22 Temmuz 2008 Salı

ABDÜLHAMİD GİTTİ AMA...

Dicle haber Ajansının sorusuna yanıt

Sansürün resmen kaldırılmasının 100. yüzyıldönümünde ne yazık ki hala gerçek anlamda bir düşünce, ifade ve basın özgürlüğüne ulaşamadık. Abdülhamid gitti ama yerine sağcı/milliyetçi/militarist bir ulus-devlet geldi. Resmi ideoloji olan Kemalizmin, Kürt, Ermeni, İslamiyet ve özellikle de ordu konusundaki tabuları son zamanlarda nispi bir gevşeme/yumuşama göstermesine rağmen, Türkiye adliyelerinde ve cezaevlerinde bugün hala düşünce ve yazıları nedeniyle yargılanan gazeteciler var. Mevcut mevzuat, dört büyük tabu olan Kürt-Ermeni-İslamiyet ve Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında bazı görüş ve fikirlerin açıklanmasını yasaklıyor, cezalandırılıyor. İnternet’de Kürt sitelerine ulaşım mahkeme kararıyla yasaklanmış durumda. Atatürk hakkında gayrı resmi düşünceye paralel olmayan yaklaşımlar da mahkeme hatta yaptırım konusu olabiliyor. Türkiye’de hala gazeteler kapatılıyor,
dergiler yasaklanıyor. Bu siyasi/ideolojik kısıtlamaların yanısıra medya alanında oluşan oligopolistik yapı, basın emekçilerinin sendikasızlaştırlması otosansürü güçlü ve yaygın hale getirdi. Ne yazık ki Türkiye toplumunun önemli bir bölümü bilgiye özgürce ulaşmak için henüz yeterli bir mücadele veremedi. Türk devlet yapısının merkeziyetçi ve tahakkümcü nitelikleri, gerek devlet gerekse hükümet aleyhindeki ya da bu iki kurumu sorgulayan yaklaşımların ifade edilmesini/yayınlanmasını/yaygınlaştırılmasını, kah ceza kanunları kah aslında pek de yasal ve meşru olmayan uygulamalarla engelliyor.
Halen iktidarda bulunan AKP yönetimi de, ‘sadece kendine Müslüman olduğu’ için temel hak ve özgürlükler ile İnsan Haklarını son derece dar ve ayrımcı bir çerçeveye oturtmuş durumda. AKP’nin neo-liberal biraz da kasaba taciri yaklaşımı, muhalif ya da farklı medya organlarını yandaşlarına satın aldırarak susturmak yönteminde tezahür ediyor.
Düşünce, ifade ve basın özgürlüğü, bir yandan özgürlükçü bir hukuki altyapı gerektiriyor bir yandan da tüm toplumun demokratik ve özgürlükçü bir zihniyeti içselleştirmesini talep ediyor.
(son/RD)

TARAF'A MESAJ

Taraf'a Merhaba,

Stajyer muhabirle stajyer editörün yanı sıra profesyonel yazı işleri yönetimine tebrikler ve teşekkürler. Çünkü Türk medyasında pek de adet olmayan hata kabul etme ve düzeltme yayınlanma olgunluğunu gösterdiğiniz için...
Ahmet'e, Yasemin'e, Alev'e ve tüm Taraf çalışanlarına selamlar, başarılar.

Ragıp DURAN

PS: Öyle 'sürekli yakınmam' olmadı.Sadece bir yazı yazmıştım

APOLETLİ MEDYADAN KORSAN MEDYAYA

21 Temmuz 2008 Pazartesi, 22:32 AÇIK GÖRÜŞ, Star Gazetesi

Siyasi kutuplaşmalarda, medya, siyasi ortam ve kurumlardan bağımsızlaşıp özgürleşemezse gazetecilik yapamaz. Kendinizi okur/yurttaş olarak AKP’ye ya da TSK’ya yakın hissedebilirsiniz. Ama bir medya organının böyle bir lüksü yok.



