19 Eylül 2008 Cuma

YANLIŞ ADAM YANLIŞ YÖNTEM

Başbakan Erdoğan, demokrasi ve basın özgürlüğü kültüründen yoksun olduğu için, ayrıca Deniz Feneri skandalının Türkiye sahillerine vurması ve eski büyük yolsuzlukların ortaya çıkma ihtimali karşısında gerilip boykot çağrısı yaptı. Bu zihniyet, medyanın eleştirileri karşısında tahammülsüzlük gösterirken, akıllı ve becerikli davranmıyor


Başbakan Erdoğan ile Aydın Doğan arasında süren siyasi iktidar-medyatik iktidar savaşının son aşamasında, 18 Eylül Perşembe akşamı, Başbakan’ın iftar yemeğinde Doğan grubu yayınlarını boykot etmeye çağırmasıyla yeni bir aşamaya girildi.
Bu çağrıyı bir kaç açıdan ele alalım:

• Erdoğan, iktidara geldiğinden bu yana, medya ve medya ile ilişkiler konusunda hiç de parlak ve olumlu olmayan bir tutum izledi. Önce, aynı zamanda siyasi rakibi olan Cem Uzan’ın medya ve sinai grubunu, pek de yasal ve meşru olmayan yöntemlerle yıldırım baskınlarla ortadan kaldırdı. Ardından, BBC ve Reuters gibi uluslararası medya organlarını isim vererek kınadı. FİJ ve WAN gibi uluslararası basın meslek kuruluşlarının tepkisini çekti. İktidarının ikinci döneminden itibaren de, siyasi iktidara yani kendine yakın iş adamlarına devlet kredileri ile medya işvereni sıfatını verdi.Şimdi de Doğan medya grubu ile neredeyse kişisel düşmanlığa dayalı bir mücadele yürütüyor. Erdoğan’ın tüm bu kapışmalarda izlediği/benimsediği taktik/strateji ve yöntemlerin başarılı olduğunu kabul etmek çok zor. Çünkü yürütmenin başı olarak bir Başbakan’ın, muhatap olmaması gerektiği halde, medya grupları ya da işverenleriyle bu tür bir kavgaya girmesi anlamsız ve yanlış. Üstelik Erdoğan’ın uslubu da, bir devlet yetkilisininkinden çok, mahalle kavgasındaki bıçkının tarzını andırıyor: Açıkla! Bir hafta mühlet veriyorum yoksa ben açıklayacağım! Gelecek hafta Istanbul’da ilçe kongresinde konuşup söyleyeceğim! Sevsinler seni...vs... Erdoğan’ın en büyük handikapı ise demokrat olmaması.
• Erdoğan, Aydın Doğan’la kapışmasında Doğan’ın kendisine ‘Ben bu yazarları kontrol edemiyorum’ demiş olduğunu açıklarken, sinik bir şekilde Doğan’la alay etti ve mealen ‘Gazete patronuna bakın, kendi yazarına hakim olamıyor’ dedi. Erdoğan, bir medya kuruluşunu, bir patron ve onun emrindeki gazeteciler ve yazarlar olarak algılıyor anlaşılan. Bu otoriter yaklaşım, aslında Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana, hatta belki de Osmanlı’dan bu yana, bir çok resmi ve özel kurumun künyesinde maalesef mevcut.
• Erdoğan şimdi, bir yandan Deniz Feneri dalgasının Türkiye sahillerine vurmasıyla, ayrıca Aydın Doğan’ın kendisine son olarak gönderdiği 20 sayfalık mektuptaki yolsuzluk/rüşvet iddialarının ortaya çıkma ihtimalinin verdiği sıkıntı ve gerginlikle, bir süre önce bitirmeyi düşündüğü polemiği boykot çağrısıyla yeniden ateşlemiş oldu.
• Medyayı boykot, sivil toplumun, baskı gruplarının sıkça kullandığı bir yöntem olarak, bizatihi demokratik bir eylem tarzıdır. Haklarının çiğnendiğine, sesinin kısıldığına ya da tahrif edildiğine inanan toplumsal kesimler, muhalifler, medyaya karşı, okur mektubu kampanyası, tekzip, yalanlama, dava açma gibi yöntemlerin de etkisiz kaldığı aşamada boykot çağrısı yaparak kendisini gayrımemnun eden medya kuruluşuna karşı kitlesel bir muhalefet hareketi organize edebilir. Ne var ki, bu yöntem bir Başbakan’ın, yani bir ülkede yürütme gücünün bir numaralı sorumlusunun benimseyeceği/uygulayacağı bir yöntem değildir. Medya, bir ülkede mevcut tüm siyasi-iktisadi-ideolojik-kültürel iktidarların faaliyetlerini izler ve kamu adına olumsuzlukları sergiler. Medyanın görevi zaten bu...Medya tarafından eleştirilen iktidar odak ya da yapılanmaları da, bu eleştiriyi ciddiye alıp doğru bulursa uygulamasını değiştirir, yok medyanın eleştirisini doğru bulmazsa da eski politikalarını uygulamaya devam eder. Eleştiriyi kabul etmez.
• Erdoğan’ın bu boykot çağrısının iki büyük sakıncası var: Bugüne kadar Erdoğan-Doğan kavgasında nispeten tarafsız kalmaya çalışan diğer medya kuruluşları da (Siyasi iktidarı destekleyenlerin dışındakiler) Erdoğan’dan uzaklaşıp Doğan’a yaklaşabilir. Erdoğan’ın boykot çağrısını tüm medyaya yönelik bir tehdit olarak algılayabilirler ve Doğan’a açıkça destek vermeseler de, Erdoğan’a daha uzak durmaya başlayabilirler.İkinci sakınca, bu boykot çağrısının etkisi. Bir hafta sonra tirajlara reytinglere baktığımızda Doğan grubu herhangi bir gerileme kaydetmemiş, hatta yükselme yaşamışsa, Erdoğan’ın çağrısının yanlışlığı iyice tasdik edilmiş olur.

