15 Ekim 2008 Çarşamba

ASKER GAZETECİYİ EĞİTİRSE...

15 Ekim 2008'de Gazeteciler.com'da yayınlanan yazı.

* RTÜK Başkanının önerisi, Genel Kurmay’ın da anlaşıldığı kadarıyla arzu ve onayı ile artık gazeteciliği Milli Güvenlik Akademisi öğretecek. Gazetecilik zaten son zamanlarda pek milli bir o kadar güvenlikçi bir meslek haline gelmişti zaten. Paşam, nasıl olmuş bu spot?

Gazetecilerin/muhabirlerin, terörizm ve terör olayları konusunda Milli Güvenlik Akademisi (MGA) tarafından eğitilmeleri meselesine dört açıdan bakabiliriz:

- Mesleki/teknik
- Siyasi-ideolojik
- Öneri sahibinin kişiliği
- Nedenler ve zamanlama

* Harp Akademileri Komutanlığına (http://www.harpak.tsk.mil.tr/pageContainer.aspx?PID=2) dolayısıyla Genel Kurmay Başkanlığına bağlı olan bu akademi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ideolojik-eğitimsel bir organı/birimi. TSK, terörizm konusunda, gazeteciler açısından bir HABER KAYNAĞIdır. Genel Kurmay Başkanlığı, terör olayları konusunda gerektiği zaman, İnternet sitesinden ya da düzenlediği basın toplantılarıyla, muhabirler/basın kuruluşları aracılığıyla topluma bilgiler verir, konuya ilişkin görüş ve yaklaşımlarını aktarır. TSK, terör olayları konusunda hem zengin bir bilgi birikimine sahiptir, hem de konu hakkında kendine has bir yaklaşıma, perspektife sahip. Bu nitelikleri gereği, yani esas olarak bir haber kaynağı olması itibarıyla, TSK’nın gazetecileri eğitmesi, terör olaylarının nasıl izlenip aktarılacağı konusunda eğitim vermesi mesleki/teknik olarak yanlıştır, yapılmaz. Bir haber kaynağı, özel olarak da kendi ilgi/uzmanlık alanı konusunda gazetecilere, mesleğin nasıl icra edileceğine dair (Terör haberleri nasıl izlenir, nasıl yazılır?) eğitim vereceğini, bu konuda seminer ve toplantılar düzenleyeceğini açıklıyorsa, bu konuda bir niyet belirtisi ifşa ediyorsa, buna eğitim semineri denmez. Bu tür etkinlikler, haber kaynağının halkla ilişkiler/propaganda faaliyetidir. Gazetecilik, en kestirme işlevsel tanımıyla, haber kaynağı ile yurttaş arasında bir bilgi-görüş köprüsü ise, bu mesleğin nasıl yapılacağı konusunda haber kaynağının herhangi bir yetki, imtiyaz, öncelik ya da görevi olamaz. Haber kaynağı, zaten bu niteliği ile, yani istediği bilgi ve görüşü, istediği zaman, istediği şekilde muhabirler aracılığıyla yurttaşlara aktarma işlevini yeteri kadar yanlı bir şekilde yerine getiriyor; haber kaynağı olmanın avantajlarını kullanıyor. Bu yetmiyormuş gibi, haber kaynağı, istediği haberi ve görüşü, istediği zaman ve şekilde aktarmanın yanısıra, kendi dışındaki muhabirlerin bu haber ve görüşleri nasıl yayınlaması (Elde etme, değerlendirme, süzme, yazma, sunma) gerektiği konusunda da eğitim vermesi, doğrudan basın özgürlüğüne ve bağımsızlığına yönelik bir edimdir.
MGA ve genel olarak TSK, çeşitli olumsuz gelenekler ve köklü bir ideolojik geçmiş nedeniyle olsa gerek, medya çalışanlarını da kendi personeli (Mehmetçik Gazeteci/İliştirilmiş-Yapıştırılmış-Kaynaklamış-Ankastre Gazeteci) gibi algıladığı için onları da eğitmek istiyor.
Eğitimin (Formation) kaçınılmaz olarak siyasi-ideolojik bir içerik ve yaklaşımı vardır. Bu nedenle eğitim veren kurumun, bu eğitimden doğrudan ya da dolaylı herhangi bir çıkarı olmamalıdır. Bu nedenle de haber kaynağı eğitim veremez, vermemelidir.
Gazeteciler ancak ve ancak iki kurumdan eğitim alabilir: Öncelikle gazetecilerin kendi mesleki örgütleri olan sendika, cemiyet, birlik ve dernek, üyelerinin eğitim ihtiyaçlarını karşılamak konumundadır. Mesela bizde Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, bazen tek başına bazen başka kuruluşlarla birlikte ulusal ya da yerel medya çalışanlarına yönelik eğitim toplantıları düzenlemektedir.
Gazeteciler, kendi mesleki örgütlerinin yanısıra iletişim/gazetecilik/radyo-televizyon dallarında uzmanlaşmış akademik kurumlardan da, yani kamu ya da özel üniversitelerden de eğitim alabilir. Türkiye’de, mesela ben, şimdiye kadar Galatasaray, Istanbul, Anadolu, Bilgi ve Kadir Has Üniversitelerinin aktif gazetecilere ya da gazeteci adaylarına yönelik olarak düzenledikleri çeşitli mesleki seminer ve sertifika programlarında eğitmen ya da öğrenci/stajyer (Bu alanlarda pek öyle MÜDAVİM rütbesine ulaşılmıyor!) olarak bulundum.