RAGIP DURAN / Galatasaray Ün. Öğretim Üyesi



Önce yakın geçmişe bir gönderme: 28 Şubat sürecinde yerleşik düzenin kadim temsilcileri, sivil-asker bürokrasi, sermayenin bir kesimi ve bu kümenin medyadaki mümessilleri elbirliğiyle, seçilmiş siyasi iktidarı yerinden etmişlerdi. Hoş, seçilmiş iktidar da, hangi siyasi-ideolojik tutumu benimsemiş olsa da, öyle çok da matah işler yapmamıştı hani... Ama tabi ki matah olmayan iş yapan her hükümeti bu tür manevralarla alaşağı etmek kabul edilir bir tutum değil demokrasilerde. Yalnız, kimi kafalarda bir kalıp var ki, doğru değil: Seçilmişlerin hepsi çok iyidir, ne yaparlarsa mübahtır, çünkü demokrasi, milli irade, sandık, halk... vs. Atanmışlar da sürekli gölge edip demokrasiyi geriletiyorlar. Bu ak/kara mantığı belki de bugünkü kutuplaşmayı iyice şiddetlendirdi. İşler kimilerinin sandığı kadar sıradan değil. Mesele öyle seçilmiş/atanmış; demokrat/darbeci; değişimci/ statükocu ikilemi kadar basit değil. Basit olmadığı için de medyadaki yansıması da karmaşık oluyor.

Yüzyıllık kapışma


Şimdi bir kanadında iktidar partisi, diğer kanadında TSK-CHP-Ergenekon üçlüsü diyebileceğimiz bir kutuplaşma var. Bu ikili Türkiye siyasi tarihi açısından yeni değil: Bizim Jakobenlerimizle bizim Girondinlerimiz arasındaki belki yüzyıllık iktidar mücadelesi. Tepedeninmeciler/ Liberaller maçı devam ediyor hala. Kimi zaman da İhtilafçı-İttihatçı adını almış, bazen de DP-CHP olmuş bu kutuplaşmanın etiketi. Sonuç olarak ikisi de devleti yönetmeye aday iki siyasi güç. Kimilerinin sandığı gibi devletle-toplum ya da yönetimle-halk arasındaki bir çelişkiye pek benzemiyor bu çatışma.

Hemen geçelim medyadaki yansımasına. Önce bir saptama: Türk egemen medyası, bizatihi bir siyasi-ideolojik-ekonomik güç oluşturamamış olduğu için, bir başka deyişle gerçek anlamda bağımsız ve özgür olamadığı için, siyasi alandaki kutuplaşmayı da organik olarak bire bir kendi mecralarına yansıtıyor.

1996 yılında yayınlanan medya eleştirisi kitabımın başlığı ‘Apoletli Medya’ idi. Çünkü Türk egemen medyasının en önemli özelliklerinden biri iktidar yanlısı olması ve bu iktidar yanlılığını da en düzenli, en sadık bir şekilde askeri iktidara karşı göstermiş olması.

Türkiye’de yakın döneme kadar Genelkurmay Başkanı ne dese ertesi gün ya manşet ya da sürmanşet olarak verilir(di). Askeri iktidarın herhangi bir edimi, operasyonu, açıklaması sorgulanmaz, eleştirilmez idi. Çünkü ‘Ordu milletimizin gözbebeği idi’, ‘İç ve dış düşmana karşı bizi ordu koruyordu ve Orduyu yıpratmamak lazımdı’...vs...

28 Şubat ve Susurluk, ama özellikle son Ergenekon operasyonundan sonra TSK’nın Türkiye siyaset ve toplum hayatındaki önemi, etkisi, ağırlığı herhalde azaldı. Zaten Avrupa Birliği de uzunca bir süredir TSK’nın siyasete müdahale etmemesini talep ediyordu. Susurluk’ta Veli Küçük’de tıkanan sorgulama süreci bugün emekli Jandarma Komutanını da aştı. Görev başındaki askeri yetkililere az kaldı.