• Türkiye’nin en zengin iki şahsiyetinin (RT.Erdoğan ve A.Doğan) bu kavgasının bir başka ilginç yönü de, söz konusu iki beyefendinin aynı zamanda Türkiye’nin en nefret edilen kişiler listesinde zirvelerde dolaşması. Türkiye’nin kemalistleri, laiklik ilkesine gerçekten ve yapmacık bir şekilde önem atfedenler, hakiki demokratlar ve gerçek solcular, ordunun tepesi ve orta kademeleri ile kentli kadınların büyük bir bölümü Erdoğan’dan sabah akşam nefretle sözediyor. Başbakan’la kapışmaya başladığından bu yana da, AKP’ye oy veren yurttaşların büyük bir kısmı ile bir şekilde gazetecilik-habercilik-yayıncılık dünyasıyla temas etmiş insanların büyük bir kısmı da Aydın Doğan’ı hiç mi hiç sevmiyor. Dolayısıyla tüm bu kesimleri şimdi zor bir sınav bekliyor: Hangisini daha çok sevmiyorum?
• Erdoğan-Doğan kavgası, son boykot çağrısından sonra, anlaşılıyor ki yarın öbürgün sona ermeyecek. Medyatik iktidar bu siyasi kavgada doğal ve yapısal olarak çok şanslı değil. Çünkü Doğan grubunun arkasında açıkça siyasi bir kuvvet yok. Doğan, siyaset dünyasında Erdoğan’ın alternatifi hatta rakibi bile değil, olamaz da, zaten kendisinin de böyle bir konuma aday olmadığını biliyoruz. Erdoğan ise Doğan grubunu zayıflatarak kendisine yakın medyayı güçlendirmek istiyor. AKP’nin çöküş dönemine rastgelse farklı bir şekilde sonuçlanabilecek bu kavgada taraflar hata yaptıkça karşı tarafı güçlendiriyor. Erdoğan, POAŞ’ın vergi borçlarında olağanüstü indirime gidilirken Doğan ile al gülüm ver gülüm durumundaydı. Doğan da, medya organları AKP’yi desteklediği sürece Erdoğan’la çok iyi geçiniyordu. Bir süre sonra – belki yerel seçimlerden önce, olmazsa da yerel seçimlerden sonra- Erdoğan ile Doğan, genel siyasi dengelerde olağanüstü bir değişiklik olmaz ise, yeniden anlaşmak zorunda kalacak. Bu anlaşma da ancak Doğan’ın ‘Biat etmeyiz’ açıklamasını tekzip etmesiyle gerçekleşebilir.