• İşin siyasi-ideolojik yanı, kaçınılmaz olarak mesleki-teknik yanında da sırıtıyor. MGA ya da TSK, terör konusunda mevcut çatışan taraflardan biridir. Bir bakışa göre 1925, bir başka bakışa göre 1984 yılından bu yana, bu topraklarda, Türk Silahlı Kuvvetleri ile Kürt silahlı militanları ve örgütleri arasında silahlı çatışmalar sürmektedir. TSK’nın terminolojisine göre bu silahlı çatışmalar ‘bölücü terör örgütünün milli birlik ve beraberlik ile Türkiye Cumhuriyeti Devletinin toprak bütünlüğüne yönelik terör eylemleri’dir. İşte tam da bu tanımdan yola çıkarak, çatışan taraflara eşit uzaklıkta durması gereken medya, taraflardan birinin yaklaşım, terminoloji hatta siyaset ve ideolojisini benimsemeye yönelik eğitim seminerlerine çağrılıyor. Haber kaynağı bir çatışmada aynı zamanda taraf ise, çatışmayı topluma aktaracak kişileri, yani gazetecileri/muhabirleri eğitmek isterken, aslında toplumu kendi bilgi ve görüşleri temelinde oluşturmaya çalışmak istemektedir. Taraflardan biri, haber kaynağı sıfatıyla, gazeteciyi eğitip, gazetecinin, bir konu (Anlaşmazlık, ihtilaf, çatışma...vs...) hakkında yurttaşları doğru, çok yanlı, güvenilir, inanılır,hızlı bir şekilde bilgilendirmesini engelleyip, konu hakkında kendi tarafının bilgi ve görüşlerini, kendine uygun bir dil ve şekilde topluma aktarmasını istemektedir. Gazeteciler, taraflardan eğitim değil bilgi ve görüş talep eder. Bu bilgi ve görüşün nasıl işlenip haber haline getirileceği gazetecinin mesleki yetkinliğine ilişkin bir sorundur, tarafı, haber kaynağını ilgilendirmez.