Takvim-i Vakayı gazetesinden bu yana askeriye hakkında hep olumlu ve övücü yazılar yazmış olan insanları da anlayışla karşılamak gerekir. Şimdi koskoca Orgeneral terörist örgüt mü kurarmış? Darbe mi yaparmış? İlhan Selçuk’u Anadolu’nun Lenin’i sananlar haliyle İlhan Abilerini sabahın köründe Emniyet sorgusunda görünce şaşıracaklar. Özellikle İlhan Selçuk’un 70’li yıllardaki marifetlerini bilmeyenler sarsılmış olmalı. ‘Asker yalan söylemez’ diye bir reklám sloganı da icat ettiler bu aralar. Neyse, şahsileştirmeyelim olayı. Ama Türk matbuat, basın ve medyası bunca yıldır askeriye lehinde böylesine sıkı bir önyargı oluşturmakla kusurlu hatta suçludur.

Şimdi bu tabu kırılmasa bile yavaş yavaş çözülüyor, gevşiyor. Artık tüm egemen medya apoletli değil. Hatta apoletlilere meydan okuyanlar bile var. Selam onlara... Ne var ki bu kesimde İddianame yayınlanmadan müthiş senaryolar üretildi, Ergenekon adeta dokuz başlı canavar olarak sunuldu. Savunma hakkı olmayanlar aleyhinde ileri geri suçlamalar yapıldı.

Toplumda hukuk zayıflayıp yerini siyaset aldıkça, medyada da ilkeler ve gerçekler yerine düşler ve istekler çıkar manşetlere.

Siyasi alandaki değişim kımıltıları öyle hemencecik ve kolayca medyaya yansımıyor. TSK da eleştirilecek, sorgulanacak, darbeye kalkışan cezalandırılacak ve tüm bunlar şeffaf politika sahnesinde yapılacak.

Tek göz, tek bakış


Buraya kadar işin önemli bir ayağını kasıtlı olarak koymadım. O da, TSK’ye muhalefetin tek başına demokratlık olmadığı. Evet, TSK, hem ürettiği ideoloji olarak (militarist milliyetçilik) hem de kurum olarak, birçok kesime göre, Türkiye’de demokrasinin, özgürlüğün önündeki en önemli engellerden biri. Dolayısıyla, TSK’ye karşı çıkarsanız, otomatik olarak demokrasiye hizmet edersiniz, sanıyor kimileri. Medya cephesine baktığımızda, TSK’ye muhalefet eden tüm yayın organlarının AKP yanlısı olduğunu görüyoruz. Bu durum manidar... TSK’nın bazı reflekslerini deştiğiniz zaman, aynı refleksler iktidar partisinde de sırıtır. (Demokrasi eksikliği, siyasal ve sosyal muhafazakárlık, Kürt meselesi, Ermeni sorunu, ABD ile ilişkiler...) Tek başına TSK’yı hedef alan bir yayın siyaseti AKP’nin yayın siyaseti olabilir. Bu nedenle gerçek demokrasi, TSK ya da AKP ayrımı gözetmeksizin, 1 Mayıs’ta işçileri coplayan, haftada bir Kürtleri bombalayan, Hrant’ın hakiki katillerini hala gizleyen anlayışlara karşı çıkmayı gerektirir. ‘Şimdi AKP ile birlikte TSK’ye karşı çıkalım’ diyen liberal arkadaşlarım, ‘Çünkü darbe tehlikesi AKP’nin sağcılığından daha tehlikelidir’ diyorlar ve köşelerinde siyasi iktidara hiç dokunmadan darbe tehlikesine dikkat çekiyorlar. Öteki tarafta da, TSK ve Ergenekon’la birlikte, aralarına 25-30 milyon dolarlık T uncay Özkan’ı da alıp laikliği savunmak için AKP’yi tek hedef tahtası yapanlar var. İşte benim Korsan Medya dediğim tutum bu. İkisine de ‘Non merci!’.

Demeç gazeteciliği


Sağcılar arasında ehveni şer’i tercih etmenin yanısıra, TSK’ya karşı demokrasi mücadelesi veriyorum derken, aslında siyasi iktidarın vagonuna binmişsin, iktidar uğruna alet-edevat çantasında bir tornavida... İki gözümüz olduğuna göre, siyasetçi ya da gazeteci olarak hem askeri hem siyasi iktidarı eleştirmez, sorgulamaz isek, halen kapışmakta olan bu iki kutuptan birinin aracı haline gelebiliriz.