17 Eylül 2008 Çarşamba

APOLETİN MEDYASI/MEDYANIN APOLETİ

• Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un 16 Eylül 2008’deki 3.5 saatlik ‘Medya ile Diyalog’ toplantısı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yeni dönemde medya ile ilişkilerini açması bakımından önemli. Ancak TSK’nın Türk siyasi hayatındaki rolü ve konumu değişmediği sürece, medya ile ilişkileri biçimsel değişikliklerle sınırlı kalmaya mahkum.



Yeni Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, 16 Eylül 2008 Salı günü ‘Medya ile Diyalog’ toplantısı düzenleyerek önümüzdeki dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri ile medya arasındaki ilişkilerin niteliği, boyutu hakkında açıklamalar yaptı. Salı günü akşamüstü İnternet siteleri ile Çarşamba günü gazetelere baktığımızda, belki de dünya çapındaki Lehman Brothers ve Almanya’daki Deniz Feneri davası haberleri nedeniyle olabilir, bu toplantı eskiden olduğu kadar büyük ve önemli olarak değerlendirilmemiş sanki...Türk egemen medyasında aslında Genel Kurmay Başkanı ne dese, ya da İnternet sitesinde ne yayınlansa, neredeyse ilke olarak, içeriğinin doğruluğu araştırılmadan, konu soruşturulmadan, suçlanan kişilerin görüşlerine başvurulmadan manşetten ya da sürmanşetten verilirdi. (Bkz. Andıç felaketi). Genel Kurmay’ın, bir ideolojik ve silahlı merkez ve haber kaynağı olarak, yeni Türk egemen medyasında önem ve anlamını az da olsa yitirmeye başlaması olumlu bir gelişme olarak kaydedilebilir. Ne var ki, sadece Cumhuriyet döneminde değil, belki de Orta Asya’dan bu yana toplumun, ülkenin ve devletin siyasi genlerine kazınmış olan militarizm ideolojisinin egemen varlığını halen sürdürdüğünü de açık bir şekilde görüyoruz.
Hürriyet, Sabah, Milliyet, Cumhuriyet ve yeni akredite Yeni Şafak’ın sayfalarında da yer alan bu toplantı haberileri, köşe yazıları ve Salı günü TV ekranlarında yayınlanan gazeteci izlenim ve aktarımlarını değerlendirdiğimizde, önem sırası gözetmeksizin belirtilmesi gereken bir kaç nokta var:

Akreditasyon:
Ulusal çapta yayın yapan 8 günlük gazetenin toplantıya davet edilmemesi akreditasyon sorununun henüz çözülmediğini gösteriyor. Hele bu gazeteler arasında, tartışmalı tirajla en çok satan gazete olan Zaman yer alıyorsa ve Orgeneral Başbuğ’un devir-teslim töreni konuşmasında değindiği cemaat meselesiyle yakinen ilgili bu gazetenin hala dışlanması anlamlı. Toplantıya çağrılmayanlar listesinde Fikret Bila’nın bir ihtimal yazmayı unuttuğu Kürt dünyasının sesi olmaya çalışan ‘Alternatif’ gazetesi de, sol muhalefetin sesleri olarak Birgün ve Evrensel ile birlikte, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin ya da Basın Konseyi’nin de ‘Gazete’ tanım ve kriterlerine uymuyor olsa gerek! Ordu konusundaki haberleriyle öne çıkan Taraf’ı çağırmamak da çok anlamlı.