• Taraf gazetesinden öğrendiğimize göre sözkonusu önerinin sahibi RTÜK Başkanı Zahid Akman imiş. Bu göreve gelmeden önce Kanal 7’de Ankara ve Washington temsilciliği ile anchorman’lik ve tartışma programları sunuculuğu/yöneticiliği yapmış olan iletişim doktoralı Akman, geçmişte de bu MGA’nın müdavimlerinden biri olmak istemiş ancak ‘sakallı kimliği’ nedeniyle askerlerce kabul edilmemiş. Akman’ın adı yakın geçmişte Deniz Feneri yolsuzluğunda da sık sık geçmişti halen de geçiyor. Burada ilginç olan, islami muhalefetin televizyonculuğunu yaparken bile, Türkiye’de iktidarın kimyasını hünerli bir şekilde Ankara’da öğrenmiş olan Akman’ın, iktidar döneminde, eskiden kişisel olarak yapamadığını artık kolektif olarak tüm meslekdaşlarına önermesi. Amiyane tabir ile, Akman, vakti zamanında Genel Kurmay’ın üst düzeyli bir yetkilisine kalkıp, ‘Paşam, olmuyor böyle, gelin biz el ele verelim, bizim gazeteci arkadaşları sizin Milli Güvenlik Akademisinde bir güzel eğitelim, bakın o zaman tüm medyayı bölücü teröre karşı kendi saflarımıza nasıl alıyoruz’ demiş olsa gerek. ‘Tabandan geliyoruz’, ‘Milli egemenlik’, ‘Halkın esas temsilcisi biziz’ söylemlerinin arkasında işte böyle jakoben, böyle ‘eğitimci’ bir zihniyet var. Akman, Türk medyasını ‘hizaya getirmek’ için, eğitmenini bulmadan, gerekli ve yeterli altyapıyı da hazırlamadan medya okur-yazarlığı alanına da balıklama atlamıştı. Her işin başı eğitim! Eğitim şart ! Değil mi? Kendisi belli ki iktidara gelince eğitilmiş, şimdi de meslekdaşlarını askerlere eğittirecek...

* Gazetecilerin terör haberleri konusunda MGA’da eğitim görmesi önerisi neden ve şimdi gündemde? Dağlıca ve Aktütün baskınlarından önce tasarlandığı belli olan bu proje aslında ilk bakışta çok da anlamlı, çok da işlevsel görünmüyor. Çünkü Türk egemen medyası aslında 1923’den bu yana belki de Osmanlı’dan bu yana öyle eğitim meğitim görmeden, çekirdekten yetişme bir tarzda zaten ordu yanlısı hatta askerseverdir. Açın bakın koleksiyonlara, eski gazetecilerin anılarını tarayın, Batı Avrupa geleneğinde var olan anti-militarizme bizde pek rastlanmaz. Bu sadece Türk egemen medyasına has bir eksiklik değil üstelik. Türk toplumu Orta Asya’dan bu yana şiddet, silah, askerlik, fetih denizlerinde kulaç atıyor. Savaş karşıtı bir yayın çizgisi yok bizde. Ne 1. Dünya Savaşı sırasında ne de 2. Dünya Savaşı döneminde. Nazilere karşı SSCB’yi destekleyenler vardı, iyi bir şey yapmışlardı ama bu tutum anti-militarizm değildi. Kore Savaşı döneminde de bir avuç Barış yanlısı aydın hariç savaşa karşı çıkan olmadı. Kıbrıs Harekatı sırasında da ‘İşgale Nihayet, Kıbrıs’a Hürriyet’ sloganı pek cılızdı. Şiddet ve savaş karşıtlığı Türkiye’de Kürt meselesiyle kendini gösterir oldu. 1984’den bu yana OHAL’ler, sınırötesi ve memleket içi hava ve kara harekatının sayısını tam olarak bilen çok az insan var.Aslında ‘savaş halinde bir ülkeyiz biz’ de, herkes bunun farkında ya çaktırmıyoruz ya da artık kanıksadık, doğal karşılıyoruz. Türk egemen medyası, resmi söylemin bir müştemilatı olarak, Kürtleri yok saydı, Kürtçeyi imha etti, Kürt haklarını terörizm olarak algıladı ve etiketledi. Sonra da, siyasal-askeri ve toplumsal zorlamalar karşısında ‘Kürtler isterlerse Cumhurbaşkanı bile oluyor’ deyip devletin radyo ve televizyonlarından Kürtçe yayını övdü.
Türk egemen medyasının yeni trendi olarak TSK’yı eleştirme ve sorgulama döneminin başlangıcında (Dağlıca ve Aktütün sonrası), tesadüf olsa gerek Genel Kurmay Başkanlığına da İlker Başbuğ geldi. Başbuğ, medyatik gerçeği hakiki gerçek olarak göstermenin anlam ve önemini bilen bir komutan olarak medya ve iletişim meselesine el attı. Zahid Akman, kadro ve bordro olarak İlker Başbuğ’un personeli olmasa da bu ‘Gazetecileri MGA’da eğitelim’ önerisi Başbuğ’un genel iletişim konseptiyle uyum halinde. Zaten Başbuğ göreve geldikten hemen sonra ‘Savunma Muhabirlerinin eğitilmesi’ meselesine değinmişti.
Genel Kurmay, belli ki, önümüzdeki dönemde, Kürt meselesi konusunda TSK’nın medyadaki etki ve gücünün zayıflayacağını hesaplıyor ve buna karşı ‘eğitim’ önlemleri geliştiriyor.
Zamanlama aslında pek talihsiz...MGA’daki komutan ve hocalar bu aralar çok sıkıntılı günler geçiriyordur herhalde:
- Gel de şimdi Aktütün baskını konusunda Jandarma ile Genel Kurmay’ın raporlarını kıyaslayıp, casus uçak görüntülerini yayınlayan Taraf muhabirlerini ve editörlerini eğit eğitebilirsen...
- Gel şimdi Hıncal Uluç’u Genel Kurmay başkanına nasıl soru sorulması konusunda eğit!
- Gel şimdi ‘Golfçü Paşa’ başlığının neden sakıncalı olduğunu anlat!