Vakti zamanında başörtüsü meselesi de aynı sığ ve ikilemci anlayışla çözülemedi. Başörtüsünü yegáne özgürlük meselesi olarak dayattığınızda ikna edici olamıyorsunuz, müttefiklerinizi de yitiriyorsunuz. Bu konuda başörtülü bir grup genç kızın, ‘Kürtler baskı altındayken, Ermeni meselesi çözülmemişken, bizim başörtümüzü özgürce takmamız çok anlamlı değil’ mealindeki bildirisi hiç bir gazetede hak ettiği yeri alamadı. Bizim medya ya demeç gazeteciliğine devam ediyor ya da servis edilen belgeleri yayınlıyor.

Oysa işin tarihi var, hukuku var, geostratejik bağlamı var, ekonomisi var... Pek kimse değinmiyor bunlara.

Tiraj ve reytinglerin yükseldiği, bu tür savaş/kriz/çatışma/ gerginlik/kutuplaşma dönemlerinde gazetecilik/habercilik, sorunu doğrudan çözemese bile, geniş yurttaş kitlesini, doğru, çok boyutlu, dengeli, güvenilir, inanılır, anlaşılır ve hızlı bir şekilde bilgilendirse, gerginlik hiç olmazsa toplumda derinleşip, yaygınlaşmaz.

Her medya organı, medya mülkiyeti nedeniyle, tuttuğu/tutmak zorunda kaldığı cephenin sözcüsü gibi davranacağı yerde, kutuplaşmanın derin köken ve nedenlerini, tüm tarafların bilgi ve görüşlerini tahrif etmeden, gizlemeden yayınlayabilse okur nezdinde saygınlık kazanabilir. Burada kasıt, siyasi iktidar cephesi ile Ergenekon cephesine eşit muamele yapılması değildir tabiki. Ama iki odağa eşit uzaklıkta durmadan da bağımsız gazetecilik yapılamıyor.

Apoletli Medya iktidar medyasıdır. Ergenekon Medyası da, Korsan Medya da. Ama bir de sadece iktidar medyası var. (SON/RD)

20 Temmuz 2008 Pazar

Sabah Gazetesindeki Söyleşi

(Aşağıdaki metin söyleşinin edit edilmeden önceki halidir-RD)
-BirGün ve Taraf gazetelerinin Ergenekon olayına yaklaşımında iki farklı tavır söz konusu. Siz bu fark konusunda ne düşünüyorsunuz?
-Bu tavırlarda gazete yönetimlerinin genel siyasal-ideolojik tercihleri baskın oluyor. Taraf ve BirGün arasında yalnızca Ergenekon değil, daha önce başka konularda da, gerek köşeyazılarında, gerek haber konularında, ikisi de 'popüler' veya 'yaygın' dediğimiz medyanın dışında olmalarına rağmen aralarında bir zıtlık vardı. Ben, Taraf gazetesinin yayın politikasını olduğu gibi onaylamasam da, Alper Görmüş’ün BirGün eleştirilerine genel olarak katılıyorum. Benim mevcut medya ortamı için kullandığım ‘Korsan Medya’ benzetmem var. (Bkz. www.apoletlimedya.blogspot.com) Taraf’la BirGün belki tam olarak bu tarife denk düşmüyor ama her iki gazetenin de gözlerinin birinde, hadi siyah olmasın, gri birer bant var...

-Bu durumda aradaki farkın sebebini ne olarak görüyorsunuz?

-Mesleki özellikler, teknik sorunlardan çok, baştaki siyasî/ideolojik tercihlerden kaynaklanan farklar söz konusu. Nitelemeler yapmak belki doğru olmaz, ama Taraf zaten her halükarda kendisini 'liberal' olarak adlandırıyor, Taraf'taki bazı yazarlar ise kendilerini sol liberal olarak adlandırıyor... BirGün medya mülkiyeti açısından oldukça farklı bir konuma sahip. 4000-5000 kadar ortağı, 'medya mülkiyetine sahip' okuru var. Kendilerini daha çok ÖDP'nin bir kanadına yakın hisseden arkadaşlar BirGün’de yönetimde.