Kurumsal Süreklilik:
Orgeneral Başbuğ, 3.5 saatlik toplantıda Max Weber’den alıntı yapmanın yanısıra Michael Sweeney'in "The Military ve The Press" (Asker ve Basın) isimli kitabına gönderme yapması, Ergun Babahan ve Fikret Bila gibi Genel Kurmay nezdinde de muteber gazetecileri etkilemiş. Noam Chomsky, bir sohbet sırasında, ‘Amerikalı yöneticiler, Üçüncü Dünya’da ingilizce bilen ve konuşan her insanı çok kıymetli sanırlar’ demişti. Orgeneral Başbuğ, belli ki, asker-medya ilişkileri konusunu iyi çalışmış ve önümüzdeki dönemde Apoletli Medya’nın omuz ya da yakasındaki yıldız ya da şeritleri artırmaya yönelik etkinlikler tasarlıyor. İletişim Dairesinin başındaki subayın rütbesinin yükseltilmesi, haftalık basın toplantıları, 24 saat nöbetçili başvuru merkezinin hizmete girmesi bunu gösteriyor. Hele savunma muhabirlerine önem verme adı altında onlara eğitim seminerleri düzenlenme fikri/projesi Başbuğ’un Apoletli Medya’yı cendere altına alma girişiminin somut ifadesi. Gazeteciye/muhabire haber kaynağı kurum eğitim semineri veremez, vermemelidir. Gazeteciye/muhabire eğitim, ancak ve ancak kendi mesleki kurumu (Gazeteciler Cemiyeti ya da Gazeteciler Sendikası) tarafından verilir. Ya da iletişim fakülteleri ve benzeri akademik kurumlar bu eğitimi üstlenebilir. Kendisi haber kaynağı olan Genel Kurmay Başkanlığı muhabilere ‘eğitim semineri’ organize ederse, bunun adı halkla ilişkiler ya da propaganda toplantısı olur. Bu plan uygulamaya konursa, medya kuruluşları ve bireysel olarak muhabirler, Genel Kurmay Başkanlığının seminerlerine katılmayı red etmelidirler. Hele bir sonraki aşamda, ‘Genel Kurmay’a akredite olmak için mesleki seminerleri tamamlamış olmak’ kayıt ya da şartı koşulursa, eğitim seminerlerinin amacı iyice ortaya çıkar. Savunma muhabirlerine yönelik haftalık basın toplantıları önemli ve olumlu bir uygulama.

Medya ne kadar eleştirebilecek? Asker ne kadar hoşgörülü?
: Çarşamba günkü Cumhuriyet de toplantının soru-cevap bölümünün kayıtları yayınlanmış. (Tümü mü?). Sadece bu bölüme ve genel uygulama ile yakın geçmişe baktığımızda, Genel Yayın Yönetmenleri olsun, Ankara temsilcileri ya da uzman savunma muhabirleri olsun, TSK’ya özel olarak da Genel Kurmay başkanlığına hala ve henüz gazeteciliğin gerektirdiği eleştirel, sorgulamacı yaklaşım, yöntem ve uslubu benimseyemediklerini gösteriyor. Evet efendim, sepet efendim, sizin de buyurduğunuz gibi muhabetleri hüküm sürüyor. (Bkz. Babahan ve Bila’nın Çarşamba günkü köşe yazıları). Egemen medya TSK’ya karşı tek yanlı bir tutum içinde. Bilhassa Kürt meselesinde, bir yanda medya ve TSK diğer yanda düşmanlar (PKK, Barzani, AB, ABD vs...). Bizim gazeteciler, belki de askerlik görevlerini yaparken öğrendikleri ‘Her Türk asker doğar’ ilkesinden yola çıkarak, soru sorarken, ‘Ordumuz’, ‘Askerlerimiz’, ‘Birliklerimiz’, ‘Şehitlerimiz’ sözcüklerini büyük bir rahatlıkla kullanıyorlar. Aslında pek de şeffaf olmayan ordunun iç mekanizması, olası yolsuzluklar, ordu içinde dayak/şiddet, asker kaçakları, bilgi sızdırmalar gibi konular, egemen medya tarafından işte tam da bu bağımlılık ve tek yanlılık nedeniyle gündeme getirilemiyor, haber, inceleme-araştırma konusu olamıyor. Sabah’tan Emre Aköz, başarılı bir şekilde, bu kadar ayrıntıya girmeden, bu önemli konuya değinmiş Çarşamba yazısında. Medyada başka eleştirel, sorgulayıcı yaklaşıma rastlayamadım. Geçmişte koca koca Genel Yayın Yönetmemlerinin, Ankara temsilcilerinin, kıdemli köşe yazarlarının haki operasyon elbiselerini giyinip askerlerle birlikte Güneydoğu turlarına katıldığını unutmayalım!
Mesela Salı günkü diyalog toplantısında sınır ötesi operasyon ya da genel olarak TSK’nın PKK’ye karşı operasyonları konusunda bir gazeteci çıkıp da ‘Efendim, 1984’den bu yana yurtiçi ve sınırötesi operasyonlara rağmen Kürt meselesi askeri olarak neden hala çözülemedi?’ sorusunu soramıyor. Genel Kurmay’ın savunma muhabirliği özel mesleki eğitiminden geçenler gelecekte bu soruyu sorabilecek mi?