Genel Kurmay aslında bu ‘eğitim’ işini daha önce üstelik uygulamalı olarak yapmıştı. Kimi köşe yazarları, kimi muhabirler hakileri kuşanıp, helikopterle korucu köylerine götürüldü, akşamları kışlada er-erbaş karavanasına kaşık salladılar. Dönüşlerinde de TSK reklamı sayılabilecek güzel yazılar yazmışlardı. Bu ‘uygulamalı eğitimler’, anlaşılan semeresini vermemiş olsa gerek ki, devamı gelmedi. O zaman bu konu hakkında yazdığım bir yazıda işin başka bir yanına değinmiştim. Mealen: ‘Hakileri giyinip TSK ile korucu köylerini gezip kışlada yatıp kalkmak, gazetecilik/muhabirlik açısından tek başına olumsuz bir şey değil. Ama aynı şekilde, mümkünse aynı gazetecilerin, PKK kamplarını da gezmeleri, onların da ya da karşı tarafın da bilgi ve görüşlerini aktarmaları gerekir. Oysa ki, PKK kamplarına giden gazeteciler neredeyse PKKli olmakla suçlandılar, yazı ve röportajları ya hiç yayınlanmadı ya da sansürlü olarak çıktı. Bir süre sonra da PKK ile gazeteci olarak bile görüşmek, bölücülük ve teröristlikle eşanlamlı hale geldi. Üstelik, PKK hakkında bilgi veren gazetelerden dergilere, televizyonlardan İnternet sitelerine kadar bir çok medya organı yasaklandı. PKK hakkında tek ‘yasal ve meşru’ bilgi TSK tarafından verilir oldu.’

Aktütün baskınından sonra egemen medyanın sayfa ve ekranlarında Kürt sorunu yine tartışılmaya başlandı: Ne var ki bu, eski tartışmaların ısıtılmış hali. Kürt meselesi neden çözülemiyor sorusuna bir yanıt da acaba medyadaki bu olumsuzluk olabilir mi?:
- Medyada Kürt meselesini hep aynı resmi ya da yarı-resmi ağızlar tartışıyor
- Medyada Kürt meselesi Kürtsüz tartışılıyor. (Ümit Fırat PKK’ye karşı olduğu için Altan Tan ile Mehmet Metiner de bu aralar AKP’ye yakın olduğu için Kürt olarak konuşabiliyorlar)
- Medyadaki tartışmalar hem tek yanlı, hem de belirli konularda sınırlama hatta yasak var.