-Bahsettiğimiz, iki farklı ideolojinin çatışması mı peki?

-Evet, bir tür solculukla ve liberalizm arasında kaçınılmaz olarak bir çelişki zaten var. Gazetelerin ve yönetimlerin siyasî/ideolojik tercihleri mesleki alanda nasıl yansıyor diye de bakmak lazım. Bildiğim kadarıyla ikisinde de sendika yok! İkisinde de mevcut yaygın medyanın çalışma usullerinin dışında bir çalışma yöntemi yok. Her ikisinde de yerel ve küçük Özkökvari hükümdarlıklar var. Teknik ve mesleki bakımdan bu iki gazete arasında çok büyük bir fark yok. Ama BirGün’ü galiba Cumhuriyet gazetesi kategorisinde değerlendirmek gerekir. Ordu, Kemalizm, AB konularında genel yayın politikaları öyle çok yeni, çok yaratıcı, çok parlak değil bence. Taraf’ı da siyasi iktidara yakın kümeye dahil etmek mümkün.

-Yayın yönetmeni siz olsanız ve önünüze Ergenekon'la ilgili bugün ortaya çıkan bu belgeleri bir muhabir getirse, sizin tavrınız ne olurdu?

-Ben belki biliyorsunuz Özgür Gündem gazetesinde ilk yayınlandığında kısa bir süre Genel Yayın Yönetmenliği yaptım ve doğrusu pek de bana göre bir iş olmadığını anladım. Burada önemli olan belgenin kontrol edilmesi, önünüze gelen belgenin gerçek olduğundan kesinlikle emin olmanın bir yolunu bulmak. Gazetecilik sonuçta manipülasyona açık bir meslek, biri gelir kulağına bir şey fısıldar ve o fısıldadığı şeyi yayımlamanı ister, seni bu şekilde kullanmayı ister. Bütün iktidarlar ve güç odakları gazeteciyi bir biçimde manipüle etmeyi arzular, ama burada da gazetecinin uyanık olması, manipüle edilmemesi, temel değerleri doğrultusunda manipüle edilmemeyi başarması gerekiyor işte. Gazeteci, kova kaleci değildir, olamaz, olmamalı. Öyle her gelen belgeyi doğruluğunu kontrol etmeden manşetten yayınlamak gazetecilik değil. Kontrol sadece doğruluk üzerinden yapılmaz. Yayın politikasına uygun mu? Kamu çıkarına uygun mu? Zaten gazeteye bir belge geldi mi sormak lazım: Kim bana bu belgeyi neden gönderdi? Neden yayınlanmasını istiyor? Karşılığında bir talebi var mı? Manipüle edilmemek kolay değil. ‘Doğru olan her şey yayınlanır’ diye bir kural yok. Kural, ‘Doğru olduğundan emin olmadığın bilgiyi yayınlamayacaksın.’

-Soruşturma kapsamında gözaltına alınan kişilerin mazlum olarak görünmeleri gibi durum oluyor mu sizce?
- 80 küsur yaşındaki köşe yazarı ve gazete sahibini, sorgu için, sabahın köründe evinden almak doğru da değil, şık da değil. Bu durum o cephede mazlum edebiyatını geliştirir. Keza yaşlı başlı adamları sorgu için saatlerce ayakta bekletmek de gövde gösterisi olabilir ama insani değil. Ergenekon soruşturması hem çok uzun sürdü hem de hala iddianame açıklanmadı. İşin bir başka yanı daha var: Darbe planları yapmayı bir fikir suçu olarak değerlendirmek yanlış olur. Yasadışı işlere girişmişlerse, sadece ideolojik bir anlaşmazlık değil söz konusu olan! O yüzden soruşturma sürecinde gözaltına alınan meslekdaşların suçları mahkemece saptanırsa bu kişileri düşünce suçlusu olarak görmemeliyiz. Bu kişilerin bir daha gazetecilik yapmamaları sağlanmalı; mesleklerini kötüye kullanmışlar çünkü. Darbe planları yapılan toplantılara gitmek ve bu darbeci düşünceleri yaymak kesinlikle düşünce özgürlüğü değil. Şartlı konuşuyorum, gelecekte suçları kesinleşirse, Gazeteciler Cemiyeti bu gazetecilerin üyeliğini mutlaka iptal etmeli. Gazete yönetimleri de suçları sabit görülenleri bir daha istihdam etmemeli.