Asker ve siyaset: Salı günkü Diyalog toplantısında soğukkanlı Genel Kurmay Başkanının sukunetini iki kez yitirdiği belirtiliyor. ‘Asker ve şehit üzerinden siyaset yapılması’ yani TSK’nın siyasete müdahalesi bir de ‘TSK’dan gizli bilgilerin sızdırılması’ meselesi. Orgeneral Başbuğ’un ‘TSK, PKK’yi kasıtlı olarak bitirmiyor’ tezini savunanlara, kendini tutamayıp ‘Hain’ demesi de , askerin hoşgörü sınırlarını faş ediyor. Salı günü kürsüde konuşan kişinin üzerinde askeri üniforma olmasa, yaptığı konuşma metnini incelesek, konuşma yapan kişiyi rahatlıkla bir Başbakan ya da bir siyasi parti lideri olarak algılayabiliriz. Orgeneral Başbuğ, AB, ABD, Gürcistan, laiklik, Kürt meselesi dahil gündemdeki mevcut tüm siyasi konular hakkındaki görüşünü yani TSK’nın görüşlerini açıkladı. Bu siyaset değil mi? Herhangi bir Batı demokrasisinde bir Genel Kurmay Başkanı Başbuğ’unki gibi bir toplantı düzenlese, hükümet ertesi gün bu askeri yetkiliye işten el çektirir.

Asker ve Halk:
Resmi literatür ve jargonda ordu, ‘Milletin gözbebeği’ olarak geçer. Bu oftalmolojik benzetmeye hep çok şaşırmışımdır. Kürşat Bumin, bir yazısında ordunun, milletin değil devletin yasa ile kurulmuş bir kurumu olduğunu hatırlattı. Zaman zaman er ve erbaşların sınıf kökeni hatırlatılarak, TSK’nın halkın ordusu olduğu da öne sürülür. Halkın ‘atanmış’ ordusu 27 Mayıs’ta, 12 mart ve 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta ve çoğu zaman yurttaşların çoğunluğunun tercihini zorla değiştiren bir kurum olarak, bu ‘Halkın Ordusu’ sıfatını her zaman hak etmiyor. Köylü direnişlerini, işçi grevlerini bastıran bu ‘Halkın Ordusu’, kendi ülkesinin halkının bir kısmının yaşadığı bölgeleri bombalayıp köylerini de boşalttı, hatırlarsanız...Orgeneral Başbuğ’un göreve geldikten sonraki ilk Güneydoğu gezisindeki ‘Van Hadisesi’ yine gündeme geldi. Genel Kurmay Başkanı Van’da arabadan inip halkın arasına karışmış, planlı olmayan bu ‘sıcak temas’ (?) 25 dakika sürmüş ve Başbuğ’u çok etkilemiş. Aslında halkın ordusunun komutanının halkın içine girip yurttaşla sohbeti kadar doğal bir şey olmasa gerek. Ama nedense bu hadise pek önemsendi. Hatta Başbuğ ‘Ben hayatımda böyle sıcak ilgi görmedim’ mealinde açıklamalar yaptı.

TSK ve Ergenekon:
Orgeneral Başbuğ’un bu konudaki açıklamaları kendi içinde pek tutarlı görünmüyor. Tutuklu orgenerallere yapılan cezaevi ziyareti, Genel Kurmay’ın sitesinde, resmi bildiride, ‘Kurumsal’ olarak nitelendirilmişti. Başbuğ, Salı günkü toplantıda ise ziyaretin ‘İnsani’ boyutuna ağırlık veriyor. O zaman ‘Veli Küçük insan değil mi?’ diye sormazlar mı?


Sonuç olarak,
uslup değişikliğine rağmen, Genel Kurmay’da medya ile ilişkiler açısından değişen bir şey yok. Orgeneral Başbuğ, belli ki seleflerinden daha profesyonel ayrıca da onların sırtındaki yumurta küfelerinden yoksun.
Üstelik, medya ile ilişkiler neticede, bir siyasi, bir ideolojik tutumun bir başka alana yansımasından ibarettir. TSK’nın, kendisi, Türkiye, Kürt, Ermeni, irtica gibi sorunlara yönelik temel yaklaşımlarında radikal bir değişiklik olmadıkça medya ile ilişkiler de nüanslar hariç eskisi gibi süreceğe benzer. E zaten mevcut Türk egemen medyasının da bu ilişki türünden özel olarak rahatsız olduğuna dair en küçük bir belirti yok ki...Yakında Zaman ve akredite olamayanların bir kısmı da Genel Kurmay salonlarına adım attığında sorun büyük ölçüde çözülmüş olacak, değil mi?
Rahat!