Şimdi eğitilmiş müdavim gazeteciler herhalde sadece ‘Terör haberleri nasıl yapılır?’ı öğrenmeyecekler. ‘Medyadaki tartışmalarda terör meselesi nasıl ele alınır’ başlıklı bir ders de olacak değil mi?

Ben yaptım, az-çok bilirim. Bu eğitim işi risklidir.
Müdavimlerden bir kısmı bölge insanı çıkar, iyi niyetle sorar:
- Paşam, siz bizim köyü neden boşaltıp yaktınız?
- Paşam, babamla ağabeyimi jandarma vurmuştu, neden? (Can Dündar da sormuyor!)
- Paşam, burada öğretilenleri gazeteci olarak tekrar edersek bizim haberlerin Genel Kurmay’ın açıklamalarından ne farkı kalacak?


Genel Kurmay, Savunma Muhabiri olarak akredite olmak isteyen gazetecilerden bu eğitimlere katılmasını şart koşacak mı? Yoksa sadece ‘Tercihan MGA Müdavimi’ ibaresini mi benimseyecek?
(SON/RD)

12 Ekim 2008 Pazar

‘GOLFÇÜ PAŞA’ GAZETECİLİĞİ...

Gazeteciler.com'da 12 Ekim tarihinde yayınlanan analiz


• Ankaralı bazı gazeteciler belki alınacak ama Ankaralı bazı başka gazeteciler de düşünmeli...Yeni bir eğilim var Türk Egemen Medyasında: Orduya karşı çıkıp hükümeti destekleyenler hala iktidar yanlısı değil mi acaba?AKP muhalifleri neden hala apoletli?


Türk egemen medyasının –ki önemli özelliklerinden biri Apoletli olmasıdır- Aktütün baskınıyla ilgili haber ve yorumlarında çok da parlak bir sınav verdiğini kimse savunamıyor. Yine de galiba Dağlıca baskınıyla başlayan yeni bir sürecin geliştiğini görebiliyoruz.

Şimdilik sadece medya-ordu ilişkilerini kısaca ve genel bir değerlendirmeye tabi tutmak daha doğrusu yeni bir eğilimi anlamaya çalışmak istiyorum. Bu eğilim/süreç, esas olarak AKP’nin iktidara gelmesinden sonra filizlendi, medya alanında da geleneksel-klasik statükocu ve dolayısıyla koşulsuz kuralsız ordu yanlısı medyanın mevzi kaybetmesi, yerine hükümete yakın, ‘İslamcı’ tabir edilen ve yine AKP’ye yakın liberal köşe yazarlarının ön plana çıkmasıyla güç kazandı.