-Şu da ilginç değil mi: Bir dönem Ahmet Kaya'yı, Orhan Pamuk'u hedef gösterenler, "hain, PKK'lı, alçak" diyenler şimdi baskıdan, linçten söz ediyor.

-Evet işaret ettiğiniz gibi belki de o linç kampanyalarındaki manşetleri atan aynı kişiler bugün paşaları, darbecileri savunma noktasına geldiler. İlginç bir başka nokta: Bugün Paşalara karşı olanlar, geçmişte Ahmet Kaya’yı ve Orhan Pamuk’u savunmamışlardı.
Şimdiki ideolojik kapışmanın altyapısını görmek mümkün. İddianame henüz ortada yok, gözaltılar ve tutuklamalar var. Yarın-öbürgün duruşmalar başlayacak. Bazı meslekdaşlar daha şimdiden Ergenekoncuların suçsuz olduklarını kanıtlamak için ‘Asker yalan söylemez’, ‘Asker terör örgütü kurmaz’, ‘Paşalarımız Kemalisttir’ türünden bir kampanya sürdürüyor. Soruşturmanın selametine, gizliliğine aykırı...Suçüstü yakalanmanın telaşı da olabilir...

-En son Özdemir İnce, Sosyalist Enternasyonal devrimci değil, neo-liberal bir örgüt, CHP oradan istifa etse iyi olur diye yazdı...

- Özdemir İnce, sosyalistse ben de otobüsüm. İnce ve CHP’nin durumu, artık gazetecilerin, siyasal bilimcilerin uğraşı alanından çıktı. Gencay Hoca yardımcı olabilir sanıyorum...


-Militan gazetecilik kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz
?
-Militan gazetecilik diye bir akım, bir ekol var. Çeşitli siyasal ideolojilerin doğrulanması, onaylanması, meşrulaştırılması, popüler hale getirilmesi için yapılan bir gazetecilik türü. Olayı, olguyu değil fikri önplana koyan bir tarz. Daha çok bazı örgütlerin yayın organlarının benimsediği bir gazetecilik türü. Başlı başına kötü, olumsuz bir tarz değil. Aksine, bir ülkede ne kadar çok ve farklı militan gazete varsa, düşünce özgürlüğü ve çeşitliliği açısından o kadar iyidir. Türkiye’de de İslami ve solcu militan yayınlar var. Daha çok haftalık ya da aylık. Militan sözcüğü militerden geldiği için son dönemde militan yerine aktivist sözcüğü daha çok kullanılıyor. Aktivist de eylemci demek. Ama şimdi olduğu gibi çevirsek ‘Eylemci Gazeteci’ oluyor ki, biraz garip. Bu aralar AKP-Ergenekon çatışmasında bazı meslekdaşlar için kullanılan militan gazeteci deyimi, gazetecinin var olan olayı açıklamak, anlatmak yerine, taraflardan birinin sözcüsü, savunucusu gibi davranmasını kınamak için kullanılıyor. Yanlış da değil bence. Her iki tarafın da militan gazetecileri var.

