24 Kasım 2008 Pazartesi

Bab-ı Ali’de Hakiki Gazeteciler


50 yıl gazetecilik yapıp yaşınız 70’e gelince ve gazetecilik dışında bir işiniz yok ise Burhan Felek Basın Hizmet Ödülüne aday olabiliyorsunuz. Sonra da Cemiyet salonundaki törende zaman makinesi geliyor. Geçmişin ılık sularında kulaç atıyorsunuz. Nihavent makamında...




Gazeteler, gazeteciler ve gazetecilik Cağaloğlu’ndan taşındığından bu yana bir dizi mesleki ve insani yaklaşım da Yokuş’un oralarda kaldı. Eskiden gazetelere manyetik kartlı turnikelerden girilmezdi. Çay ve kahve şimdiki gibi makineden çıkmazdı, Muharrem elleriyle yapar getirirdi. Rakip yok refik vardı, bu sayede de Kadıköy vapurunda ya da yukarı çıkarken farklı gazetelerin muhabir ve çalışanları sadece meslekdaş değil aynı zamanda dosttu. Hele iş çıkışı Cemiyet’in üstkatındaki lokalde bir araya gelip hem dedikodu yapar hem de günün haberlerini tartışırlardı. İslam Çupi, bilge kumru, tünemiş bara, Ece Ayhan cinsi dizelerle ya Fenerbahçe’yi konuşur ya da ‘Kuşlar uçar Ekvator’dan Kolombiya’ başlıklı yazıda betimlediği Dünya Kupası anılarına geçerdi. O zamanın genç garsonu Hıdır, beşinci kadehten sonra her gazetecinin, her yazarın sır dostu olduğu için, not tutmaz, anılarını sadece evindeki akvaryum balıklarına anlatırdı. Sayfa sekreteri, kıdemli yazar, çaylak muhabir Cemiyet lokalinde birlikte yer içerdi, bazen aynı masada saygıda sevgide kusur olmaksızın. O binanın bir güzelliği de Cemiyet’le Sendika’yı barındırmasıdır.

1978’de Aydınlık, 1980-83’de Hürriyet gazeteleri Cağaloğlu’ndaydı. Biz sabah gazeteye İETT otobüsü veya dolmuş ya da vapurla gelirdik. Normal yurttaş, normal çalışanlar gibi. Öğlenleri de kimi zaman Kapalıçarşı’nın orada ya da Çemberlitaş’daki köfteci, kebapçı ya da çorbacılara giderdik. Milli Eğitim Müdürlüğündeki memurlar ya da kitapçılardaki muhasebeciler gibi.

Hürriyet’in sahibi Erol Simavi idi, Günaydın’da da Haldun Simavi vardı. Biz o zaman onları patron oldukları için sevmezdik. Bugünlere geleceğimizi öngörebilseydik Erol ve Haldun Beyleri ellerimiz üstünde tutardık.

Neden aklıma geldi bu 30 yıl önceki kareler? Nostalji mi? Ben ‘Kapıdan çıkanın topuğuna bakılmaz’ deyişine inanırım. Adı üzerinde geçmiş...Yani geçmiş gitmiş, bir daha gelmez. Ama geçmiş aynı zamanda tarih demek. Tarihsiz de olmuyor. Bitti dese bile kimileri.

Geçende Türkiye Gazeteciler Cemiyeti İkinci Başkanı Turgay Olcayto’yu bir kitap sormak için aramıştım.’İşin yoksa akşamüstü uğra Burhan Felek Basın Hizmet Ödülleri Töreni var’ dedi.
Uzunca süredir uğramadığım Cağaloğlu’na gittim, iyi ki de gitmişim.

Burhan Felek (1889-1982) bu mesleğin önemli isimlerinden biri. Osmanlı döneminde başlayıp Cumhuriyet rejiminde de gazetecilik yapmış. Sporculuğu, spor yöneticiliği de hatırlanır. Gazetecilik dalında hocalığı da var. Bab-ı Ali’de gazetecilik yapmış son kuşağın mensubu olarak, Milliyet’deki hoş sohbet köşe yazılarını hatırlıyorum. Bellek seçicidir ya, 80 darbesinden sonra Cemiyet’e ziyarete gelen oğlu yaşındaki uğursuz Generalin elini öpmesi Burhan Felek’e özel olarak da Cemiyet Başkanı olarak Felek’e hiç yakışmamıştı. Neyse ki sonraki Başkanlardan Nail Güreli, bu hatayı telafi ettirecek çok olumlu girişimler gerçekleştirdi.(Metin Göktepe davasının izlenmesi, üye olmak için koşulların gevşetilmesi...vs...). Şimdiki Başkan Orhan Erinç de aynı duyarlılıklara sahip bir ağabeyimiz. 1946 yılında kurulmuş olan Cemiyet, 1983’den bu yana her yıl Burhan Felek’in ölüm yıldönümünde hem 70 yıl gazetecilik, 26 yıl Cemiyet Başkanlığı yapmış Felek’i anıyor hem de onun adına Basın Hizmet Ödüllerini veriyor.