Eskiden, Türk Silahlı Kuvvetleri Türk egemen medyası tarafından, yani sağcı-solcu, ciddi-magazin tüm gazeteler tarafından neredeyse bir tabu olarak addedilir, ayrıca da hem kamuoyundaki ‘prestiji’ hem de gücü nedeniyle Genel Kurmay’ın, hatta küçük bir ilçedeki jandarma komutanının açıklamaları bile herhangi bir kuşkuya yol açmayacak kadar doğru kabul edilir, açıklama, hiç bir süzgeçten geçirilmeden olduğu gibi, manşetten ya da sürmanşetten yayınlanırdı. 27 Mayıs, 12 Mart ya da 12 Eylül’de matbuat, basın, medya topyekün askeri darbeleri destekledi. Ordunun açıklamaları, davranış ve eylemleri çoğu zaman, hatta hiç bir zaman sorgulanmaz, eleştirilmezdi. Kuşkusuz bu tutumu açıklayabilecek çok sayıda tarihi, siyasi, ideolojik, kültürel hatta ekonomik neden saymak mümkün: Orta Asya’dan bu yana fetihçi ve askercil haleti ruhiyenin Türkiye toplumunda kök salmış olmasının yanısıra, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Cumhuriyet döneminde de ülkedeki en köklü, en güçlü kurumlardan biri olması önemli faktörler. Ayrıca demokrasi, fikir ve eleştiri özgürlüğünün eksikliği, bu alanlarda güçlü, kalıcı bir geçmiş ve geleneğin bulunmaması, kesin sayısı tam olarak belli olmayan askeri darbelerle kesintiye uğramış siyasi rejimin kırılgan yapısı...vs...kaçınılmaz olarak bu ülkenin medyasını da etkiliyor. Milliyetçilikle yurtseverliğin ya da milliyetçilikle ırkçılığın, şiddete karşı çıkmakla Kürt haklarını görmezden gelmenin çok kolay birbirine karışabildiği bir ortamda radyo, gazete ve televizyonların da ortalama toplumsal kültür ve siyasetin özelliklerine uyum sağlaması doğal. Her Türk asker doğduğuna göre ve burada çalışan gazetecilerin büyük bir çoğunluğunun Türk olduğunu da hesaba katarsak, her Türk gazeteci de şu ya da bu şekilde asker perspektifine sahip...

Medyanın, üstelik egemen medyanın, TSK’ya yavaş yavaş karşı çıkması, edim ve politikalarını alçak sesle de olsa sorgulamaya başlaması Kürt meselesi sayesinde gelişiyor. Çünkü TSK, Kürt meselesinde buraya sığmayacak kadar hata yaptı, yapmaya da devam ediyor. Şimdi siyasi iktidarı elinde tutan AKP’nin, gerek Kürt meselesine gerekse Türk Silahlı Kuvvetlerine bakışı da statükocularınkinden biraz farklı. Her ne kadar Başbakan Erdoğan, ordu konusunda esinlenmekten gurur duyduğu Menderes, Kürt meselesinde de görüşlerini bir ara benimsediği Özal kadar cesur, yaratıcı ve açık olamasa da, AKP’nin, Türk devletinin bu iki konudaki resmi ideolojisinin en sadık ve en sıkı takipçisi olmadığı da ayan beyan açık. AKP iktidara geldikten sonra devletin neredeyse tüm reflekslerini kapmasına rağmen, resmi düzlemde olmasa da, özel ve gayrı-resmi alanlarda Kürt meselesi ve ordu konusunda daha yumuşak, daha liberal bir tutum benimsemek istiyor.