-Siz Öküz dergisindeki yazılarınızdan itibaren hep gazetelerin kolektif yapılara dönüşmesinin, çalışanların kendilerini yönetmesinin önemine vurgu yaptınız. Bu niye Türkiye’de olamıyor?
- Evet medya mülkiyetinin gazete çalışanlarında ayrıca da okurlarda olması önemli. Ama medya mülkiyeti iyi ve doğru gazetecilik için yeterli ve gerekli tek şart değil. Bu mülkiyet yapısının üzerine demokratik-eşitlikçi bir çalışma yöntemi ve en önemlisi de kamu çıkarını kollayan bir yayın politikası oluşturmak gerek. Le Monde’da çalışanların ve okurların medya mülkiyetinde önemli bir hissesi var. Yayın politikalarında belirli bir ağırlıkları da var. Ama sonuç olarak Le Monde Fransa'da egemen medyanın bir parçası. Orta-sol ya da belki sosyal-demokrat bir çizgisi var (idi) giderek onlar da liberalleşiyor.
Bizde neden olamıyor bu tür kolektif girişimler?
Türkiye çok politik bir toplum. Çok politik olunca iktidarla ilişkiler de çok girift oluyor. Siyasi iktidarın ağırlığı fazla. Türkiye’de ve aslında dünyada, Hasan Cemal’in deyimiyle ‘bu gazeteci milleti’, bence çok egosantrik, çok ukela, çok tepeden bakıyor...Geçenlerde bir köşe yazarı, benim uzun bir röportajımdan kendisiyle ilgili iki satırı bulmuş ‘Ben Anvers’deki muhabirden dondurma istemedim’ mealinde aklınca tekzip edip yanıt vermiş. Ben AKP-Ergenekon, Türk egemen medyasının soysuzluğundan sözediyorum, o bu konulara hiç değinmeden kendini savunmaya kalkışmış. Kişisel sorunlara soysuzluklara girmiyorum.

-Basının son zamanlardaki yaklaşımında erkek egemen bir söylemin baskın olduğunu söyleyebilir miyiz?
- Egemen medyada tepe gazeteciler "Biz istediğimizi vezir istediğimizi rezil ederiz" tavrında. Ve onların bu tavrında çok erkek egemen bir yaklaşım olduğu doğru. Üstelik bu yeni bir tutum değil. Takvim-i Vakayı’dan beri böyle.
Her istediğini yaptıracağını sanan, gücünün yettiğine dayılanan, sertlik yanlısı bir yaklaşım. Türkiye'de iktidar zaten erkek egemen, ama iktidar öyle de muhalefet nasıl? Deniz Baykal'a bakınca onun da tarzı, içeriği erkek egemen. Tabi Türkiye’de muhalefeti Baykal mı temsil ediyor, o başka bir konu...Mesele anatomik cinsiyet değil, toplumsal cinsiyet. Hürriyet’in Milliyet’in başında Aydın Doğan’ın kızları, medya tahsil etmiş hanımlar var, Aile İçi Şiddete Karşı kampanya filan düzenliyorlar. Ama bu gazetelerin sayfalarında hala çok erkek egemen bir dil var, bir yaklaşım var. Gelenekselleşmiş, kökleşmiş.... Kadınlar esas olarak Türkiye'de Kürt siyasi hareketinde ve medyasında ön plana çıkıyor. Hakiki sol muhalif hareketlerde de kadın meselesi farklı ele alınmaya başlandı. Feminizm tartışmaları önemli. Benim mevzi gözlemlerime göre İslami dünyada da, hem siyaset hem de medyada kadınlar güç kazanmaya başladı. Benim kurslarda çok sayıda kapalı kız öğrencim vardı, bir kısmı şimdi büyük gazetelerde çalışıyor.

-Gazete okurları olarak “gerçeğe” ne kadar yakınız?

