baskı tekniği vs.. açılarından mutlaka bir tekammül vardır/ya da olması lazımdır, ama ilk sayının ana kimliği, siyasi nüfus cüzdanı ne ise son sayıda da aynıdır. Pek değişmez. Keza Taraf’ın ilk sayısının siyasi/ideolojik kimliği ile son sayısının kimliği de aynıdır: Liberal...

Taraf’daki arkadaşlar geç kaldılar. Oysa ki baştan doğru dürüst ayrıntılı bir gözlem ve tahlil yapılsaydı, Türk egemen medya manzarasının özellikleri iyi belirlenseydi Taraf, hem ilk çıkarken hem de bugün olduğu yerden çok farklı bir konumda olabilirdi. Ne yazık ki mesele salt ‘ayrıntılı gözlem, tahlil ve iyi belirlemelerle’ sınırlı değil. AKP’nin çöküşe doğru gittiğini/gideceğini eskiden beri söyleyen çok oldu. TSK/AKP ilişkilerinin giriftliği de yeni bir konu değil. Birileri Taraf’ın yönetici ve yazarlarına sol düşmanlığının kendilerini hiç bir zaman zengin etmeyeceğini hatırlatması gerekirdi. Liberalizmin özellikle Türkiye’de, sol versiyonunun bile, siyaset ya da medya alanında geçer akçe olmadığını da baştan bilmeleri gerekirdi Taraf’daki arkadaşların. Hakikaten bağımsız ve özgür olmak zordur.Hem de çok zor...

İktidar karşıtlığı bölünür parçalanır, ‘à la carte’ bir tutum değil. Askeri iktidara karşı çıkarken, siyasi iktidarı kollarsan askeri iktidar karşıtlığın da sorgulanır. Kemalist odaklara karşı çıkarken, hakiki laikliği, anti-emperyalizmi savunabilselerdi, kapitalizmin açmazlarına biraz duyarlık gösterebilselerdi, AKP karşıtı güçlerin bağımsız, hakiki sözcüsü, temsilcisi, umut kaynağı olabilirdi. Bu tamamen siyasi ve ideolojik bir tercihti. Taraf baştan yanlış bir tercih yaptı. Artık inandırıcı olması için zaman çok geç...

Aslında Taraf’ın o kadar çok eleştirilecek yani var ki...
Anayasa Mahkemesinin kimi kararlarına tabi ki bir gazete olarak karşı çıkacaksın, ama hukukun üstünlüğü ilkesine halel getirmeden. Emeği nasıl savunabiliyorsunuz, patronlardan gelecek reklamlarla yaşayacaksa bu gazete? Duyduğum inşallah doğru değildir. Gazete kurulurken solcu kimliği bilinen bir muhabir, iş başvurusunda bulunmuş Taraf’a. ‘Kusura bakma biz solcu çalıştırmıyoruz’ demiş bir yönetici. Sen solcu çalıştırmazsan başkası seni çalıştırır!
Üstelik Taraf’ın toplum için talep ettiği hakların en az yarısını kendi çalışanları için talep etmiş olsaydı, devlete yönelik eleştirilerinin en az yarısını kendi gazetesinin yönetiminde uygulayabilseydi, bambaşka bir gazete olacaktı.

Taraf tüm bu eksiklik ve olumsuzluklarına rağmen önemli bir iz bıraktı hem siyaset hem de medya dünyasında. TSK tabusunu sorgulaması alamet-i farikası. Ama bir tek kırlangıçla bahar gelmiyor. Ne ilk ne de son!

‘Düşünmek Taraf olmaktır’ diyor arkadaşlar. Parlak bir reklam sloganı bence de...Ne taraf acaba? Ya da nasıl düşünmek?