Siyasi iktidar sayesinde ve aslında büyük ölçüde AB Reformları sayesinde değişen bu siyasi-ideolojik ortama uygun olarak da, evet belki Cumhuriyet ya da Milliyet gazetesi, askerseverlikten, gözü kapalı ordu destekçiliğinden vazgeçmiş değil ama, Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik eleştirilerin de sadece Vakit ya da Taraf gibi gazetelerden gelmediğini de görüyoruz. Hele bu son ‘Golfçü Paşa’ hadisesinde, Alper Görmüş’ün de yazdığı üzere, Ankaralı gazeteciler (Bu deyim bence yanlış, çünkü bunların Istanbul versiyonu da var, bu nedenle bu kesime ‘iktidar yanlısı gazeteciler’ demek daha doğru olur) büyük ölçüde ofsaytta kalırken, Türk Egemen Medyasının Amiral Gemisi bile koskoca Hava Kuvvetleri Komutanına açıkça cephe aldı. Memleketdeki ve özel olarak medyadaki yeni rüzgarların pek farkına varmak istemeyen Genel Kurmay Başkanlığı da çok beceriksiz bir açıklamayla Hava Kuvvetleri Komutanını savunmaya çalışınca medya geri adım atmadı. Apoletli Medya eskisi kadar güçlü değil artık. Baksanıza Hıncal Uluç’la Erman Toroğlu bile orduyu eleştiriyor artık... Eskiden iktidar yanlısı olmak kolaydı, çünkü siyasi iktidar ile askeri iktidar arasında pek fazla fark yoktu. Bugünse siyasi iktidar ile askeri iktidar (İlle de siviller/askerler olarak görmemek gerek, mesela CHP yönetimi üniformasız olduğu halde askeri iktidarın bir parçası) bir çok konuda neredeyse zıt kutupları temsil ettiği için, iktidar yanlısı gazeteciler ‘Ya şundadır ya bunda...’ oynamak zorunda kalıp mevcut iki iktidar kutubundan birine yaslanmayı tercih ediyor. AKP’ye mevzilenen TSK’yi eleştiriyor, TSK’yi ve statükocu geçmiş düzeni savunmaya çalışanlar da TSK’yi savunup AKP’ye saldırıyor. Eleştirel olmak bir gazeteci için olmazsa olmaz bir koşuldur ama bizimkiler gibi seçici eleştirel olamaz bir gazeteci. Tüm iktidar odaklarına eleştirel yaklaşabiliyorsanız, yani ne ordunun, ne de siyasi iktidarın çıkar savunuculuğunu (Maddi, manevi yani organik ya da ideolojik olarak) yapmayıp, genel olarak demokrasiyi, özgürlüğü, bağımsızlığı ve kamu çıkarını savunuyorsanız o zaman gerçek gazeteci sıfatını hakediyorsunuz. (Var mı bu şartlara uyan somut bir örnek bu egemen medyada?)

Şimdi, TSK’ye vurulan her darbe öyle otomatik olarak, kendiliğinden bağımsız ve özgür bir medyayı muştulamıyor. Çünkü, halihazırda Apoletli olmasa da bir iktidar medyası var. Buna İslamcı medya, AKP yanlısı ya da yandaşı medya diyoruz. Taraf gazetesini bir kenara koyuyorum ama somut örnek vermek gerekirse, şimdi mesela, çoğu zaman somut gerçeklerden değil siyasi-ideolojik dürtülerle hareket edip çok da sağlam/belgeli olmayan bir kampanya gazeteciliği yapan Vakit gazetesi, bir ilçedeki asteğmene saldırdığında ya da Genel Kurmay başkanına imalı manşetler çektiğinde, bunu, anti-militarizm, demokrasi, özgürlük adına yapmıyor. Apoletli Medya’nın azalan iktidarını iyice zayıflatmak ve daha da önemlisi bizzat kendisi, kendi ideolojisi ve savunduğu siyaset güçlensin, iktidardaki konumunu, mevziini pekiştirsin diye yapıyor.

TSK’nın medyada hem de egemen medyada artık eleştirilmesi, sorgulanması kuşkusuz önemli ve olumlu. Ne var ki bu eleştiri siyasi iktidar kaynaklı ise düşünmek gerek.

Apoletli Medya ile İslamcı Medya arasındaki iktidar kapışmasında, gerçekten demokratik, bağımsız ve özgür basın isteyenler, iki kutuba eşit uzaklıkta durmak zorunda. ‘Ankaralı gazeteciler’ deyiminin yanlışlığı burada bir kez daha ortaya çıkıyor. Çünkü ‘Ankaralı gazeteci’ aslında ‘İktidar Yanlısı’ gazeteci demek. Ne var ki bugün siyasi alanda da Apoletlilerin ve AKP yanlılarının İktidarı kapıştığı için, mesela Yeni Şafak ile Cumhuriyet’in başkent büro temsilcilerinin ikisi de Ankaralı olmasına rağmen, gazetecilik yapmak dışında hiç bir ortak yana sahip değiller. Neredeyse her konuda da zıt fikirler savunuyorlar. Her ikisi de kendi iktidarı için çalışsa da...

Bir değini de Taraf’a...Bu ‘Golfçü Paşa’ manşeti sanki bence Taraf’a pek yakışmadı. Belki benim algılamamda bir sorun vardır ama Taraf’ın yönetimindeki arkadaşlar, Ahmet Altan, Alev Er, Yasemin Çongar olsun, öyle çok da devlet protokolüne, kurum ve kuruluşların resmi kurallarına özel olarak önem veren arkadaşlar değildir diye bilirdim. Aynı şekilde bu üç yönetici meslekdaşımızın, ‘Golf elit sporudur’ gibi bir anlayışa sahip olmadıklarını da biliyorum. Yine Taraf’ın, bu haberlerinde asker cenazelerine de özel bir önem verdiğini de öğrenmiş olduk. Düz bir okuma, Taraf’ın, TSK’yı, PKK’ye karşı daha hızlı, daha ciddi ve daha kapsamlı harekete geçirmek istediği sonucunu veriyor. Öyle olmadığını bilsek de... Komutan, üstünden izin almış, Bayram tatilini geçiriyor, gitmiş golf oynamış...Komutana görevini ve ‘şehitlerimiz’ konusunda hassas olması gerektiğini hatırlatmak Taraf’a düşmezdi bence. Baksanıza Genel Kurmay bile böyle bir hatırlatma yapmaktan çekindi. Ama hepimiz öylesine resmi ve askercil bir toplumda ve ideolojik iklimde yaşıyoruz ki, bazen en liberal, en TSK karşıtı arkadaşlarımız bile komutanları ‘hizaya çekiyor’.

Taraf’ın bu tutumu, bana Fransız ‘resmi anarşist’ haftalık siyasi mizah gazetesi Canard Enchaine’nin vakti zamanında yayınladığı bir haberini hatırlattı. 70’li yıllarda dönemin Başbakanı Jacques Chaban-Delmas’ın vergi beyannamesini ele geçirmişti Canard.
Vergi uzmanlarına, muhasebecilere filan incelettirip bu belgeyi, Başbakan’ın küçük bir tutar da olsa vergi kaçırdığını yakalamıştı hınzır gazete. Fransızlar bu vergi konusunda özel olarak çok hassastır. Vergi meselesi de Fransa’da popüler bir konudur. Şimdi bir Başbakan’ın vergi kaçakçılığı yapması tabi ki haberdir ama bunu da anarşist Canard Enchaine’nin manşetten vermesi o zaman garibime gitmişti. Fransız meslekdaşlara sordum bunun nedenlerini ve o zaman anladım Canard Enchaine’ye neden ‘RESMİ Anarşist’ gazete dendiğini. Bu tamamen yayın politikasıyla ilgili bir tercih meselesi...
Eğer, ‘Vergi kutsaldır’, ‘Ödediğiniz her kuruş vergi size yol, okul, hastane olarak geri döner’ ilkesini savunuyorsanız, böyle bir haberi manşetten de sürmanşetten de verirsiniz. Ama verginin sınıfsal bir uygulama olduğunu gözlemliyorsanız, ücretlilerin kaynaktan kesilen vergilerinin tutarı ile büyük sanayici ve tüccarların kaynaktan da kârdan sonra da kesilmeyen, ödenmeyen vergilerini biliyorsanız, üstelik yurttaşlardan toplanan vergilerin ne zaman, nasıl, ne amaçla harcandığını da biliyorsanız, o zaman kalkıp ‘Başbakanım siz de her yurttaş gibi verginizi lütfen düzgün ödeyin’ anlamına gelecek haber yapmazsınız.

Yeni süreçte, eskiden olduğu gibi, göz boyamaya müsait ortamlar yaratmayalım. TSK’yı her eleştiren demokrat değildir, İslamcı medyaya ya da cenaha vurulan her darbenin özgürlüğü güçlendirmediği gibi...Hangi eleştirinin, kim tarafından, nereden, nasıl yani ne amaçla yapıldığı en az eleştirinin kendisi kadar önemli.
Tüm iktidar odaklarına eşit uzaklıkta durmak, kamu çıkarını savunmak ve en önemlisi doğru haber yapmak hala geçerli ilkeler...