-Her medya grubu kendi ideolojisi ve çıkar şebekesi çerçevesinde yayın yapıyor ve diğer tarafların görüşlerini neredeyse görmezden geliyor. Bu ülkede olup biteni tek bir medya grubunun gazetesini okuyarak anlamak mümkün değil. Her iki tarafın birer gazetesini okusak da AKP-Ergenekon çatışmasını tam olarak kavrayamayız, algılayamayız. Çünkü tarafların yayın organlarında somut, ayrıntılı bilgi ve tahlil yerine daha çok ajitasyon ve propaganda malzemesi bulunuyor. Bilgi az fikir çok, olgu az kanaat bol, rakkam ve tarih az mütalaa çok...Benim bir labaratuar testim daha var: İsveç ya da İsviçre gibi sakin, demokrasi düzeyi yüksek bir ülkeden bir siyasal bilgiler profesörünü Türkiye’ye getirin, adama/kadına her gün bütün gazeteleri tercüme edin, televizyon ve radyodaki bilgileri de aktarın, sonra kahveye götürün, maça gitsin, hafta sonu pikniğe filan davet edin, mangal, şiş köfte, akşam meyhaneye de uğrasın...Bu adam/kadın 3 gün sonra sıyırır. Hiç bir şey anlamaz olup bitenden. Tüm diplomalarının geçersiz olduğu kanaatine varır, kısacası kafayı yer. Sağcı-İslamcı iktidar Partisi AB yanlısı, sosyal-demokrat muhalefet orducu, bir gazetenin dediğinin tam tersini bir başka gazete manşetten veriyor, konuştuğu insanların bir kısmı AKP’li, bir kısmı Ergenekon yanlısı, bir kısmı ikisine birden karşı, bir kısmı ‘İkisi de bu memleketin evladı değil mi?’ diyor. Örnekleri artırmak mümkün. Ama itiraf edeyim, ben ne İsveçli ne de İsviçreliyim, siyasal bilgiler profesörü de değilim ama kimi zaman kendimi onun gibi hissettiğim oldu, oluyor.

-Michel Foucault ve Pierre Bourdieu gibi çok önemsediğiniz iki filozofla da bağlantılı olarak baktığımızda Türkiye’de hakikat ve yalan mı çatışıyor, iki alternatif hakikat mı, yoksa iki yalan mı? Ne dersiniz?

Foucault iktidarın olduğu yerde muhalefetin de serpilip gelişeceğini öngörmüştü. Ama kendisi Türkiye’yi görmemişti ve bilmiyordu. Kaybetti. Bourdieu ise bilmeden, görmeden Türkiye’yi, Türk egemen medyasını anlattı, betimledi, hem ‘Gazetecilik Alanı’ teorisinde, hem de ‘Televizyon Hakkında’ başlıklı kitabında. Türkiye’de bu aralar özellikle medyada çok fazla hakikat olmayan ‘şey’ var. Onlar çarpışıyor. Ama medya, zaten hakiki gerçeğin değil medyatik gerçeklerin yuvası ve yatağıdır. Medyatik gerçek de hakiki gerçeğe göre pek de hakiki sayılmaz...


-Sol medyanın darbe karşısındaki tavrı sizi ‘tatmin’ etti mi? Yoksa hayalkırıklığına mı uğradınız?
Türkiye’de sol medya var mı? Sol var mı?

-1968’in gazetecilik açısından nasıl bir miras bıraktığını düşünüyorsunuz?

Fransa’da ve Türkiye’de farklı. 68 bence sadece siyasi değil belki de esas olarak ideolojik, kültürel ve ahlaki düzeyde önemli bir devrim. 68’liler, hakikileri kast ediyorum, merhaba demeden elveda isyan diyenleri değil, bugün Fransa’da da Türkiye’de de medyada önemli konumdalar. 68’in tanımında, işlevinde, teori ve pratiğinde yenilik, eleştiri, sorgulama, fırlamalık, kendiliğindencilik, mizah, macera olduğu için bu boyutlar medyada karşılık bulabiliyor. Yoz 68 ya da yozlaştırılmış 68’i de reklam ajanslarında ve üretimlerinde görüyoruz.

-Sol medyanın da bir anlamda Kemalizm ve liberalizmin ‘arasında kalmış’ durumda olduğu söylenebilir mi?


Türkiye’de sol denilince akla CHP ya da Cumhuriyet gazetesi geliyorsa vahim bir sorun var demektir ki var!
Türkiye’de sol, evet haklısınız Kemalizmle özdeşleştiriliyor. Oysaki en basitinden Kemalizm bir iktidar ideolojisidir, milliyetçi ve devletçidir, sol ise muhaliftir, enternasyonalisttir ve toplumu savunur. Ben bu liberalizm sözcüğünü ve uygulamasını pek sevmiyorum. Yerine özgürlükçülüğü tercih ediyorum.
(son/RD)