Turgay ağabey, yeni kitabını (Güneşin Düşmanları- Günizi Yayıncılık) imzalayıp verdi, sonra Cemiyet yayınlarında çıkan kitap ve albüm eksiklerimi tamamladım. Ardından Süleyman Boyoğlu’nun odasında ayaküstü sohbet: Vasfiye Abla kitabının önem ve değeri üzerine konuştuk. Tam o sırada ceylan gibi seken bir genç kız zerafeti ve telaşıyla Vasfiye Abla geldi odaya. Yukarı salona çıkıldı. 150-200 kişilik salon doluyordu yavaş yavaş.

Burhan Felek Basın Hizmet Ödül tüzüğüne göre, 50 yıl gazetecilik yapmış olmak ve en az 70 yaşında olmak ayrıca gazeteciliğe devam etmek gerekiyor. Bu yıl ödüllendirilen Hilmi Yavuz, 50’likler, 70’likler derken 150’likler ve 49’lara da atıfta bulunup hem mutlu olduğunu ama aynı zamanda birilerinin gelip de kendisine 70’lik olduğunu söylemesinden pek memnun olmadığını itiraf etti.

Bazen insan acaip bir şekilde seviniyor ya da teselli buluyor. Salondaki en genç insanlardan biri olmak hoş bir duygu. Ödül alanlardan iki ağabeyimiz (Ülkü Tamer ve Sami Karaören) rahatsızlıkları nedeniyle aramızda değildi. Sahneye çıkan bazı kıdemli meslekdaşlarımız yürümekte güçlük çekiyordu. Ama istinasız hepsinin yüzünde bir neşe, bir gurur çok rahat okunuyordu. Belki de içlerinden ‘Aman neyse ben en iyi dönemlerde gazetecilik yapmışım...Şimdikiler gibi holding ya da plaza gazeteciliğini şükürler olsun ki görmedik...’diyorlardı.

Arkamda Emin Karaca vardı. ‘Acaba biz de 70 yaşına gelince bu ağabeyilerimiz kadar vucuden ve fikren sağlam olabilecek miyiz?’.

Ödül alanlar gazeteciliğe Bayar-Menderes diktatörlüğü döneminde başlamışlardı. 27 Mayıs sonrasında patronların lokavtına karşı hem yürüyüş düzenlemişler daha da önemlisi kendi gazetelerini kendileri yayınlamıştı. Onlar, sadece mesleki olarak değil yaşam tarzı itibarıyla da hakiki gazetecilerdi. İnce belli bardakla çay içip simit yerlerdi. İşe otobüs ya da dolmuşla gidip gelirlerdi. Çoğu kirada otururdu. Haber yaparken de bugünkü gibi ‘O kızar, bu ne der’, ‘Bunu yayınlarsak reklamımız kesilir, haber gelmez’ gibi kaygılarından uzaktılar.

Beni en çok etkileyen konuşmalardan birini de Necmi Tanyolaç yaptı. Eski meslekdaşlarıyla birlikte olmanın sevincini anlattı sonra da, mealen, ‘İyi ki bizim bu Cemiyetimiz var ve bugünkü toplantı gibi etkinliklerle bir araya gelmemizi sağlıyor. Vallahi ben bu Cemiyeti çok seviyorum. Bu Cemiyet bizim Vatikan’ımız gibi...’. Bu Vatikan sözcüğünde bence hiç bir dini çağrışım yoktu. Köklü bir kurum anlamı vardı, iç dayanışması güçlü bir grup, anlamı vardı. Belki de ‘Pantheon’ anlamında kullandı.

Ergin Konuksever, dev cüssesiyle sahneye çıktığında, ön taraftan bir ses duyar gibi oldum: ‘Heyyt aslanım be...İşte patron döven gazeteci!’. Konuksever’lere ne çok ihtiyacımız var bu aralar.

Hıfzı Topuz, salonda 50’li yılları anımsıyordu herhalde. Doğan Hızlan gazeteciliğe hani 5-10 yıl önce başlamış birinin halet-i ruhiyesi içindeydi. Doğan Şener, biz ortaokulda iken Hey dergisini çıkarmıştı. Ödül alan 10 kişiden sadece bir tanesinin kadın olması (Suna Zirek) . Önümüzdeki yıllarda bu sayı kaçınılmaz olarak artacak. Ödül alanlardan iki kişinin (Vecdi Kızıldemir ve Ergun Kaftancı) Mekteb-i Sultani’den olmasını ayrıca not ettim. Yüksel Bayar’ın adını da zikrederek ödül alan 10 kişinin adını yazmış oldum.

Geç de olsa Kültür Bakanı Ertuğrul Günay da katıldı törene. Ödül alanların çoğundan oldukça gençti Bakan Bey.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, olanakları çerçevesinde mesleki dayanışma için elinden geleni yapıyor bu neo-liberal plaza gazeteciliği döneminde. Ah bir de sendikamız güçlü olaydı...

Hiç yorum yok: